1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Osmanlı’nın jeopolitiği-Kıbrıs gerçeği
Osmanlı’nın jeopolitiği-Kıbrıs gerçeği

Osmanlı’nın jeopolitiği-Kıbrıs gerçeği

1 Ağustos, KKTC’de resmi bayram. Aynı günde, 3 farklı olayın yıldönümü kutlanıyor. Bunlardan ikisi, 1958 yılında Türk Mukavemet Teşkilatı’nın, 1976 yılında ise Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın kuruluşu… Kutlanan diğer yıldönü

A+A-

 

1 Ağustos, KKTC’de resmi bayram.

Aynı günde, 3 farklı olayın yıldönümü kutlanıyor.

Bunlardan ikisi, 1958 yılında Türk Mukavemet Teşkilatı’nın, 1976 yılında ise Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın kuruluşu…

Kutlanan diğer yıldönümü ise 1571 yılında, Kıbrıs’ın Osmanlı İmparatorluğu tarafından ele geçirilmesi.

(Resmi tarih buna ‘fetih’ der, şu an Venedik devleti diye bir devlet olsaydı eminim bunu ‘işgal’ olarak niteleyecekti, en i yisi mi biz ‘ele geçirmek’ diyelim.)

Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu, 11’inci Osmanlı padişahı 2’nci Selim’in (nam-ı diğer Sarı Selim) hükümranlığı döneminde, Temmuz 1570’te başlayan ve 13 ay süren ‘ele geçirme’ harekatı sonucunda ada Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olmuştu.

Adanın ele geçirilmesinin nedeni, Osmanlı’nın genişleme politikası kapsamında, coğrafik özellikleri nedeniyle Doğu Akdeniz’de önemli bir jeopolitik üs konuma sahip olmasıydı.

İmparatorluk, adayı ele geçirmesini müteakip nüfus aktarımı da gerçekleştirmiş, toprak üzerindeki hakimiyetini ‘nüfusu’ aracılığıyla güçlendirmişti.

Velhasıl hâlen bugün, adanın Osmanlı İmparatorluğu’nca ele geçirilmesinin yıldönümü, resmi bayram olarak kutlanmakta.

Ancak bu bayram kutlanırken, aynı Osmanlı’nın adayı, (içindeki insanları ve üstelik kendi eliyle getirip adaya yerleştirdiği insanları hiç ama hiç düşünmeden) jeopolitik olarak daha büyük önem arz eden başka toprakları kurtarabilmek (koruyabilmek) adına 1878 yılında İngiltere’ye kiraladığı ve devamında ve yine aynı gerekçeyle 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması ile de tamamen gözden çıkardığı unutulmaktadır.

***

1571 yılında ele geçirilen ada, Osmanlı İmparatorluğu, Çarlık Rusyası, İngiltere, Almanya, İtalya, Fransa ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu arasında 13 Temmuz 1878’de Berlin’de imzalanan Berlin Antlaşması’nda İngiltere’ye kiralandı. 

93 Harbi olarak bilinen ve 1877-1878 yıllarında gerçekleşen Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı çok ağır bir yenilgi almış, Rus orduları İstanbul’a kadar dayanmıştı. İstanbul’un elden gitmesinden korkan Osmanlı Devleti Rusya’ya ateşkes teklifinde bulunmuş, Avrupa devletlerinin de arabuluculuğuyla Rusya ateşkesi kabul etmiş, bugünkü adı Yeşilköy olan bölgede durmuştu.

Ateşkesin ardından Mart 1878’de iki ülke arasında imzalanan Ayestefanos (Yeşilköy) Antlaşması’na göre Osmanlı Devleti Balkanlardaki topraklarının neredeyse tümünü kaybedecek, doğudaki birçok il Rusya’nın egemenliğine geçecek, Osmanlı çok ağır savaş tazminatları ödeyecekti. Osmanlı delegeleri bu antlaşmaya bu haliyle imza koymuştu.

Ancak böylelikle ortaya çıkan çıkar çatışması (Rusya’nın burunlarının dibine kadar gelmiş olması ve sıcak denizlere inecek olma ihtimali) Avrupa devletlerini (özellikle İngiltere) harekete geçirdi ve Ayestefanos Antlaşması’nın yerine Haziran 1878’de Berlin’de yeni ‘barış’ görüşmelerine başlandı. 

Osmanlı, Berlin’de haklarını savunması ve yaklaşık 90 bin sterlin (günümüz değeriyle yaklaşık 4 milyon sterlin) karşılığında Kıbrıs’ı ‘geçici olarak’ İngiltere’ye bıraktı. Mülkiyet Osmanlı’daydı ama yönetim artık İngiltere’nindi.

1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın Almanya’nın yanında (yani İngiltere’nin karşı saflarında) yer alması üzerine İngiltere, kirasında bulunan Kıbrıs’ı ilhak etti; Kurtuluş Savaşı’nın ardından Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nda ise bu ilhak tanındı, antlaşmanın 20 ve 21’inci maddelerinde yapılan düzenlemelerle Kıbrıs artık tam anlamıyla İngiltere’nin mülkiyetine verildi.

Madde 20: Türkiye, İngiliz hükümetince 5 Kasım 1914 tarihinden ilan edilen, Kıbrıs'ın İngiltere'ye katılışını tanıdığını bildirir.

Madde 21: 5 Kasım 1914 tarihinden Kıbrıs adasında yerleşmiş bulunan Türk uyrukları, yerel kanunun saptadığı şartlar içinde, İngiliz uyrukluğunu edinecekler ve bu kimseler Türk uyrukluğunu yitireceklerdir. Bununla birlikte, işbu antlaşmanın yürürlüğe girişinden başlayarak iki yıllık bir süre içinde, Türk uyrukluğunu seçme yetenekleri olacaktır; bu durumda, seçme hakkını kullandıkları tarihi izleyecek on iki ay içinde Kıbrıs adasından ayrılmaları zorunlu olacaktır. İşbu Antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihte Kıbrıs adasında yerleşmiş olup da, bu tarihte, yerel kanunun öngördüğü şartlar içinde yapılmış başvurma üzerine İngiliz uyrukluğunu edinmiş bulunan ya da edinmekte olan Türk uyrukları da bu yüzden Türk uyrukluğunu yitireceklerdir. Şurası kararlaştırılmıştır ki, Kıbrıs Hükümetinin, Türk Hükümetinin rızası olmaksızın Türk uyrukluğundan başka bir uyrukluk edinmiş olan kimselere, İngiliz uyrukluğunu reddetme yeteneği olacaktır.

Velhasıl kelam jeopolitik gerekçelerle ‘ele geçirilen’ ada, yine jeopolitik gerekçelerle ‘elden çıkarılmıştır’. İnsan unsuru, tüm bu olan bitende görüldüğü gibi bir önem arz etmemektedir.

1960’tan itibaren Türkiye ile ada arasında yeniden kurulan resmi bağların salt ‘soydaşlık ilişkisi’ gerekçesiyle olmadığı da ortadadır.

Adanın jeopolitik anlamda büyük önem arz ettiği, Türkiye devlet ve hükümet yetkililerince defaten dile getirilmiştir. Ve adayı jeopolitik açıdan esas değerli kılan, hiçbir zaman içindeki nüfus olmamıştır.

‘Soydaş’ edebiyatı, işin sadece romantizmidir.  

***

Peki nedir bu jeopolitik denen şey?

İçerisinde ‘Kıbrıs’ geçen hemen her cümlede kullanılan ‘jeopolitik’ kelimesi ne manadadır?

Bu kavramla kast edilen, işaret edilen nedir?

Bir devlet kuruluşu olan Türk Dil Kurumu, ‘jeopolitik’ tanımlamalarından birinde ne diyor biliyor musunuz?

Ben merak ettim ve baktım.

Aynen şöyle diyor TDK:

 “Bir devletin saldırgan nitelikteki genişlemesini, ekonomik ve siyasi coğrafya açısından haklı kılmaya yönelik siyasi öğreti”…

***

Kıbrıs adası, Türkiye için önemlidir.

Ve Türkiye’nin Kıbrıs’ı, esasen ‘toprak’ olarak gördüğü gerçeği, artık barışmamız gereken bir realitedir.

Erdoğan daha bundan 10 gün önce KKTC’den, ‘Kıbrıs Türkü’ne emanet bırakılan toprak’ olarak bahsetmiştir.

Sanki bilgi eksiklikleri var da bu yüzden kendilerini toprağın sahibi zanneder bir durumları yoktur.

Neyin ne olduğunu ve ne maksatla yapıldığını onlar da en az bizim kadar ve hatta bizden daha iyi bilirler.

Dolayısıyla buradan ‘gerçekleri’ anlatmak için yırtınmak da pek manalı değil.

Esas yapılması gereken, De Facto gerçeği kabul edip, bunun üzerinden yeni mücadele alanları açmaktır!

 

  

Bu haber toplam 1613 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler