1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Öyle Bir Travma Ki…
Öyle Bir Travma Ki…

Öyle Bir Travma Ki…

Yine bir Temmuz ayındayız. Bu adada 40 yaşın üzerinde olan Türk ve Rum herkesin acılı anılarının olduğu bir ay. Sıcak mı sıcak, acı mı acı günler. Bu adada barışı yakalayabilmek, kendi kendimizin efendisi olabilmek ve adamıza sahip çıkabilmek için hep hat

A+A-

 

 

Yine bir Temmuz ayındayız. Bu adada 40 yaşın üzerinde olan Türk ve Rum herkesin acılı anılarının olduğu bir ay. Sıcak mı sıcak, acı mı acı günler. Bu adada barışı yakalayabilmek, kendi kendimizin efendisi olabilmek ve adamıza sahip çıkabilmek için hep hatırlamamız ve ders almamız gereken beynimize kazılı adalı gerçeklerimiz var.

 

38 yıl önce bir dağ köyünde yaşananlar…

 

Hatıralarımda çok da dönmek istemediğim bir yazdı o aslında. Her şeyin altüst olduğu belirsizlik kokan bir yaz.

Otuz sekiz yıl önce, tam da bu günlerde başlamıştı hayatımızdaki geleceğe dair belirsizlikler, daha sonraları evlerimizi, işlerimizi, aşlarımızı ve bütün yaşamlarımızı değiştirecek ve yıllar yılı sürecek. 

Ne çok şey yaşamıştık o yaz, çocukların erkenden büyüdüğü, günlük hayatın anlamını yitirdiği, hayatta kalma mücadelesinin her şeyin önüne geçtiği.

Farklılaşmanın ilk ne zaman başladığını hatırlamaya çalıştım. Hayatımız birden bire değişmişti sanki, artık hiç köyün dışına çıkmıyorduk, babam da çoğu zaman nöbetteydi. Geceleri komşularla hep bir aradaydık ama nedense o eski neşeli hikâyeler hiç yoktu, mum ışığı altındaki hikayeler artık hep korku filmi gibiydi.

Huzursuz bir bekleyiş, havada bitmeyen bir korku ve endişe vardı.

Aslında korkunun bile olsa, insanların birleştiği hep bir çatı vardı o günlerde. Garip bir komün yaşamdı, şimdilerde çok olmayan…

Babamı gizlice kapı aralığından izlemiştim. Elindeki kocaman silahı temizliyordu.

“Bu tomson” diyordu anneme, “bundan elimizde 20 tane olsa, hiç bir şey yapamazlar ama sadece iki tane var.” Hep anneme sürekli anlatıyordu, geldiklerinde ne yapması gerektiğini. Çoğunlukla bizimle ilgiliydi endişeler. Öyle ya, çok da kolay değildi bir annenin dört çocukla birlikte kaçması. Hem küçük bir dağ köyünde nereye kaçabilirdi ki.

Bir gün öğleye doğru babam eve geldiğinde, hepimiz anlamıştık beklenen anın geldiğini. Babam, silahını aldı ve anneme “çocukları topla” dedi. Önce bizi, sonra annemi öptü, sarıldı. Konuştuğumuz gibi, annemlere gidin dedi ve silahıyla koşarak uzaklaştı.

Onun uzaklaşmasını izlerken kısacık hayatıma dair en büyük korkuyu hissettim minik yüreğimde. Sanki yavru bir kuş içimde umutsuzca hiç durmadan kanat çırpıyordu, çırparken de içimi parçalıyordu.

İlk o gün hissettim o yavru kuşun içimdeki çırpınışını ve ondan sonra hiç terk etmedi beni o yavru kuş. En büyük korkularımda hep çırpındı durdu içimde, hep o günü hatırlatırcasına.

Annem ağlarken, bir yandan da bizi hazırlıyordu. Yedi yaşındaki benden küçük kardeşim, sanki o gün büyümüşçesine “ağlama anne” dedi, “babamın tomsonu var, ona bir şey olmaz.”

Demek o da biliyordu babamın tomsonunu.

Nenemin evi çok kalabalıktı. Aşağı mahalle sanki hep orada toplanmıştı. Silah sesleri akşama kadar sürdü. Arada bir gelen haberler çok acıydı, hep sürekli birilerinin babası ölüyordu.

Çaresiz beklemenin dayanılmaz acısını yaşıyorduk hep birlikte. Çocukluğumun en güzel, en neşeli anılarının yaşandığı, en güzel masallarını dinlediğim o avludaki dut ağacının altında, şimdi sürekli dua ediyordum. Küçücük  beynimle olmayacak adaklar adıyordum tanrıya, eğer babam gelirse diye…

Gece olunca silah sesleri sustu, “yarın sabah sabah yine başlar” diyordu büyükler. Tabii bizimkiler dayanırsa. Çok uzun oldu o gece, herkes kaçma planları yapıyordu. Köyün çevresindeki saklanılabilecek yerler konuşuluyordu. Annem sessiz, bir köşede dinliyordu konuşulanları.

O Ağustos gecesinde, dağ eteğindeki köyde tatlı bir serinlik vardı. 

Annem hepimizi, dört çocuğunu da kucağına almış üzerimize bir örtü örtmüştü. Hava çok soğuk değildi ama annemin titremesi bir türlü durmuyordu. Titredikçe bize sarılıyordu. Bir ara o kadar çok sarıldı ki, boğulacağımı sandım. Yıllar sonra annemin yaşadığı derin korkularında, o gecenin izlerine hayretle ama çok iyi hatırlayarak tanık oldum.

Yine yıllar sonra, kucağıma hiç alamadığım bebeğimin dayanılmaz acısını yaşarken, o gece annemin neler hissettiğini daha iyi anladığımı düşündüm.

 Ertesi gün, gün çok erken yine silah sesleriyle başladı. Bir ara köyün üzerinden geçen uçak, bize umut yollasa da öğleye doğru artık her şeyin bittiğini tepelerden yağmur gibi inen, aslında hep beklediğimiz ama istemediğimiz misafirleri görünce anladık.

İçimdeki kuşun çırpınışı gittikçe artıyordu. Artık dayanamayacağımı sandığımda dedeme koştum. Ölmek için zehir istiyordum. Birden dedemin gözlerindeki yaşları fark ettim, seksen yaşındaki sakat dedem ağlıyordu. Müthiş bir öfke duydum bunu yapanlara karşı. Dedem, gözünün yaşını sildi ve bana sarıldı. Güçlü bir elektrik hissettim o anda dedemden bana ve büyük bir ihtimalle benden ona geçen. Farklı bir cesaret aldık birbirimizden. Toparlandık. Dedemin koluna girdim ve hep birlikte köy meydanına doğru yürüdük. O çok acılı günde dedemle paylaştığım son birlikteliğimdi. Kısa bir süre sonra onu kaybettik. O gün bana verdiği elektriği hep hatırladım. Zor bir anında insanın nasıl toparlanması gerektiğini ve bunun için gerekli enerjinin, her zaman vücudumuzda gizli olduğunu belki de o gün anladım.

Meydan çok kalabalıktı, çoğunlukla acı ve endişe vardı. Çok şey yaşandı o gün o meydanda, çoğunlukla geriye dönüşümsüz.

Ölümün, acının, nefretin ve merhametin gerçek, çırılçıplak yüzleri.

Çocukların anılarına en derin izler, taşa kazınır gibi hiç çıkmamacasına kazındı.

O gün, o meydanda geleceğe dair hayaller değişti.

Belki o gün karar verdi birçok kişi, tıpkı benim gibi, artık dedelerinin mezarının olduğu yerde yaşayamayacaklarına…

Öyle büyük bir travma yaşandı ki o gün, hala bugün altından kalkılamayan…

 

 

 

 (Arşivimden)

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 913 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler