1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Otuz sekiz yıl sonra
Otuz sekiz yıl sonra

Otuz sekiz yıl sonra

Hakkı Yücel:...otuz sekiz yıl boyunca yazılanların ve söylenenlerin çokluğu bir yana, bu süre zarfında çözüm adına sürdürülen toplumlar arası görüşmeler, imzalanan protokoller, güven artırıcı önlemler, konjonktürel gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni fırsa

A+A-

 

 

                                                                                                                Hakkı Yücel

yucelh@kibrisonline.com

        

 

74 Temmuz Harekâtı’nın üzerinden tam otuz sekiz yıl geçti.  Kıbrıs Sorunu’nda siyasal sonucu bakımından adanın fiilen ikiye bölünmesine, sosyal psikolojik etkileri bakımından derin travmaların yaşanmasına yol açan bu dramatik olay üzerine şimdiye kadar çok şey yazıldı ve söylendi. Ne var ki otuz sekiz yıl boyunca yazılanların ve söylenenlerin çokluğu bir yana, bu süre zarfında çözüm adına sürdürülen toplumlar arası görüşmeler, imzalanan protokoller, güven artırıcı önlemler, konjonktürel gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni fırsatlar, zaman zaman atılan olumlu adımlar vb. bir sonuç vermedi; dahası siyasal düzlemde ortak müşterek ve talep olan ‘federal çözüm’ perspektifinden giderek uzaklaşılırken, toplumsal düzlemde iki taraf arasında geliştirilen ilişkiler trafiğinde de gözle görülür bir azalma oldu. Özetlemek gerekirse, bugün itibarıyla görünen tablo: Güneyde, bir yandan Kıbrıs Cumhuriyeti adına AB Dönem Başkanlığı’nı üstlenmiş olan, beri yandan ağırlıklı olarak kendi iç siyasal-ekonomik sorunlarıyla cebelleşen bir yönetim; kuzeyde ise çözüm perspektifinden uzaklaşılmasıyla eş zamanlı olarak, dışardan AKP iktidarı tarafından dayatılan ve içerden UBP iktidarı aracılığıyla adım adım uygulamaya konulmakta olan yeni ekonomik önlemlerin ve sosyal projelerin yol açtığı, siyasal-toplumsal gerilimi yüksek bir sürecin yaşanmakta olduğudur.

 

Buradan bakıldığında Kıbrıslı Türklerin 74 Temmuz’un otuz sekizinci yıldönümünde,  milliyetçi söylemlerin, hamaset edebiyatının, her türden gövde gösterilerinin gizleyemeyeceği sorunlarla karşı karşıya oldukları aşikârdır. Bu sorunların geniş kesimler tarafından son kertede kendi kimliğine yönelik, ‘toplumsal varoluşu’nu ortadan kaldıracak bir ‘yok oluş’ tehditi olarak algılanması ve buradan siyasal-toplumsal bir tepki geliştirilmesi, her şey bir yana, 74 Temmuz’un öncelikle “Kıbrıslı Türklerin adadaki varlığını korumak” amacıyla gerçekleştirildiği söylemiyle de ciddi bir çelişki oluşturmaktadır. Eğer durum böyleyse  -yaşamın kendi pratiği yanında, bugün itibarıyla gelinen aşamada bunun böyle olduğunu ortaya koyacak yeterince bilimsel araştırma ve veri mevcuttur- genelde her musibetin başı olarak peşine düşülen ‘düşmanımın ne yaptığı’ sorusu yanında, ‘dostumun ne yaptığı’ sorusunun yanıtının da verilmesi büyük önem kazanmaktadır. Bu soruya yanıt aranırken, aynı anda,  ‘benim(bizim) ne yaptığım(ız)’ sorusunun da gündeme getirilmesi ise, yaşanan sorunlara tek yönlü bakma zaafını ortadan kaldırması bakımından da ayrıca göz önüne alınması gerekmektedir. Bu yazının amacı işte bu sorulara, bir bakıma sorunun kazandığı mahiyetin kaynağı olan, AKP dönemi-Kuzey Kıbrıs ilişkileri bağlamında yanıt arama çabasından ibarettir.

 

AKP’nin 2002 yılında Türkiye’de tek başına iktidar olması Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihi bakımından ciddi bir dönüşümü ifade ediyor olması kadar, yine Türkiye mahreçli geleneksel Kıbrıs politikasının (milli dava’nın) mahiyet değiştirmeye başlaması bakımından da yeni bir süreci işaret etmektedir. Türkiye açısından bakıldığında ilk kez islami bir parti tek başına iktidarı ele geçirmektedir ki bu da şimdiye kadar cumhuriyet ideolojisinin dışladığı kesimlerin siyasi merkeze yerleşmesi demektir. Darbe teşebbüsleri, yargı kuşatması derken AKP ilk iktidar dönemini (çıraklık dönemi) demokratikleşmek, Kürt sorununu aynı zeminde çözmeye çalışmak ve AB sürecini hızlandırmak suretiyle kendine giderek artan desteği ve güveni tesis eden bir süreç olarak tamamlamıştır. Yine aynı dönemde Kıbrıs Sorunu’nun çözümünde Annan Plânı’na destek vermesi ve Kuzey Kıbrıs’ta statüko karşıtı siyasal-toplumsal muhalefetin önünü açarak iç dinamiklerin özgür irade beyanına müdahale etmemesi, geleneksel Kıbrıs politikasında ve Türkiye-Kıbrıs ilişkisinde bir farklılaşmanın da işaretidir. Nitekim bütün bu gelişmeler AKP’nin kendi geleneksel tabanı dışında kalan liberal-demokrat ve hatta kimi sol çevrelerin de desteğini almasını sağlamıştır.  2007 yılında oylarını daha da artırarak (%47) başlayan ikinci iktidar döneminde (kalfalık döneminde) bu süreç askeri vesayetin kaldırılması, yargıda yeni düzenlemelerin yapılması, 12 Eylül anayasanın değiştirilmesini öngören referandumun gerçekleşmesi ve yeni sivil bir anayasanın gündeme gelmesi suretiyle işlemeye devam etmişse de, özellikle demokratikleşme kapsamında, Kürt sorununda ve AB sürecinin ilerlemesinde ciddi tökezlemelerin gündeme gelmesi, AKP’ye yönelik ciddi kuşkuların doğmasına da yol açmıştır. Keza Kıbrıs Sorunu ve Kıbrıs siyaseti bağlamında eskiye dönüşü ima eden açıklamalar ve yaklaşımlar içine girilmeye başlanması ve nihayet Kuzey Kıbrıs’ta derin bir çıkmaz içine giren siyasi-ekonomik yapının aşılmasına yönelik olarak ‘ekonomik önlemler’ paketi altında dayatmaların gündeme gelmesi ise Kıbrıslı Türklerde  ilk kez bu yoğunlukta bir ‘varoluş’ tehdidi algılanın oluşmasına ve buradan bir tepkinin gelişmesine zemin hazırlamıştır. Halkanın tamamlanması ise AKP iktidarının 2011 yılında aldığı %50 oyla başladığı üçüncü döneminde (ustalık dönemi) gerçekleşmiştir. Bu dönemde AKP artık ‘demokrat’ sınırının sonuna gelmiş, bir bakıma aslına geri dönüşü ima eden ‘islami-muhafazakâr-milliyetçi’ karakteri, belirgin bir biçimde açığa çıkmıştır. Bu karakterin kendini ifade biçimi yaşamın bütün alanlarında kendini oluşturması ve hâkim kılmasıdır. İslami-muhafazakâr-milliyetçi tanım bellidir, tarif bellidir ve belirleyici olan budur..Toplumun bu temeller üzerinden dönüştürülmesi  bir görevdir, doksan yıllık cumhuriyet fikriyatı ve zihniyetinin değiştirilmesinden başlayarak, yaşamın bütün alanlarında hayata geçirilmesi için gereken adımlar atılmalıdır. AKP lideriyle, iktidarıyla, kadrolarıyla, sermayesiyle, medyasıyla, kurum ve kuruluşlarıyla tam tekmil artık iş başındadır..

 

Bu adımlar Türkiye’de atıla dursun, aynı hamlelerin Kıbrıs’a yönelik kapsamı özetle şudur:  Bir yandan özelleştirmeyi temel alan ekonomik önlemler paketi uygulamaya konurken, diğer yandan ‘islami-muhafazakâr-milliyetçi’ değerlerin hakim olacağı kültürel dönüşümü sağlayacak alt yapının oluşturulması yönüne gidilmektedir.. Federal çözüm AKP ajandasından şu an itibarıyla düşmüştür, öncelikli hedef  KKTC’nin hantal yapısının değiştirilmesidir ve bu da yerel kaynakların ve ekonomik kurumların büyük oranda özelleştirilerek el değiştirmesi suretiyle gerçekleştirilecek, aynı anda gündeme gelen sosyal-kültürel düzenlemelerle halkanın tamamlanması sağlanacaktır.

 

Bu sürecin, Kıbrıslı Türkler’in iradesini büyük oranda yok sayarak ilerlemesi kaçınılmaz olarak bir ‘varoluş kriz’ yaratacaktır ve öyle de olmuştur. Bu uygulamaların gündeme gelmesiyle birlikte ‘toplumsal varoluş’ talebinin geniş ölçekli siyasal-toplumsal bir söylem ve hareket hattı oluşturması ve ‘kimlik’ vurgusunun öne çıkması bu yüzdendir. Bu anlaşılır bir durumdur, çünkü ‘yok oluş’ tehdidin harekete geçirdiği en kuşatıcı, en köklü, en dayanıklı refleks ‘kimlik’tir. Şundan ki ‘kimlik’; ideolojik, siyasi ya da sınıfsal aidiyetler gibi toplumu segmentlere ayıran değil, aksine bunların tümünü yatay anlamda keserek hep birlikte içeren bütüncül bir mahiyet arz etmektedir, bu potansiyel gücü vardır ve zaten farklı (ideolojik-siyasi-sınıfsal) aidiyet biçimlerine sahip olsalar da, bu süreçte toplumun ‘Kıbrıslı Türk Kimliği’ etrafında buluşması ve buradan ‘toplumsal varoluş’ talebini dillendirmesi de bu yüzdendir. Burada sorun, bu toparlayıcı gücü kendini tüketecek kör bir öfkenin, bağnaz bir milliyetçiliğin, kendi içine kapalı bir tutuculuğun esiri yapmamaktır. Tam aksine ‘hakiki’ bir ‘varoluş’ talebinin, bir bedeli olması gerektiği bilinciyle Kıbrıslı Türk, kimliğini, kendi kaderini belirlemede sorumluluk üstlenen, bunun için gerekli bedeli ödemeyi göze alan, verili koşullardan hareketle ‘gerçekçi’ önermelerde bulunan, tıkanan sistemi ve yapıyı dönüştürecek ortak toplumsal-siyasal bir hareketin aracı haline getirmelidir.

 

74 Temmuz’un otuz sekizinci yıldönümünde gündemden düşen ‘federal çözüm’ perspektifiyle; Türkiye-Kuzey Kıbrıs ilişkilerinde artan gerilimin ‘varoluş krizi’ne yol açtığı bir kördüğüm yaşanmaktadır. Kıbrıslı Türkler adına buradan çıkmanın yolu ne çözüm adına zaman kaybına yol açacak beyhude maceralara sürüklenmektir; ne de tek yönlü kör bir öfkenin içinde debelenmektir. Düğümü çözecek anahtarın biri ‘federal çözüm’ perspektifinde ısrarcı olmaksa, diğeri de Kuzey Kıbrıs’ta tıkanan sistem ve yapının dönüşümünde yaşanılması kaçınılmaz olan zorlukları kendi payına göğüsleyecek, bedel ödemeye hazır, etkin ve yaratıcı özneler olmaktır.

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 790 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler