1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Öyle bir özelleşsin ki '(Vurduğunuzda) Kalkamasınlar'
Öyle bir özelleşsin ki (Vurduğunuzda) Kalkamasınlar

Öyle bir özelleşsin ki '(Vurduğunuzda) Kalkamasınlar'

PEMBE BEHÇETOĞULLARI: Büyük saldırı bizi, toplumsal olarak, ahlaki olarak ‘çözüldüğümüz’ anda yakaladı; proje de üç aşağı beş yukarı buydu zaten

A+A-

Öyle bir özelleşsin ki “(Vurduğunuzda) Kalkamasınlar”

 

PEMBE BEHÇETOĞULLARI

pembehcet@gmail.com

 

 

 

         Büyük saldırı bizi, toplumsal olarak, ahlaki olarak ‘çözüldüğümüz’ anda yakaladı; proje de üç aşağı beş yukarı buydu zaten. Önce (çoğunluğumuz) ganimetlendirilip, orta sınıf(lığ)a terfi ettirildik, memur edildik, sonra bir baktık, biz fark edene kadar ya da umursayana kadar işler çığırından çıkmış... İskele Boğazı’nı birkaç Ankaralı işadamı istiyormuş, haftasonu gazetelere düşen haber buydu; orayı ihya edeceklermiş, öyle demişler; verdik bilinsin! KOOP-SÜT için görüşmeler yapılmış, öyle duyuyoruz; malum, şeffaflık buralara hiç uğramamış ya, bilgi sahibi olamıyoruz doğru dürüst ama, burası işte ‘dar alan’ olduğu için de, oradan değilse buradan duyuyoruz bir şeyleri... Umutsuzluğumuzu kaşıyan da bu sanırım –her şeyin ‘–mış! miş!’ olması. Her şey –mış/-miş olduğu için de olacağı güne kadar bekliyoruz olacakları... Tabii, bu arada her gün ya kalpten ya trafikten ya da kanserden ölüyoruz ya, bunları kaderden, bütün bu saydıklarımın dışında bir mevzu sanmayalım sakın; yediğimiz, içtiğimiz, işittiğimiz zehir! Yollarımız yenileniyor, çift şerite çıkıyoruz Karpaz’a kadar, çünkü oraların-buraların yeni alıcıları da memleketi ihya edecek ya, biz de son model arabalarımızda basıp gaza öteki arabaları sağlaya sollaya uçacağız ya o ‘ihya edilmiş’ yerlere, o yüzden kenarına kaldırım döşenmiş otoban-havalı yollara vuracağız hayatımızı... Her şeyin ‘böylesi’ yakışıyor bize –yollar tehlikeyle donatılıp yeniden yapılıyor, demek ki ‘gönderilen’ para o kadar, ya da demek ki ‘uzmanlığın, mühendisliğin, yaşama saygının bu kadarı müstehak bize’...

         Birkaç zamandır konuşup duruyor herkes: “Kurumlarımız özelleştirilmiyor, peşkeş çekiliyor” deniyor; aslında ister peşkeş deyin, ister kiralama ya da devir, esasta hepsinin göbek adı özelleştirmedir. ‘Özelleştirme kaçınılmazdır’ diskurundan içimiz dışımıza çıktı. Şimdilik bu bir metafor ama bunun metafor olarak kalması uzun sürmeyecek; içimiz çıkacak dışarı arayacak. Bu ekonomik tercihin, özelleştirme tercihinin siyasal bir tercih olduğu ve ideolojik bir zeminden beslendiği unutturulmaya çalışılıyor sürekli! Dünyada, birçok ülkede yaşanan büyük bir ekonomik kriz olduğu doğru. Ama aynı zamanda büyük ayaklanmaların yaşandığı bir dönem olduğu da doğru. Biz de bundan payımızı, ekonomik kriz ve Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’taki politikalarının rengini iyice belli etmesiyle beraber almaya başladık. Kriz, bu rengin ‘meşru’ bahanesi olarak işlev gördü, görüyor. Yani, sanki bu kurumlar, kamunun üzerindeki yegane yükü oluşturuyorlarmış gibi, o yükü devletin üzerinden alıp özel sermayeye devredince sorunlarımızın büyük kısmından kurtulacakmışız gibi bir izlenim yaratılıyor; özelleştirmecilerin yarattığı hava bu! Sayıyorlar: Şu, şu, şu, yüzmez bu kurumlar, yüzdüremeyiz! Oysa biz biliyoruz ki, bütçe denilen şey bir tercihler toplamı; aslında bütçeyi oluşturan toplamın ne kadar olduğundan çok, bu toplamın hangi kalemlere dağıtıldığı önemlidir ve ekonomik olanın siyasal ve ideolojik olduğunun en önemli göstergesi de budur.  Örneğin sözkonusu kurumları yüzdüremediğin ve özele devrettiğin zaman, bu el değiştirmenin en önemli sonuçlarından biri çalışanların bir safra gibi sökülüp atılması: Kamunun devlete yüklediği yük olarak tarif edilen aslında o devletin (çalışma, yaşama hakkı olan) yurttaşı. Son dönemlerde iyice ortaya çıkan şey şu ki; Devlet, idaresi altındaki kurumları yönetemeyip, kendi yarattığı bu amorf çalışma hayatının sorunlarıyla baş edemeyip, sorumluluğu üzerinden atıyor ve böylelikle aslında yurttaşına “ne halin varsa gör” demiş oluyor –özel sermayeye el vererek yapıyor bunu... Yani devlet, kendisi de diğerleri gibi bir kişi olan özel (bir ya da birkaç) sermayedarı ve onun kârını, onun evine giren parayı, onun buzdolabına giren erzağı, dahası villasının park yerine giren birkaç yüz bin dolarlık arabasını, birkaç yüz ya da birkaç bin yurttaşın ‘ekmek parasına’ tercih etmiş oluyor. Peki, bu ‘harcamadan’ kurtulup rahatlayıp oturuyor mu devletimiz? Hayır! Ne yapacak bu harcamadan kurtulunca peki? O birkaç yüz ya da birkaç bin kişinin evinden özelleştirme marifetiyle kopardığı kalemi, yani belki bir çocuğun süt parasını, belki küçük bir kızın okul harçlığını, diyelim ki, halkın dini duygularının dikkate alınması ‘bahanesiyle’ açma planları yapılmış olan on’dan fazla sayıdaki camilerin yapımına kaydıracak. Halbuki yeterince camimiz yok muydu bizim Allaha şükür?!? ‘İmam yetiştireceğim, çünkü tüm imamlar Türkiye’den ithal ediliyor’ diye İmam-Hatip Liseleri kurmaya hazırlanıyor; din işlerine birdenbire ‘Kıbrıs Türk milliyetçiliği’ paradigması karıştı, şaşakaldık! Her şeyi hesaba kitaba tabi kılan bu ekonomik akıl burda neden devreye girmiyor, anlamak (lafın gelişi) çok zor... Hepi topu kaç imam lazım KKTC’ye? 100 mü, 150 mi? İmam ihtiyacı madem bu kadar acil imiş, ihtiyaç ne kadarsa o kadar burs verilir bu alanda eğitim almak isteyen gençlere, bir zahmet Türkiye’ye gider, imam olur gelirler mesela! Olmaz mı? Bunun için bu koca krizde yeni yatırımlar yapmaya, yeni eğitim kurumları kurmaya, sözüm ona Türkiye’den imam ‘ithal’ etmemek için bu sefer imam-hatip hocası ithal etmeye gerek var mı? Bir dönem mezunlarıyla kapatılacak (imam) açığı, sürekli imam mezun edecek bir okul ya da okullar kurarak kapatmayı önermek akıldan kâr ettirir mi bize? Bu kadar masrafa gerek olmadığını paketçi ekonomistler/siyasetçiler ‘ekonomik aklı’ devreye sokarak göremiyorlar mı? Kaldı ki, halihazırda burada imamlık yapan insanlar ne olacak, görev süreniz doldu, şimdi bizim Kıbrıslı imamlarımız var, ‘evinize dönün’ mü denecek? Kısası uzatmayayım, demek ki bu, ekonomik kriz vs. meselesi değil; basbayağı tercih meselesi! Bu tercih de tastamam siyasal bir tercih! Türkiye Cumhuriyeti Devleti KKTC Devleti’nin ve toplumunun kılığını değiştirmeye karar vermiş, var olan konjonktür de buna inanılmaz müsait bir kriz görünümünde olduğu içindir ki, bu kılığın gerekçeleri meşru görünmeye başlamış; ve bizler de ‘çürümüş çoğunluğumuzla’ bunun zeminini hazırlamışız. Ne mutlu onlara da, bize de!

         Kamu kurumlarımızın sürdürülebilirliği, kamunun hantallığı, denizin bittiği vs. söylemleriyle beraber kucağımızda nurtopu gibi bir özelleştirme meselesi bulmamızla, ‘özelleştirmeye toptan karşı durmak mümkün değil artık’ söylemi kendini ‘gerçekçi’ ve hatta ‘self-determinasyoncu’ ilan etti: Kendi kendimizi yönetmemiz lazımmış ama biz o kadar şımarıp semirmişiz ki, hep böyle Türkiye versin, biz yiyelim istiyormuşuz! En kaba ifadesini bu sözlerde bulabileceğimiz bakış açısını masaya yatırmak ve değerlendirmek önemli olsa bile, yaşadığımız dayatmaların ve onların sonucu oluşan alt üst oluşun açıklamasını böyle bir yerden yapmak bana göre doğru bir çerçeve oluşturamaz; daha çok, dayatmalara ihtiyacı olan meşruiyeti sağlar. Eğer kamudaki maaşların yüksekliğinden söz edilecekse, yaşam giderlerinin yüksekliğinden, herşeyin ‘ithal’ oluşundan ve bunun çarelerinden de söz edilmesi gerek (devletin herhangi bir kurumunda ya da Kuzey Kıbrıs’taki herhangi bir üretim alanında ‘ithal gelenlerin’ sorun olarak tespit edildiği tek mevzunun ‘imam’ mevzusu olduğunun da altını kalın çizmek gerek). Eğer kamudaki çalışan sayısının fazlalığından söz edilecekse, özel sermayenin, yani insanların çalışmayı çok da tercih etmediği özel sektörün kullandığı ‘sınırsız özgürlüğü’n devlet-imiz tarafından ‘kısıtlandığı’ ya da ‘düzenlendiği’ bir yeniden yapılanmadan da söz edilmesi gerek. Eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti bize para göndermekten bıkmış ve her iyi ‘baba’ gibi gelirine göre giderlerini ayarlamayı öğren demekte ‘çok haklı’ ise (bu argümanı da çok duyar olduk), ve sevgili yönetenlerimiz de bu görüşteyse, bu gelir-gider dengesini ayarlamaya çalışan ‘çocuk’ her bir kurumunu ayrı ayrı reel siyasetten arındıracak şekilde, -konuya taraf olanların ‘samimi’ müzakeresi ışığında gerekirse maaşlarda dondurma ya da düşüşe giderek; çalışma barışı ve tatminini, verimliliğini yeniden tanımlayarak; kurumun sürdürülebilirliğinde çalışanı da sorumlu kılacak çalışmaları yaparak; nepotizmi asgari seviyeye indirecek mekanizmaları geliştirerek vs. gibi- yeniden yapılandırma yollarını bulana kadar ‘samimi bir mesafe’de durmalıdır; bundan, özellikle sermayesini bizim en hakiki ilacımızmış gibi sunmamasını da kastediyorum elbette.

Bizim için yeni kılıklar hazırlanıyor dedik ya, hazırlanan bu yeni giysiye de bir bakalım: Eksik Türklüğümüze ek eksik Müslüman da olduğu tespit edildiği için Kıbrıslı Türkler’e, birazcık Müslümanlık enjekte edilecek azar azar! İkincisi, kamu kurumlarında çalışanların çoğunluğunu ‘74 öncesi Kıbrıslı Türkler’ oluşturduğundan, KİT’ler, esasen Türkiyeli sermayenin eline geçerken, bu çalışanlar ya işsiz kalacak ya da asgari ücretle çalıştırılmaya başlanacak; bunun sonucunda, 74’ün ganimet-ekonomisinin orta sınıf-laştırdığı ve orta-sınıflaştırılarak ‘kontrol edilen’ Kıbrıslı Türkler, artık sistemin devamı anlamında kendilerine çok fazla ihtiyaç kalmadığı için proleterleştirilecekler; ya da bu diyarlardan çekip gidecekler. Kıbrıslı Türk sermayesi büyük oranda Türkiye sermayesinin eki olarak, küçük ortağı olarak işlev görecekse görecek, yoksa Türkiye sermayesiyle rekabet edecek yeterliğe sahip olmadığı için, süpermarketlerin yeyip yuttuğu bakkallara benzeyecekler... E tabii onlar da bakkal olmamak için abisine ‘küçük ortak’ olmayı elbet kabullenecek. Ve bütün bunların ortaya çıkaracağı öfkeyi kontrol edebilmek için devletin sokaktaki yüzü olan polis kuvveti, copuyla kalkanıyla artık her yerde, her kavgada yurttaşın karşısındaki ‘şiddetli’ konumunu alacak. Ne için? Yukarıda saydıklarımız gerçekleşebilsin diye: Bir başkası işsizleştirilişinin, bir başkası zenginleştirilirken kendisinin yoksullaştırılışının hesabını soramasın diye...

Bu kadar medenileşirken, medeni dünyanın ‘kaçınılmazı’ diye sunulan, bu kaçınılmaza ‘hayır’ diyenin örümcek kafalı ya da dinozor sayılmasına sebep olan özelleştirmeler başını alıp giderken, ne hikmetse yavaştan çadırlara terfiler başladı... Şimdilik bildiğim kadarıyla iki çadır var;  Her ‘özelleştirme’den geriye kalan atıklar için bir çadır. Önce KTHY’ciler yerleşti çadıra, hayatın ‘pause’ düğmesine basılmış gibi sanki –çadırdasın, bu ‘istisna hali’ bitene kadar... Ama Kıbrıs’ta, hele de Kuzey Kıbrıs’ta istisna biter mi? Buraların kaidesi istisnanın ‘normalleşmesi’ üzerine kurulu... O yüzden çadırların şimdilik az ve hatta sembolik olduklarına bakmayın, bir süre sonra sembolle gerçek arasındaki mesafe kapanır ve bir bakmışsınız, yeniden enklav dönemi, yeniden kuşatılmışlık, yeniden çadır hayatı... Bu sefer başka türlüsü –pasaportunuz var dünyaya açılan belki, kapılar da açık, memleketin kuzeyinin yolları da çift şerit artık ama dolaşacak, yaşayacak haliniz kalmamış. Bir bakmışsınız, modernleşeceğiz derken, dünyaya ayak uyduracağız derken ganimet-medeniyet ayağımıza dolanmış, esir almış bizi... Bir bakmışız düşmüş bir toplum... Bir bakmışsınız, arkanızda kimse yok!

DAK Koleji’nin önündeki eylemde, polis binanın kapılarını kapadığı zaman, eylemlilik hali sona erene kadar içerde kalmak zorunda kalan bir öğretmen, polisler yeni gelen copları alırlarken amirlerinden (olmalı) polislere verilen ‘tavsiyeyi’ işitiyor ve ağlamaya başlıyor: “Vurduğunuzda kalkamasınlar”! Kimler? İşten atılan, evine gelecek ay para götürüp götüremeyeceğini bilemeyen öğretmenler, gelecek korkusu yaşayan öğrenciler, onların aileleri, kardeşleri, ordaki eyleme destek vermeye gelen milletvekilleri... Bu memleketin yurttaşları! Peki, kalkamasınlar da ne olsunlar? Ölsünler mi mesela? Özelleştirme için, bir kurumun özel sermayeye, özel sermayenin kârına teslim edilmesi için ‘ölsünler mi?’ (Yabancı)sermaye bu kadar, uğruna insanların harcanacağı kutsal bir şey mi yani?

‘İmamlarımızın’ ithal edilmesinden duyulan rahatsızlığın Kuzey Kıbrıs’ta okul açarak giderilmesine dair yaklaşıma bir bakın, bir de var olan kurumların kapatılarak yabancı sermayenin davet edilmesine dair yaklaşıma... Aralarındaki çelişkiye... Sizce de ortada bir gariplik yok mu?

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1006 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler