1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Öz-Eleştirim
Öz-Eleştirim

Öz-Eleştirim

Turgut Denizgil: Bir Kuklalaştırma ve Kuklalaşma Süreci Olarak Kıbrıs'ın Kuzeyinde Sol Siyaset-1

A+A-

 

 

Bir Kuklalaştırma ve Kuklalaşma Süreci Olarak Kıbrıs'ın Kuzeyinde Sol Siyaset-1*

 

Turgut Denizgil

tdenizgil@yahoo.com

 

 

Büyük bir endişe hakimdi gün boyu. İnternetin karşısında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan'ın 20 Temmuz nedeni ile Kıbrıs'a gerçekleştirmiş olduğu ziyaretine ilişkin gelişmeleri takip etmeye çalıştım. Haber siteleri “görülmemiş polis şiddeti” başlığı ile duyuruyordu gelişmeleri. Endişem, çoğunun sahip olduğu, Kıbrıs'ın ne kadar değiştiğine yönelik bir endişe değildi; zira Kıbrıs'ın değiştiğini düşünenlerden değilim.  Aksine Kıbrıs'ın kuzeyinde kurulu düzenin gerçek yüzü ile belki de ilk kez bu kadar ciddi temas ediyor olduğumuzu düşünüyorum.

Eylemciler ile polis arasındaki gerilimin yansıdığı görüntüler haber sitelerine düşmeye başladıkça polis tarafından uygulanan şiddetin sorumlularının kimler olduğunu sorgulamaya başladım. Ulusal Birlik Partisi hükümeti sorumlu tutulabilir mesela; ayrıca Polis Genel Müdürlüğü'nün de sorumluluğu vardır mutlaka. Güvenlik Kuvvetleri Komutanı ve Tüsk Silahlı Kuvvetleri de bu sorumluluk dışında tutulamaz evet… Ama saydığım bu kurumlara sorumluluk yüklemek yeterli gelmiyor ve bana bunların ötesinde Kıbrıslıtürklerin bu bataklıkta tutsak oluşuna muhalefet de ortakmış gibi geliyor.

Kıbrıslıtürkler yakın tarihimizdeki iki dönemde (Bu Memleket Bizim Platformu dönemi ve Toplumsal Varoluş Mücadelesi dönemi -kısaca BMMP ve TVM-) kitlesel olarak kendi ayakları üzerinde durma ve kendi gelecekleri hakkında söz sahibi olma taleplerini ortaya koydular. BMBP dönemine ilişkin tartışmalar uzun bir döneme yayılmış olsa da henüz bir doyuma ulaşmadığını düşünenlerdenim. Bu yüzden tartışmanın bu noktasında iki dönem arasındaki temel benzerlik ve farklılıkları not etmeyi faydalı buluyorum.

 

Bu Memleket Bizim ve Toplumsal Varoluş

- Her iki hareketin de en önemli motivasyon kaynağını dayatma ekonomik paketler oluşturmaktadır.

- Her iki hareketin de özünde ülke demkrasisinin güçlendirilmesine yönelik bir talep vardır.

- Her iki hareket de Türkiye Cumhuriyeti ile karşılıklı saygı temelinde ilişkilerin geliştirilmesi talebini içermektedir, bir diğer deyişle bağımsızlık talebi ortaya konmaktadır.

- Her iki hareketin de bir diğer önemli motivasyon kaynağı Kıbrıslıtürk kültürüne sahip çıkmaktır.

- Her iki hareket de kadınları, erkekleri ve eşcinselleri biraraya getirmesine karşın organizyon aşamasında ezici çoğunlukla erkeklerin söz hakkı vardır.

- Her iki hareket de gençler, orta yaşlılar ve yaşlılardan meydana gelmesine rağmen her iki hareketin de organizasyon aşamasında gençlere yer verilmemiştir veya yeterli değildir.

- Her iki hareket de köylü ve şehirlileri biraraya getirmesine rağmen köylülerin BMBP'deki temsiliyetine TVM'de rastlamak mümkün değildir.

- BMBP karar alma mekanizmasında siyasi partiler mevcutken TVM'de bundan bahsetmek mümkün değildir.

- BMBP döneminde muhalefetin medyada sahip olduğu güç TVM dönemine kıyasla görece daha yüksek (KIBRIS Gazetesi başta olmak üzere) olmasına karşın TVM döneminde sahip olunan olanakların sayısı daha yüksektir (Kanal Sim, Radyo Mayıs, Havadis, İnternet vs).

- BMBP döneminde üç büyük belediyenin tamamı CTP'li belediye başkanları tarafından yönetiliyor olmasına karşın TVM döneminde Lefkoşa Belediyesi UBP'li Cemal Bulutoğluları tarafından yönetilmektedir.

- BMBP döneminde iş dünyası ile emek dünyası birlikte hareket etmekteydi ancak TVM döneminde böyle bir birliktelikten söz etmek oldukça güçtür.

- BMBP döneminde bir yol haritası ve bütünlüklü bir çözüm önerisi (Çözüm ve AB) olmasına karşın TVM döneminde böyle bir yol haritasından bahsedemeyiz.

- Her iki dönemde de hükümette Ulusal Birlik Partisi olmasına karşın, BMBP döneminde hükümette olan Demokrat Parti TVM döneminde mücadele tarafındadır.

- Her iki hareket de Kıbrıslırumları heyecanlandırmamıştır.

- Her iki hareket döneminde de Türkiye Cumhuriyeti Ak Parti iktidarı tarafından yönetilmektedir.

- BMBP döneminde Türkiye'de askeri rejim çok daha güçlüydü.

- BMBP dönemine kıyasla TVM dönemi toplumsal sorunlara yönelik duyarlılık görece daha yüksektir (Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Homofobi, Engelliler, İnsan Hakları, Çevre vs).

- TVM döneminde yabancı (Türkiyeli) düşmanlığı doruk noktadadır (Kıbrıslıtürk milliyetçiliği).

- TVM döneminde hem eylemcilerin şiddet gösterme eğilimi (şimdilik söylem bazında) hem de polis terörü daha yüksek boyutlardadır (Mudi eylemleri ve meclis baskını hariç).

- BMBP döneminde siyasi partilerin ve sendikaların birlikteliği daha sağlıklı bir zemin üzerine inşa edilmişken TVM döneminde daha çok birbirleri ile kavga eden görüntüye sahiptirler.

- BMBP döneminde temel karşıtlık meclise yönelikken TVM döneminde meclis ve TC elçiliği arasında gidip gelen söylemlere rastlamak mümkündür.

 

-BMBP döneminde toplumun siyasilere olan güveni görece daha yüksekken TVM döneminde toplum açıkca siyasilere güvenmediğinin altını çizmektedir.

- Her iki dönemde de ayrılıkçı eylemler toplumsal destek bulmamaktadır.

- Her iki hareket de Türkiye medyasında geniş yer bulmasına karşın haberler çarpıtılmış olarak okuyucuya sunulmuştur.

- Her iki dönemde de Kıbrıslıtürk muhalefeti derdini Türkiye'ye anlatma gayretinden uzaktır.

- BMBP döneminde Kıbrıslıtürk sağı cevap niteliğinde kitlesel eylemler düzenlemekten çekinmezken TVM döneminde Sn. Erdoğan'ın ziyareti sırasında düzenlenen kitlesel eylem dışında bir organizasyon gerçekleşmemiştir.

- BMBP döneminde müzakerelerde herhangi bir ilerlemeden söz etmek mümkün değilken TVM döneminde Kıbrıslıtürk liderliği çözüm konusunda görece daha iyimserdir.

Mutlaka gözden kaçan farklılık ve benzerlikler vardır ve bu yazının temel amacı bu iki dönemi kıyaslamak değildir; ancak söz konusu benzerlik ve farklılıkların iki dönem arasında yaşanan siyasi, sosyal ve ekonmik gelişmelere dair yazının devamında yapacağım değerlendirmelerde bizlere yardımcı olacağını umut ederek bunları not etmekte fayda gördüm.

Elbette bu noktada CTP'li okuyucu yazının devamını tahmin etme konusunda hünerli davranacak ve hatta belki de yazının devamını okumama kararı verecektir. Peşinen belirteyim, siyasi partiler arasında artık büyük bir fark göremiyorum (Murat Belge'nin “artık bu hükümetten umudum yok” açıklamasının ardından kopan “devrimci infazı” hatırladım). Bu nedenle yapacağım değerlendirmelerden rahatsız olacak CTP'li arkadaşlarım yazının bundan sonraki bölümlerinde geçecek olan CTP sözcüğü yerine TDP sözcüğünü yerleştirerek yazının devamını okumakta ve kendi kendilerini tatmin etmekte özgürdürler. Yine de bilinmesinde fayda vardır, bu yazının amacı kendi kendini tatmin olmadığı gibi, birilerine kendi kendini tatmin özgürlüğü tanıma girişimi hiç değildir.

Bunun aksine hedeflediğim, sürmekte olan düzenin bilinçaltımıza işlediği sürekli ötekiler yaratma ve bunun üzerinden kendini var etme arayışımızın toplumsal olarak bizleri getirdiği noktaya dikkat çekmektir. Bir diğer deyişle arayışım, giydirilmiş rollerin tutsaklaştırdığı zihnimi özgürleştirme, militarist, milliyetçi, ayrılıkçı, cinsiyetçi düzenin bilinçaltıma işlediği zehiri kusma girişiminden ibarettir.

 

 

 

Bugünün izlerini dünde sürmeliyiz!

Aralık 2003 seçimlerine BMBP olarak tek çatı altında girilmeyişinin büyük bir hata oluşu bir yana, benim gerçek derdim bugün siyasete ve siyasetçiye dair azalan güvenin izlerini 2003 seçimlerinin ardından yaşananlara bakarak yeniden keşfetmektir; ancak bu noktada 2003 yılında gerçekleştirilen seçimleri normalleştirme girişimlerine olan tahammülsüzlüğümü de gizlemeyeceğim.

Bilinsin ki, 2003 seçimlerini normalleştirmeye yönelik söylenen her söze karşı tahammülsüzlüğüm Kıbrıs'ın kuzeyini Türkiye'ye bağımlı, dünyadan izole, her türlü hukuk dışılığın kol gezdiği, kendini yağma ve talan üzerine inşa eden ve bugün kendini daha çok hissettirmeye başlayan bu polis devletinin ilanı karşısında Kıbrıslıtürk solunun (KTÖS hariç tamamı) 14 Kasım 1983 gecesi elçinin odasında boyun eğişine olan tahammülsüzlüğümden bile daha güçlüdür. Daha güçlüdür çünkü Kıbrıslıtürk solu 28 yıl önce işlemiş olduğu günahı temizleyebilme ve Kıbrıslıtürklere hak ettikleri insanca yaşam koşullarını (“her toplum layık olduğu yöneticiler tarafından yönetilir” safsatasını her tartışmada ortaya atan bireyler benden daha çok şey biliyor olacaktır ki, bundan dolayı bu yazıyı okumasalar da olur) geç de olsa sağlayabilme şansına BMBP döneminde yükselen toplumsal muhalefetten doğru şekilde ‘faydalanarak’ sahip olabilirdi (Kıbrıslıtürk solu sözünü isteyerek kullandım çünkü 2003 seçimleri sonrasında yaşanan gelişmelerden sadece CTP'yi sorumlu tutanlardan değilim).

BMBP'nin yol haritası çok netti; “Kıbrıs'ın kuzeyinde yaratılan düzen daha fazla sürdürülebilir değildir ve bu düzenden kurtulmanın yolu ancak Kıbrıs Sorunu'nun federal temelde çözümünün ardından gelecek AB üyeliği ile mümkündür. Bu düzen daha fazla sürdürülebilir değildir; çünkü eknomik kurumlarımız çökmüş, siyasal kurumlarımız da Türkiye'nin etkisi altındadır.” Bir diğer deyişle “Çözüm ve AB” talebinin altında yatan tek neden, kimilerinin ileri sürdüğü gibi ekonomik değil, aynı zamanda dünya siyaset sahnesinde özgürlük ve egemenlik, hukuk karşısında eşitlik ve devlet nezdinde demokrasiydi. Toplumun Kıbrıslıtürk solundan beklediği de bu talepleri yerine getirmesiydi.

2003 Aralık ayına gelindiğinde toplum, oy pusulaları üzerinde Kıbrıslıtürk solunu üçe bölünmüş olarak buldu; CTP-BG, BDH ve ÇABP. Sonuç itibarıyla hatırlayacağımız üzere CTP-BG sandıktan 19 milletvekili ile birinci parti olarak çıktı. Bundan da önemlisi Kıbrıslıtürklerin tarihinde ilk kez meclis içerisinde sol bu kadar güçlü bir pozisyon elde etmişti ama buna rağmen CTP-BG'nin 19 milletvekili yanında BDH'nın 6 milletvekili mecliste hükümet kurmak adına gerekli olan 26 sayısına ulaşmak için yeterli değildi. ÇABP kurulmasaydı 26 sayısına ulaşılır mıydı bilmiyorum; ama keşke kurulmasaydı noktasında olduğumu belirtebilirim.

Seçim gecesi BDH binası önünde seçim sonuçlarını “kutlayan” BDH'lı gençlere CTP'nin DP ile koalisyon hükümeti kuracağını iddia ettiğimde “işbirliği protokolü var, yapmazlar” cevabını alıyor ve buna tahammül edemiyordum. Bu nedenle benimle aynı fikirde olan arkadaşlarımla (Harmancı, Atıf, Adem, İlke, Sami, Saygın, Evrim, Barış, İbrahim, Ali -sadece hatırlayabildiklerim-) birlikte şu an TDP binası olan dönemin TKP Genel Merkezi'ne gitmeye ve geceyi orada geçirmeye karar vermiştik. Sabah BDH binasına döndüğümüzde bizleri BDH'yı dağıtmak ve TKP'ye geri dönmek istemiyle gizli toplantı yapmakla suçlayanların kısa bir süre sonra abilerinin verdiği karara uyarak BDH'dan ayrılıp kendi partilerine döneceklerini o an bilemezdim; ama yaşayacağım hayal kırıklıklarından ilkinin en azından önceki akşamdan farkındaydım ve kısa bir süre sonra gerçekleşti de.

CTP, DP ile koalisyon kurarak, öncesinde topluma yönelik işlediği ihanete -Kıbrıslıtürk solunun seçimlere tek çatı altında girmemesinden söz ediyorum- bir yenisini ekledi (meydanlarda çözüme kadar birlikte hareket etme sözü verilmişti). Bu noktada “erken seçime mi gitmesi gerekirdi?” sorusunu yöneltecek arkadaşlara verebileceğim en net yanıt “nasıl ki yola birlikte çıkıldıysa seçimlerin arından da ne yapılacağına birlikte karar verilmeliydi” şekline olacaktır. BDH ve ÇABP dahil sivil toplum örgütleri ve sendikaları toplantıya davet edip bir sonraki adımın neler olabileceğini tartıştıran ve bunun sonucunda DP ile koalisyon kuran CTP, elbette sorumlu davranmış olacaktı. Ama dostlar bunu yapmak yerine kendi bildiklerini topluma ihanet pahasına gerçekleştirmeyi daha uygun buldular.

Ardından bu kez de CTP ile topluma ihanet yarışı içerisindeymişçesine BDH'yı dağıtanların (ki dönemin yöneticilerinden hiçbirini bundan ayırmıyorum) tarihi hatası ile karşılaştık. BDH'nın neden partileşmesi gerektiğinden başlayarak, bu sürecin en demokratik ve sağlıklı yöntemleri üzerine başta BDH'yı oluşturan siyasi partiler, sendika ve sivil toplum örgütleri ile birlikte bir dizi toplantının zahmetine katlanmak oldukça güç olacaktı ki, dönemin yöneticileri, parçalanmayı göze alarak birbirlerine sırt dönmeyi tercih ettiler.

Bu noktada ellerini ovuşturarak büyük bir iştahla yazının başında not ettiğim “2003 seçimlerine tek çatı altında girilmemesi büyük bir hataydı” tespitime karşılık “işte BDH örneği hatta DMP örneğinden görüyoruz ki, bu mümkün değil” diyecek olan arkadaşlarım olacaktır. Bu yaptıkları hem 2003 seçimlerini normalleştirme girişimi olacağından, hem de partilerinin (sadece CTP değil) bu topluma yönelik sergilediği onlarca ihanete rağmen partili kimliklerini halen toplumsal çıkarların üzerinde tuttuklarını göstereceğinden ötürü, önerim; parti kimliklerinden ve dogmatik düşüncelerinden arınmaları yönünde olacaktır… Çünkü abilerimiz bunu başaramamışlardır… Bu birlikteliklerin topluma ihanete dönüştüğünü göremeyecek kadar gözlerimizi kapatan kimliklerin, ne bize ne de bu topluma bir faydası ol(a)mayacağı artık eskisinden daha net bir şekilde gözler önünde durmaktadır.

Siyasi (örgütsel) kimliklerimizden arınmamız gerektiğini düşünmemin başlıca nedenlerinden biri, hiç kuşkusuz kendi siyasal parti veya örgütlerimizin geçmişte yaptığı ve halen yapmakta olduğu hataları görebilmek, görmekten öte konuşabilmek/tartışabilmektir. Bunu gerçekleştirebilmeliyiz ki, hepimizin sahip olduğu (en azından benim tüm iyi niyetimle öyle varsaydığım) gelecekte, geçmiş hatalarından ders çıkarmış, “ortak” kültüre ve bugünkünden daha sağlam temellere sahip bir hareket yaratabilmeye yönelik özlemlerimiz ortak aidiyetlerimize dönüşebilsin.

Kendi “gerçeklerimizle” yüzleşmekten kaçacağımız her dakikanın, aslında karşı olduğunu iddia ettiğimiz Kıbrıs'ın kuzeyinde bugün var olan düzenin devamından yana tavır almakla eş anlamlı olduğunu artık kavramak zorundayız. Bunu yapmaz ve eski alışkanlıklarımıza devam eder, abilerimizin bizlerden beklediği gibi kin, öfke ve öteki üzerine kurulu, politika biliminden uzak mahalle siyasetinde ısrar edersek, Erdoğan'ın Kıbrıs ziyareti öncesi yapılan “Geleceği varsa göreceği de var” açıklamasında olduğu gibi içi boş ve temelsiz, gururumuzu okşamaktan öteye gitmeyen, güncel olaylara günlük refleksler geliştirmeyi politika sanan ve adına da mücadele denen bu ilizyonun birer kuklası olmaya devam edeceğiz…

Kendi kuklalığımızın ağır gerçeği karşısında kimimiz tek yol olarak Türkiye Cumhuriyeti'ni adanın işgalcisi ve Ulusal Birlik Partisi'ni de O'nun işbirlikçisi olarak görmeye, kimimiz de tüm bu olup bitenlerden çoğunlukla Ulusal Birlik Partisi’ni sorumlu tutmaya devam edecektir. Durum analizlerimizde bugüne kadar bu iki seçenekle yetindiğimiz ve bizim gibi düşünmeyenleri de, ya marjinal ya da işbirlikçi olarak nitelendirdiğimiz içindir ki, her geçen gün artmakta olan polis şiddetini “kurtuluşa yaklaşma” olarak iddia edecek kadar algımız kapanmış ve kendi kuklalığımızı görmezden gelmeye başlamışızdır.

Kıbrıslıtürk solunun, toplumsal mücadele iddiasıyla, bugün ortaya koyduğu pratiğin rejime karşı söylemlerde bulunuluyor olunmasına rağmen aslında rejimin devamından yana tavır almak olduğuna çok net bir biçimde inanmaktayım. Söz konusu mücadelenin “liderleri” konumunda bulunan siyasi parti, sendika ve sivil toplum örgütlerinin rejim karşıtlığı noktasında samimiyetlerine dair ciddi şüphelerim vardır. Bu şüphelerimi doğrulayan binlerce gelişmenin canlı tanığı olarak on yıldan fazla bir süre geçirdim. Edindiğim tecrübeleri süzgeçten geçirirken birçoklarının yaptığı gibi, kendi kendini tatmin amaçlı, örgütlerin attığı “doğru” adımları süzgecin üzerinde bulundurmayı tercih edebilirdim ama yapmadım. Zaten doğruluk iddiasında veya arayışında da değilim ancak sergilenen pratiklerin ve kullanılan söylemlerin iddia edilen dünya görüşü ve hedeflenen gelecek güzel günler idealiyle çeliştiği noktaları mücadeleye zarar vermekte olduğu gerekçesiyle bir kenara not etmeyi de ihmal etmedim.    

Bireyin kuklalığı iddiam iki temele dayanmaktadır: Bunlardan ilki Kıbrıs'ın kuzeyinde bugüne dek siyasetin “bıyıklı erkekler” tarafından ortaya konan bir pratik olmasından ileri gelmektedir (Bu noktada siyasetin Kıbrıslıtürk solu açısından ele alınması benim önceliğim olacaktır ki, sol da ortaya konan pratiğin de bıyıklı erkekler tarafından ortaya konuyor olması daha da düşündürücüdür). Örneğin söz konusu erkekler, engelli haklarına önem verdiklerini iddia etmektedir ama hiçbirinin (parti, sendika, dernek) aklına nedense binalarında engelli yurttaşların giriş-çıkışlarına yardımcı olacak düzenlemeler geliştirmek gelmediği gibi engelli yurttaşların mecliste temsiliyetine veya en azından yönetim kurullarında temsiliyetine yönelik hiçbir adım da atmamaktadırlar.

Söz konusu “bıyıklı erkekler” aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliğine de inandıklarını iddia etmektedirler ve hatta bazıları tüzüklerinde kadınlara yönelik kota düzenlemesi de yapmıştırlar ama pratiklerinde bu sorunun çözümüne yönelik ciddi birtakım adımlar atmak bir yana söylemlerinde cinsiyetçi, ayrımcı ve ataerkil mesajlar çoğunluktadır. Hatta bazıları daha da ileri giderek feminist hareketleri marjinelleştiren söylemlerde bile bulunacak yüzü kendilerinde bulabilmektedir. Demokrasi mücadelesi verdiğini ileri süren ve üyelerinin çoğunluğu kadın olan onlarca sendika ve sivil toplum örgütünde dahi yönetim kurulları ezici çoğunlukla ve sözcülerinin neredeyse tamamı erkektir. Ayrıca söz konusu abiler aynı zamanda homofobiye karşı olduğunu ileri sürmektedirler ama nedense eşcinsel bireylerin yönetim kurullarında temsiliyetine yönelik de bugüne dek adım atmamışlardır.

Tabii ki demokratik hakların geliştirilmesine yönelik olarak bu abilerin hazırladığı tüzükler (olduklarını iddia ettikleri kimlikleri) ile ortaya koydukları pratik ve söylemler (oldukları kimlikleri) arasında var olan çelişkiler bunlarla sınırlı değildir; ama beni daha çok ilgilendiren bu abilerin kişisel ve zümresel çıkarları uğruna kuklalaştırdığı üyeleridir. Üyeler ki bu abilere kendilerini temsil hakkı tanımış, karşılığında da örgütsel aidiyet anlamında bir kimlik kazanmıştır. Bu kimlik öylesine güçlü bağlarla bireyi kontrol altına alacaktır ki, söz konusu abiler bu bağları istedikleri gibi kullanabilme cesaretini kendilerinde bulabileceklerdir ve o noktada bireyin atması gereken iki adımdan biri kuklalığını gizleme, diğeri de kuklalığı reddetme olarak karşısında duracaktır. Çoğu zaman kuklalığa devam etme yani örgütsel kimliğine sahip çıkma yolunu seçen birey kuklalığı reddettiği anda kimliksiz kalma korkusuyla yüzleşecektir. Peki ama birey kendi kuklalığını nasıl gizler?

Yazının ikinci bölümü haftaya gaiLe’de yayımlanacaktır…   

* Bu yazı, bir özgürleşme çağrısı, bundan da öte kolektif sürece davettir. Bu nedenle gaiLe okurlarınının olumlu/olumsuz katkıları oldukça önemlidir.

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 806 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler