1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Öz Eleştiri Olmayınca Ne Olur?
Öz Eleştiri Olmayınca Ne Olur?

Öz Eleştiri Olmayınca Ne Olur?

Tufan Erhürman: İnsanları ya da kurumları öz eleştiri yapmaya davet edenler, çoğu zaman bunu bir tür intikam alma amacıyla yaparlar. Öz eleştiri yapmaya davet edilen, davet edenin nazarında suçlu ya da kusurludur

A+A-

 

 

Tufan Erhürman

tufaner@yahoo.com

 

 

İnsanları ya da kurumları öz eleştiri yapmaya davet edenler, çoğu zaman bunu bir tür intikam alma amacıyla yaparlar. Öz eleştiri yapmaya davet edilen, davet edenin nazarında suçlu ya da kusurludur. O zaman, bu suçu ya da kusuru işleyen oturmalı, “ben şu hataları yaptım, özür dilerim” demeli ve suçlayan da bundan tatmin olmalıdır.

Süreç çoğunlukla böyle işlediği için, insanların ya da kurumların öz eleştiri yapmaktan kaçınması çok da tuhaf değildir. Kişi ya da kurum, aslında kendisi de hatalı olduğunu fark etse dahi, rakibine intikamın soğuk hazzını tattırmaktan kaçınmakta, sırf rakibi tatmin edeceğim diye kendi birlik ve bütünlüğünü tehlikeye atmayı gereksiz, giderek manasız bulmaktadır.

Oysa aslında öz eleştirinin bence en önemli yanı, rakibe sağlayacağı intikam olanağı değil, öz eleştiri yapanın geleceğini kurtarma ihtimalidir. Öz eleştiri yapan, bunu başkası için değil, kendi geleceği için yaptığının farkına varırsa, bu yöntemin gerçek manası ortaya çıkacaktır.

Bu manayı kavrayabilmek için, rakibine/rakiplerine intikamın hazzını yaşatmama amacıyla öz eleştiriden kaçınanın hâllerini anlamaya çalışmakta yarar vardır. Geçmişte yaptığı hatayı örtbas eden (belki daha doğrusu örtbas ettiğini sanan) ve hatanın ilgili olduğu faaliyete devam eden bir kurumu ele alalım mesela. Kendi iktidarında, daha önceki dönemlerde eleştirdiği, hatalı, kusurlu bulduğu birçok davranışı sergileyen ve muhalefete düştükten sonra öz eleştirisini yapmaktan kaçınan bir siyasi partinin bu tutumunun sonuçlarına odaklanalım.

Bu siyasi parti siyasetten çekilmemiş olduğuna ve bu alanda faaliyet göstermeye devam ettiğine göre, iktidar döneminde yapmış olduğu hataların ve kusurların peşini bırakması doğal olarak mümkün değildir. Bu şartlar altında, kaçınılmaz olarak üç yoldan birini ya da birkaçını seçmek durumundadır. Bunlardan birincisi yalan söylemek, “aslında ben onları yapmadım” demektir. İkinci ihtimal, “o günün koşulları onu yapmayı gerektirmekteydi ama bugün koşullar değişti” mazeretinin arkasına saklanmaya çalışmaktır. Son ve belki en tehlikeli ihtimal ise, muhalefetteyken bazı şeyleri göremediğini, iktidara geldikten sonra realiteyi kavradığını ilan etmek, dolayısıyla daha önce yanlış olduğunu vurguladığı davranışları kendi yaptıktan sonra aklamak ve öz eleştiri yapmaktan bu yolla kaçınmaktır.

Her üç ihtimal de birçok sıkıntıyı beraberinde getirmektedir. Sıkıntıları kavrayabilmek için, bu ihtimalleri tek tek ele alıp incelemekte yarar vardır.

 

1. Yalan

“Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” sözü politikada fena hâlde geçerlidir. Bu alanda sır saklamak konusunda mahir olduğu sanılan totaliter ve otoriter rejimlerin sırları dahi sonsuza kadar saklanamamıştır. Hakikat kırk gün bir gün ortaya çıkar ve ortaya çıktığı zaman yapılan öz eleştirinin artık kimse için kıymet-i harbiyesi kalmaz.

Kaldı ki, sırrın saklanabildiği zaman içinde de sırrı saklayanın durumunun çok matah olduğunu ileri sürmek mümkün değildir. O sırrı saklamaya kalkan, onu saklayabilmek için insan üstü bir gayret içine girmek, sırrın ortaya çıkabileceği kaygısıyla hiç yapmayacağı şeyleri yapmaya kalkışmak, kısacası kendi benliğini yitirmek ve daha önce olduğundan başka bir şey olmak zorunluluğuyla karşı karşıya kalır.

 

2. “Doğru”yu Koşullara Bağlamak

Bir siyasi parti için “doğru”nun koşullara bağlı olduğunu ilan etmek kadar tehlikeli bir şey yoktur. Böyle bir yaklaşım, en azından iki ciddi sıkıntıyı beraberinde getirir. Birincisi, partinin öngörüsüzlüğünün ilanıdır. Hataların koşulların değişmesine bağlanması, çok ciddi bir teorik açıklama çerçevesinde yapılmıyorsa, bir siyasi partinin iktidara gelinceye dek bir yanlışın peşinde koştuğunun ilanı anlamına gelir ki bunun o siyasi partiye duyulan güveni ciddi bir biçimde sarsacağı kesindir.

İkinci sıkıntı, daha önceki politikaların yanlışlığının fark edildiği anla ilgilidir. Söz konusu siyasi parti, politikalarının yanlışlığını, daha önce değil, iktidara geldiği anda fark etmiştir. Bu konudaki iyi niyeti halka açıklamak tabii ki mümkün değildir. Dahası, böyle bir durum, iktidara gelmeden önce söylediklerinin tam tersini iktidara geldikten sonra yapan tüm siyasi partilerin davranışlarını meşrulaştırır ve öz eleştiri yapmaktan kaçınan siyasi partiyi muhalefete düştüğü anda sahip olacağı çok önemli bir silahtan mahrum bırakır.

 

3. Yanlışı Doğru Kabul Etmek

Yukarıda da vurgulanmış olduğu gibi, öz eleştiriden kaçınanın sapabileceği en tehlikeli yol, yaptığı yanlışı artık doğru kabul ettiğini ilan ederek geçmişin günahlarını temizlemeye kalkışmaktır. Hem bunu, hem de yukarıdaki diğer iki ihtimali daha anlaşılır kılabilmek için, karısını ya da çocuğunu bir kez döven kişinin durumunu ele almak yararlı olabilir. Bu hatalı davranışı sergileyen kişinin önündeki birinci ihtimal elbette öz eleştiri yapmak, özür dilemek, dahası bu davranışı dolayısıyla içine battığı utancı bir yaşam biçimi hâline getirmektir. Ama kişi bu yola başvurmaktan kaçınırsa, üç şeyden birini yapacaktır:

a) Ya yalan söyleyecek, “ben aslında öyle bir şey yapmadım” diyecek, bu durumda hem dövdüğü kişi karşısındaki hâlleriyle, hem de yalanının ortaya çıkmasını önleme çabasıyla, kendi kendini, o güne kadar olmadığı, ne idüğü belirsiz bir şeye dönüştürecek;

b) ya “o günkü koşullarda dövmek gerekiyordu” gibi abuk subuk bir mecraya akıp, şiddeti, onu uygulayanın gerekli gördüğü durumlarda başvurabileceği bir davranış olarak kabul edip, konuya ilişkin ilkesel duruşunu yitirecek;

c) ya da “yok arkadaş, ben bugüne kadar yanlış düşünmüşüm, dayak bazen gereklidir” diyerek, geçmişteki davranışının hatalı olduğunu saklamak kaygısıyla, hatanın geleceği de esir almasına yol açacaktır.

Bunların tümü tehlikelidir de, en tehlikelisi hiç kuşkusuz üçüncüsüdür. Bu durumda, geçmişi temizleyeceğim derken, bırakın geçmişi, geleceği de kirletmek mukadderdir. Artık hata, yalnızca hatayı yapan için değil, herkes için meşru hâle gelmiştir.

Hazır meseleyi biraz daha anlaşılır kılmak amacıyla somutlaştırmaya başlamışken, bir örnek de siyasi hayatımızdan verelim. İktidara gelmeden önce partizanlığı eleştiren, buna karşı çıkan, bu tip girişimler üzerinden muhalefet yapan bir partiyi ele alalım. Böyle bir partinin iktidara geldikten sonra partizanlık yapması durumunda, yeniden muhalefete düştüğü zaman sergileyebileceği dört davranış geliyor aklıma. Birincisi, öz eleştirisini yapmak, partizanlık yapanları yönetimden uzaklaştırmak, özür dilemek ve yeniden iktidara gelmesi durumunda bu davranışı asla sergilemeyeceğini ilan etmektir. Bunu yapmaması hâlinde geriye yukarıda sözünü ettiğimiz üç ihtimal kalacaktır:

a) “Biz asla partizanlık yapmadık” demek: Özellikle de bizimki gibi küçük bir ülkede bu konuda söylenebilecek bir yalanın öznesinin yaktığı mum elbette yatsıya kadar dahi yanmayacaktır. Buralarda herkes herkesi bilmekte, kimin hangi nedenle hangi işe alındığı, hangi nedenle terfi ettiği her yerde anlatılmaktadır. Bu yalana başvuran siyasi partinin halka güven telkin etmesi ya da iktidar partisinin partizanlığını eleştirdiği zaman bu eleştirinin hüsn-ü kabul görmesi mümkün değildir.

b) Şener Şen’in, Kemal Sunal ile oynadığı filmdeki meşhur repliğini kullanarak, “biz partizanlık yaptık ama sorun bakalım neden yaptık” dedikten sonra, kendi partizanlığının meşru olduğunu, çünkü kendi partililerinin yıllarca kamu görevlerinden dışlandığını söylemek: Böyle bir davranış partizanlığın ilkesel olarak yanlış olmadığını, belli koşullarda meşru kabul edilebileceğini ilan etmektir. Bu durumda, her siyasi partinin, iktidara geldikten sonra, kendince meşru olan sebeplerle bu yola başvurabilmesinin yolu açılır. Artık partizanlık kategorik olarak yanlış değil, koşullara bağlı olarak doğru/meşru da olabilecek bir siyasi davranıştır.

c) “İktidara gelmeden önce partizanlığın yanlış olduğunu düşünüyorduk ama iktidara geldikten sonra onun doğru olduğunu fark ettik” demek: Bu, elbette partizanlık için uygun bir örnek değildir. Ülkemizde bazı siyasi partiler en azından bazı görevler için partizanlığın doğru görülebileceğini ilan etmiş olsa da, şükür ki bu davranışı külliyen meşru kabul eden çıkmamıştır daha. Ama partizanlığın yerine başka bazı uygulamalar konulursa, bu ihtimalin de öz eleştiri yerine başvurulan yollardan biri olduğu görülecektir.

 

Sonuç

Başta söylendiği gibi, öz eleştiri, sanıldığının aksine, öz eleştiri yapanın rakibine değil, bizzat öz eleştiri yapan özneye yarar sağlamaktadır. Bu özne, öz eleştiri sayesinde, yalanın labirentinde boğulmaktan, ilkelerini sulandırmaktan ve yanlışları doğru ilan etmekten, geçmişi aklayacağım derken, geleceği de ipotek altına almaktan kurtulmaktadır. Bu nedenledir ki öz eleştiri yapmaya davet edilen savunmaya geçmemeli, böyle bir ihtiyaç varsa öz eleştiri yapmayı seve seve kabul etmelidir. Aksi hâlde, hiç hesapta yokken, kimlik kaybına uğramak, ne kuş ne deve olan, ne yapmak istediği kimse tarafından anlaşılamayan, güven telkin etmeyen bir yapıya bürünmek işten değildir.    

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1092 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler