1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ÖTEKİLERİN HAKİKATLERİ
ÖTEKİLERİN HAKİKATLERİ

ÖTEKİLERİN HAKİKATLERİ

20 Temmuz günü RİK televizyonunun öğle kuşağında Kıbrıslı Rum esirler konuşuyordu. Esirlerden biri, Yorgos Katsonis, esirlik döneminde sigara kağıdına düştüğü notları kitaplaştırmış, kitabından bölümler okuyordu. Esir düşmenin “kahramanlık” ol

A+A-

 

 

20 Temmuz günü RİK televizyonunun öğle kuşağında Kıbrıslı Rum esirler konuşuyordu. Esirlerden biri, Yorgos Katsonis, esirlik döneminde sigara kağıdına düştüğü notları kitaplaştırmış, kitabından bölümler okuyordu. Esir düşmenin “kahramanlık” olmadığını, “ayıp” olduğunu düşündüğünden -okulda öyle öğrenmiş- yıllarca notlarını yayınlamak istememiş. Sonunda, “genç kuşaklar bir şey bilmiyor” diyerek yayınlamaya karar vermiş. Kitaptan okuduğu notlarından anlıyoruz ki, esir düştükten sonra önce Kıbrıs’ta “Mandra” dedikleri bir yerde dokuz gün tutulmuşlar, daha sonra da Amasya ve Adana’ya götürülmüşler. Katsonis, anılarına “Madraya” götürülüşlerinden başlıyor. Elleri ve ayakları bağlı esirler çuvallar gibi kamyona atılıyor. Alt alta üst süte…Bir ara fark ediyor ki, esirlerden birinin üstünde beş altı kişi var ve nefes alamıyor. “Vaktim geldi galiba, öleceğim” diye mırıldanan esirin yüzüne nefes üfleyerek onu yaşatmaya çalışıyor. Ama en alttaki adam oldukça umutsuzdur ve öleceğine inanıyor. Ona cesaret vermek için “İsa’yı düşün” diyor, “İsa’nın çektiği acıları düşün ve yaşama sarıl!” Bunun üzerine en alttaki esir, Panikos Tsangaris, toparlanmış ve sağ olarak “Mandraya” intikal etmiş.

“Mandrada” en büyük sıkıntıları yiyecek sıkıntısıymış. Birkaç zeytinle idare ediyorlarmış. Türkleri kast ederek “fakat onlarda da yoktu” diyor Panikos Tsangaris ve devam ediyor, “Bize, “Türkiye’ye gidince bol yemek olacak, duş yapacaksınız” deyip cesaret veriyorlardı.”

Tsangaris hayatını kurtaran Katsonis ile tam kırk yıl sonra ilk kez televizyon stüdyosunda bir araya gelmiş. O da anlatılanları doğrulayarak anlatmaya devam ediyor. “Esir düşmüş olmaktan utanç duyacak değilim. Biz zaten ihanete uğradık ve kuzular gibi katledilmeye götürüldük… Yakalandığımızda ellerimiz ve ayaklarımız bağlı olarak bizi güneşin altında tam beş saat beklettiler. Yaşı ilerlemiş olan esirler dayanamıyor ve ‘bizi öldürün diye bağırıyorlardı’. Sonra patates çuvalı gibi kamyonlara doldurulup “Mandraya” götürüldük. Yolda nefessizlikten ölmek üzereydim ki, yüzüme birinin üflediğini hissettim…” Olayı yeniden yaşayarak anlatıyor Tsangaris. Sonra Türkiye’ye götürülmek üzere çimento torbaları gibi gemilere yüklenildiklerini söylüyor. Tsangaris şöyle devam ediyor: “Gemilere binerken bazı Kıbrıslı Türkler ‘bunca yıl bize ne yaptıysanız biz de size onu yapacağız’ diyordu”. Birisi ‘derinizi yüzüp içine tuz basacağız’ diye bağırıyordu.” Tsangaris, “ben ne demek istediklerini anlıyordum” diyerek, Kıbrıslı Türklerin 1974 öncesinde çektiği acıların farkında olduğunu ima ediyordu.

Türkiye’de durum “Mandradakinden” çok daha iyi idi. Koğuşlarda yemek sıkıntısı yoktu. Hatta bir subay riskli bir iş yaparak onlara  pencereden radyo dinletiyormuş. Esir kampında her gün işittikleri bir cümleyi ezberlemişler, Türkçe olarak söylüyorlar: “Yarın Kıbrıs’a gidiyoruz”. “Yarın” tam üç ay sonra idi.

Nihayet esir değiş tokuşu yapıldı ve üç aylık esirlik sona erdi. Lefkoşa’da esirlerin serbest bırakıldığı okula geldiklerinde yakınlarını bekleyen kalabalık içinde on yaşında bir oğlan çocuğu gördüler. Çocuğun elinde bir fotoğraf, gözyaşları içinde “Theodosidiou’yu gördünüz mü” diye soruyordu. Theodosidiou’yu ne o gün, ne de daha sonra gören olmadı. Adı kayıplar listesinde…

Tsangaris, bugün bile rüyalarında esir düştüğünü görüyormuş ve her seferinde “Tanrım, rüyaymış” diyerek uyanıyormuş…

Bir müddet önce yine bir RİK programında başka bir esirlik hikayesi dinlemiştim. Anlatan Mihalis adında biri idi. 1974’te Türklere esir düşen Mihalis esir kuyruğunda beklerken birdenbire genç bir Kıbrıslı Türk’ün komutanına dönerek “komutanım, ne olur onu bana verin, onu kendi ellerimle öldüreceğim” dediğini duydu. Kıbrıslı Türk “o benim annemi ve babamı öldürdü” diyerek Mihalis’i işaret ediyordu. Komutan biraz tereddüt ettikten sonra genç Kıbrıslı Türk’e ailesinin “intikamını alma” izni verdi ve Mihalis bir patates çuvalı gibi askeri bir aracın arkasına fırlatıldı. Direksiyonun başına geçen genç Kıbrıslı Türk, komutanının “yanına birkaç kişi daha al” uyarısına “gerekmez komutanım” yanıtını vererek gaza bastı ve olay yerinden uzaklaştı. Mağusa’ya yakın bir yere geldiklerinde arabayı durdurdu ve korkudan titreyen Mihalis’i arabadan indirdi. Mihalis “ne olur beni öldürme, ailem var, çocuklarım var” diye yalvarmaya başladı. Genç adam başından asker şapkasını çıkardı ve “Mihali, beni tanımadın galiba, ben Hüseyin’im” dedi. Aile dostu olan iki adam gözyaşları içinde bir birlerine sarıldı. Ve Mihalis eşinin ve çocuklarının yanına dönmek üzere serbest kaldı.

Mihalis’in yoğun duygular içinde anlattığı bu hikaye, bize savaşa rağmen insanların vicdan sahibi olabileceğini gösteriyor. Çünkü savaşların da “zaafları” var. Hiç bir savaş vicdanları bütünüyle öldüremez.

                                 

 

 

 

 

Bu haber toplam 3157 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler