1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ORTODOKS AZİZLER VE BEKTAŞİ DEDELERİ…
ORTODOKS AZİZLER VE BEKTAŞİ DEDELERİ…

ORTODOKS AZİZLER VE BEKTAŞİ DEDELERİ…

Değişik coğrafyalara ait değişik kültürlerin bir araya gelmeleri sonucu bunların birbirlerini etkilemeleri, ya da diğer bir deyişle bunların birbirlerinden etkilenmeleri kaçınılmazdır.

A+A-

 

Üç kutsal kişiye mal edilen bir menkıbe

 

Tuncer Bağışkan

 

Dip Baf’ta tekke ile türbesi bulunan Hacı Mehmet Buba ile ilgili bir menkıbeye konu olan kerametin, Bektaşiliğin Anadolu’daki kurucusu Hacı Bektaş-i Veli ile Rusya’dan gelip Kapadokya’ya yerleşen Ortodoks Aziz İoannis Russos için de geçerli olduğunu öğrenmemiz bu konuda bir araştırma yapmamıza vesile olmuştu. Halkbilimi dergisinin 2009 yılına ait 56’ıncı sayısında yayımlandıktan sonra hayli ilgi çeken bu yazının, Adres dergisi okurları için de özetlenmesinin yararlı olacağı düşüncesiyle bugünkü yazımızı bu konuya ayırdık…

Gerek efsane, gerekse menkıbelerin kaynağının eski çağlara dayandığı genellikle kabul edilmektedir. Değişik coğrafyalara ait değişik kültürlerin bir araya gelmeleri sonucu bunların birbirlerini etkilemeleri, ya da diğer bir deyişle bunların birbirlerinden etkilenmeleri kaçınılmazdır. Özellikle de İslamiyet’in Anadolu’ya yayılıma sürecinde, Ortodoks Hıristiyan azizlerin çoğu menkıbe ve kerametleri Bektaşi tarikatı tarafından özümsenmiş, böylelikle Hz. Ali sevgisiyle şekillenen İslâm dinini yayma misyonunu üstlenen bu tarikat, geniş halk kitlelerinin ilgi odağı haline gelmiştir. Anadolu kültürlerinin bir sentezi olan Bektaşiliğin özünde, bütün insanların kardeşliğini, yeryüzünden barış içinde ortaklaşa yararlanılması gerektiğini ve insanların sevgi birliğini (evren-tanrı-insan) savunması itibarıyla, Bektaşiliğin taraftar bulmada zorlanmadığı anlaşılmaktadır.

Anadolu’da Bektaşiliğin kurucusu Hacı Bektaş-i Veli olmuştur. Yesevilik ile Bektaşilik tarikatına bağı Veli kültü, göçebe ve yerleşik Türk çevrelerine yayılmış, hatta Türkmen babaları ile dedelerinin anlatımlarıyla zenginleşerek geniş bir alana yayılma olanağı bulmuştur. Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Veli geleneğinin zenginleştirilip halka mal edilmesi için, tekkeler eski kilise ve manastırların yerlerine veya civarlarına kurulmuş ve bu azizlerin rivayetleri ile menkıbeleri özümsenerek İslamlaştırılmıştır. Nitekim Hacı Bektaş-i Veli’nin XIII. Yüzyılda Sulucakarahöyük’te kurduğu tekke, Ortodoks Hıristiyanlar tarafından takdis edilen Aziz Charalambos kültünü İslamlaştırarak kendine mal etmiş, böylece bu mezhep Hıristiyanlarca da benimsenmiştir. Dahası, Hacı Bektaş-i Veli menkıbeleri incelendiğinde, Kitab-ı Mukaddes’teki (İncil’deki) Aziz İlya, Aziz Elişa ve Aziz İoannis’in bazı menkıbeleriyle benzer olduğu, dolayısıyla bu menkıbelerin Hacı Bektaş-i Veli’ye uyarlandığı açıkça görülmektedir. Menkıbelerde Hz. Ali’nin ruhunun Hacı Bektaş-i Veli’de yaşadığı ve İncil’de adı geçen İlya peygamberin ise Hz. Ali ile Hacı Bektaş-i Veli’ye denk düşüğü bilimsel literatüre de girmiştir.

 

KIBRIS’TA BEKTAŞİLİK

Kıbrıs’ın 1570-1571 yıllarında Osmanlılar tarafından alınmasından sonra Anadolu’daki Mevlevi, Nakşibendi, Kadiri, Rufai, Melami, Hambeli, Celveti ve Halveti gibi tarikat dervişlerinin yanı sıra, Bektaşi Dedeleri ile Bekdaşi Babaları da Kıbrıs’a gelerek tekke ve zaviyeler kurmuşlardır. Bugüne kadar saptayabildiğimiz Bektaşi ile özünde Bektaşiliği barındıran tarikatlara ait tekkeler arasında, Larnaka’da Hala Sultan Tekkesi, Zuhuri Tekkesi, Mağusa’da Kutup Osman Tekkesi, Baf’ta Hasan Ağa Tekkesi ve Lefkoşa kazasındaki Timbou (Kırklar) yanında bulunan Kırklar Tekkesi yer almaktadır. 2007 yılında Kırklar Tekkesi’de gerçekleştirilen tamirat ile temizlik çalışmaları sırasında, türbesinin damında bazilikal bir yapıya ait kalıntılar ve M.S V. Yüzyıl Erken Hristiyanlık dönemine tarihlenen taban mozaikleri (Opus Tessellatum) ele geçmiştir.

II. Sultan Mahmut’un Osmanlı İmparatorluğunu yeniden yapılandırmaya başladığı 1826 yılından itibaren mevcut tarikatlar bir başkalaşım veya değişim sürecine girmişlerdir. II. Sultan Mahmut’un Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün önlenmesi amacıyla başlattığı bir dizi reform sürecinde, modern yapılanmaya karşı olan Yeniçeri Ocağı ile onlarla olan ilişkilerinden dolayı Bektaşiliği yasaklama, tekke ile zaviyelerini yıktırma, kapatma, mal varlıklarına el koyup kendine yakın tarikatlara devretme ve Bektaşi babalarını sürgüne gönderme veya onları idam etme yoluna gitmiştir. Kısa bir süre sonra bu reformlar Kıbrıs’a da yansımıştır. O sırada adada bulunan birçok Bektaşi tekkesi ile zaviyesi camiye çevrilirken, bunların idareleri Nakşibendi ile Kadiri tarikatlarına bağlı dervişlere verilmiş, dolayısıyla da Bektaşilik yer altına çekilmiştir. Birçok Bektaşi suretan Nakşibendiliği icra etmeye başlamış, zamanla suretan başlayan bu birliktelik daha sonraları bir Nakşibendi/Bektaşi anlayışına dönüşmüştür. II. Sultan Mahmut reformlarının bir devamı olan ve 1839 yılında yürürlüğe konan Tanzimat reformları da, Bektaşi tekkelerinin yıkılması sürecini hızlandırmıştır.  Osmanlının yürürlüğe koyduğu reformların bu yıkıcı etkisinden kurtulan tek tarikat, idareye yakınlığıyla bilinen Mevlevilik olmuştur.

Böylesi bir giriş yaptıktan sonra, şimdi de bir kaynaktan ortaya çıkan ve üç ayrı varyantı bulunan bir menkıbeyi irdeleyelim.

 

RUSYALI AZİZ İOANNİS’İN HAYATI VE MENKİBESİ

1690 yılında Rusya’da (Ukrayna’da) dünyaya gelen Aziz İoannis (St. John), 1710-1711 yılları arasında Türkler ile Ruslar arasındaki Prut Savaşı sırasında Tatarlar tarafından esir alındıktan sonra, o sıralarda Kapadokya bölgesinde Prokopi adıyla bilinen Ürgüp’te bir süvari kumandanı olan Ömer Eset Ağa’ya köle olarak satılır. Böylece ağanın konağında seyis olarak çalışmaya başlar. Savaşta esir alınan diğer Ortodoks Hıristiyanlar dinlerini değiştirip Müslüman olmalarına karşın İoannis Ortodoks Hıristiyan kalmayı tercih eder. Başlangıçta Ürgüplü (Prokopili) Müslümanlar İoannis ile alay ederler ve onu “Kâfir Yuvan”, “Köle Yuvan” ve “Gâvur Yuvan” diye çağırmaya başlarlar. Ancak o, zamanla, efendisi ile akrabalarının sevgisini kazanır. Gündüzleri atların arasında, akşamları ise Ürgüp’ün Kaya Kapı mahallesindeki Aziz Yeorgios Kilisesinin dış dehlizinde dua ederek vakit geçiriyordu. 1730 yılında ölünce cesedi Aziz Yeorgios’un Ürgüp’teki Teknecik mahallesinde bulunan kutsal mabedine gömülür. Ancak karşı tepedeki Aziz Vasiliyos kilisesi inşa edilince, çürümeyen cesedi, 1845 yılında, ilk gömüldüğü yerden alınıp oraya taşınır. O sırada sadece Ürgüplü Ortodoks Hıristiyanlar değil, Ermeniler, Protestanlar ve hatta Ürgüplü Müslüman Türkler de ona dua ederler; hastalıklar karşısında ondan yardım dilenirlerdi. Nüfus mübadelesine rastlayan 1925 yılında cesedi göçmen Rumlar tarafından Halkida (Euboea) adasındaki Ahmet Ağa adlı yerleşim birimine taşınır, yerleşim biriminin adı Yeni Ürgüp (New Prokopi) olarak adlandırılır ve buraya Aziz İoannis adına büyük bir kilise inşa edilir. Rusya’dan gelmiş olması nedeniyle de “Aghios Ioannis Rossos”, yani “Rusyalı aziz Yuannis” adıyla anılmaya başlanır.

Konumuzla ilgili rivayete göre 1725 yılında köle İoannis’in efendisi olan Ömer Eset Ağa Mekke’ye hacı olmaya ve nimetlerinden dolayı Allaha şükran sunmaya gitmiş. Bu süre içinde ağanın eşi, kocasının çok sevdiği Mantı yemeğini yaptığı bir sırada onu hatırlayarak yüreğini bir burukluk sarmış. Eğer kocası yanında olmuş olsaydı o da çok sevdiği mantılardan yiyebilecekti. İoannis bunun farkına varmış olmasına karşın sesini çıkartmamış. Kadın, hayırseverlik yapmak için, bir tasa mantı doldurup onu İoannis’e vermiş. İoannis hemen ahıra gitmiş ve dua etmiş. O anda beliren Melek mantı tabağını alarak Mekke’ye götürüp onları sıcak sıcak Ömer Eset Ağa’ya vermiş. Eset Ağa tası tanımış ve mantıyı yedikten sonra geri evine dönerken, onu da beraberinde getirmiş. Böylece İoannis’in keramet sahibi bir kişiliğe sahip olduğu ortaya çıkmış. Bu nedenle ölümünden sonra keramet sahibi bir ermiş (aziz) olarak hürmet görmüş.

 

HACI BEKTAŞ-İ VELİ MENKİBESİ

Bektaşiliğin kurucusu Hacı Bektaş-i Veli 1210 yılında Nişabur’da dünyaya gelir.  Kendisine Mehmet adı verilir. Yetişkin yaşa geldikten sonra Horasan’dan Anadolu’ya geçer, bir süre sonra Kırşehir’in Sulucakarahöyük bucağına yerleşir. 1271 yılında orada vefat eder.

Bektaşiliğin Anadolu’nun çok tanrılı dinler dönemine uzanan bir inanç kaynağından beslendiği, Anadolu insanının düşünce yapısına uygun bir nitelikte biçimlendiği ve bu tarikatta İslam etkisinin çok az olduğu genel olarak kabul edilmektedir. Bu tarikat, Anadolu, Yunan, İran ve Hindu düşünce ile inançlarının bir sentezi olarak görülmektedir. Bektaşilikte tanrıyı sevmek Hz. Ali’yi sevmekle eş anlamlıdır.

Osmanlı ordusunda Bektaşilik 14’üncü yüzyıl başlarından 19’uncu yüzyılın başlarına kadar Yeniçeri ocağının simgesi durumundaydı. Anadolu’nun kırsal kesimlerinde, özellikle de Türkmen oymaklarında yaygınlık kazandığı gibi, Arnavutluk, Yugoslavya, Mısır gibi uzak köşelerde, hatta Kıbrıs’ta bile etkin olmuştur. 1826’da Sultan İkinci Mahmut’un Yeniçerileri ortadan kaldırılması sırasında bu tarikat da kapatılıp yasaklanmıştır. Bektaşiliğin kurucusu olarak bilinen Hacı Bektaş-i Veli’nin kerametleri arasında deniz üzerinde yürümek ve aslan postuna oturarak göklerde uçmak da yer almaktadır.

Konumuz ile ilgili olan rivayeti ise söyle: Rivayet edildiğine göre Hacı Bektaş-i Veli’nin Horasan sibyan okulundaki hocası Şeyh Lokman Perende Hazretleri bir gün Mekke’ye gitmiş, sonra da hacılarla birlikte Arafat dağına çıkmış. O gün Arife olduğundan Şeyh’in aklına o günde evinde pişilerin pişirildiğini düşünmüş ve onlardan sıcak sıcak yiyemediğine hayıflanmış. Onun bu hayıflanması küçük Mehmet’e malum olmuş. Bunun üzerine evde yapılan pişilerden alıp Arafat’taki hocasına kendi eliyle sıcak sıcak götürüp geri gelmiş. Hac dönüşü hocası, öğrencisi Mehmet’in kerametleri karşısında, ona Hacı Bektaş-i Veli adını vermiş.

 

HACI MEHMET BUBA (BABA) VE ZENCİ KÖLESİ

Aşağı (Dip) Baf’ta bulunan Hasan Ağa Tekkesi, zaman sürecinde türbe, mezarlık, mescit, yardımcı odalar ve hamam kısımlarının eklenmesiyle oluşan bir külliyedir. Evkaf arşiv belgelerinde adı “Hacı Mehmet Veli Tekkesi”, “Hacı Mehmet Vakfı Tekkesi”, “Hacı Mehmed Buba (Baba) Tekkesi” ve nadiren de olsa “Mehmet Bey’in Lalası’nın Tekkesi” olarak geçmektedir. Halk arasında ise “Hacı Mehmed” ile “Mulla Mehmeler” adlarıyla bilinmektedir.

Türbeye giriş kapısında 1283 H (1866/67) tarihini taşıyan yazıttan, iyilik ve hayır sahibi olan Baf’ın mullası (okumuşu) Muhsin Ağa tarafından yaptırıldığı kayıtlıdır. Türbe odasında Hacı Mehmet Buba ile Arap Lalasının mezarları vardır.

Bir Alevi-Bektaşi Şeyhi olduğuna inanılan Hacı Mehmet Buba’nın kişiliğine ilişkin bilgilerimiz yazılı kaynaklara değil de, halk arasında anlatılan değişik rivayetlere dayanmaktadır. Arap akınları sırasında burada şehit olduğu anlatılırken, Osmanlıların Kıbrıs’ı fethi sırasında İzmir’den gelip burada şehit olduğu da anlatılmaktadır. Ayrıca birçok Bektaşi Babası gibi adanın Osmanlılar tarafından fethi sırasında veya büyük bir olasılıkla XVII. yüzyılda Kıbrıs’a gelip Dip Baf’a yerleştiği, orada Mehmet Bey Ebubekir Paşa’nın kurduğu vakıflara bakmakla görevlendirildiği, Aşağı Baf’ta kendi adını taşıyan bir tekke ile bir medrese kurduğu, medresede din dersleri verdiği, Hacca gidecek olanlara yardımcı olup onların hac yolculuklarına refakatçi olarak katıldığı ve bir evliya olarak kabul edilmesi nedeniyle öldükten sonra kurduğu tekkeye gömüldüğü anlatılmaktadır.

Keramet sahibi olduğu, aynı anda değişik yerlerde bulunduğu, Perşembe geceleri denizin üzerine yazdığı seccadeye binip Kabe’ye gidip Cuma günü geri döndüğü söylentileri yaygın olarak bilinmektedir. Konumuz ile ilgili olan kerameti ise söyle: “Rivayet göre, Hacı Mehmet Buba’nın davarını bekleyen, evi çekip çeviren ve ona refakat eden bir Arap lalası varmış. O da kendisi gibi keramet sahibi olmasına karşın hiç kimse onun bu özelliğini bilmezmiş. Bir gün Hacı Mehmet Buba Hacca gitmeye karar verince evini ona emanet etmiş. O dönemde Hacca gidip geri dönmek aylarca sürermiş. Arap lala, efendisinin Hac’da olduğu sürelerde onun evine, hayvanlarına ve eşine göz kulak olmuş. Bir gün Hacı Mehmet Buba’nın eşi evde nor böreği pişirirken: “Kocam nor böreğini çok severdi. Keşke o da burada olsaydı da bunları yeseydi” diye hayıflanmış. Lala da ona: “bir peşkire bağla ben ona götürürüm” demiş. Kadın buna önce bir anlam verememiş, ancak sırf onu kırmamak için bir peşkire nor böreklerinden koyup kendine vermiş. Lala bunları sıcak sıcak Hicaz’daki Hacı Mehmet Buba’ya götürmüş, anında da geri gelmiş. Bu olaydan aylar sonra Hacı Mehmet Buba Kıbrıs’a dönmüş. Kendisine Hac sırasında lalanın nor böreklerini sıcak sıcak getirdiğini anlatınca lalanın keramet sahibi olduğu ortaya çıkmış. Bunun üzerine lala olduğu yerde taş kesilmiş, başka bir söylenceye göre ise hemen ölmüş veya o anda ortadan kaybolmuş”.

 Benzer olan bir başka söylence Hacı Mehmet Buba’ya da bağlanmaktadır. Söylenceye göre Aşağı Baf’ın zenginlerinden biri Hac’da bulunduğu bir sırada, zengin adamın ailesine giden Hacı Mehmet: “Beyin canı samsı tatlısı çekti; yapıp getirin ben ona gönderirim” demiş. Aile böylesi imkânsız bir işi yapamayacağını sanmışlar ama yine de hatırını kırmamak için samsı tatlısını Hacı Mehmet’e götürmüşler. O da deniz sahiline gitmiş, seccadesini denizin üzerine sermiş, tatlı tabağını da üzerine koyduktan sonra Hacce gidip onu adama vermiş. Bu olay Kıbrıs’ta duyulunca ermiş biri olduğu anlaşılmış, bu nedenle de ölünce kurduğu medresenin içine gömülmüş.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1440 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler