1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ORTAK ÇALIŞABİLİR MİYİZ?
ORTAK ÇALIŞABİLİR MİYİZ?

ORTAK ÇALIŞABİLİR MİYİZ?

Toplumlar da insanlar gibidir. Acılarla birleşirler bazen. Çünkü acının dini, dili, ırkı yoktur. Ölüm de kan da kayıp da her dilde, her dinde aynı acıtır. Farklı yaşansa da farklı karşılansa da ölüm ve acı, gözyaşları, aynı re

A+A-

         Toplumlar da insanlar gibidir.

         Acılarla birleşirler bazen.

         Çünkü acının dini, dili, ırkı yoktur. Ölüm de kan da kayıp da her dilde, her dinde aynı acıtır. Farklı yaşansa da farklı karşılansa da ölüm ve acı, gözyaşları, aynı renktir, çünkü.

         Güney Kıbrıs’ta Florakis deniz üssündeki patlamada ölen ve yaralanan insanların acıları  Kuzey’e de taşındı.

         Bugün 80 yaşına yaklaşan anneannem, yaşadığı bütün o milliyetçi duygular, ölüm, korku ve kana rağmen, gözyaşı döktü, ölenlerin ardından.

         “Daha genceciktiler…. Ne acı…” diyerek.

         Ve hemen savaş dönemini hatırladı O da. Belki de binlerce Rum gibi, 74’e geri gitti. Adanın bir tarafında barışı, bir tarafında savaşı simgeleyen 74 harekatında, bu kez diğerlerinin yaşadıklarını düşündü.

         Örneğin, o Temmuz sıcağında, ayakkabısını giyemeden sokaklara koşan nice arkadaşını hatırlıyor anneannem.

Aynı mahallede komşu oldukları, aynı ustadan terzilik öğrendikleri kaç arkadaşının, birden bire nasıl düşman tarafta olduklarını hep anlatırdı.

Çocukken hep bize anlattığı o hikayeleri kim bilir belki şimdi biraz da 70’li yaşların sonuna yaklaşırken, ayrı bir duyguda hatırlıyor.

Hayatla kendi hesaplaşması içinde canın değerini milliyetten koparıyor.

Yoksa kapıların açıldığı ilk günlerde, tamamen tesadüf eseri, aynı mahallede oturdukları genç kızlık arkadaşı kendisini bulup aradığında, milliyetçiliğin ezberlettikleriyle, arkadaşı arasında ciddi bir gelgit yaşamıştı. Ama ağır basmıştı arkadaşı ve genç kızlık anıları.

Ezberler arasında yasak sayılarak reddedilen bir dil, saklandığı yerden hafızaya yeniden yerleşmiş ve ilk buluşmada kurulan birkaç kelime, gözyaşlarıyla birlikte ortak duygunun anadiline dönüşmüştü.

         Kıbrıslı Rumlar, 74 sonrasında yaşadıkları en büyük acı olarak niteliyorlar, Florakis’teki patlamayı. Ve gündelik hayatlarına doğrudan etki eden bir şekilde yaşamaya devam ediyorlar.

         Yaşanan enerji açığı nedeniyle, sadece 2 saatlik döngülerle elektrik alıyorlar. Kamu ve özel şirketlerde asansör ve klima çalıştırmıyorlar. Temmuz sıcağında, klimasız ortamda çalışmak ve yaşamak zorunda kalmanın anlamını, sanırım en iyi anlayanlardandır, Kıbrıslı Türkler.

         Turizm sezonunun en popüler zamanında, oteller dolu çalışırken, iptal edilen rezervasyonlar ve gıda sektörü başta olmak üzere, birçok alanda yaşanan ciddi bir mali kayıp var.

         Daha şimdiden bozuk gıda alarmı verilirken,uzmanlar  en iyimser tahminle zararın 3 milyar Euro’yu geçeceği tahmininde bulunuyor.

         Dahası, patlama sonrası radyasyon tehlikesine ilişkin iddia ve bulgular her geçen gün daha fazla ciddiyet taşıyor.

Eğer bu adada bir sebepten bir radyasyon tehdidi yaşıyorsak, çizilen sınırın anlamsızlığı ile bir kez daha yüz yüze gelebiliriz.

Sadece acı değil, tehdit ve tehlikeler de ortak olarak sarıyor bizi. Hal böyle olunca da ancak ortak çözümler üretebilme kapasitemizle koruyoruz kendimizi.

Bu konuda da ortak çalışma yapabilmeliyiz. Yoksa bir tarafı etkisi alan radyasyon sınırda takılmayacak, mutlaka Kuzey’i de etkisi altına alma potansiyeli taşıyacaktır.

         Bekir Azgın’ın dün Havadis’te nefis bir yazısı vardı.

         Beşparmaklar yanarken, bir grup aktivistin yangına müdahale konusunda yardım için Rum tarafından aldıkları onayın, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndan nasıl reddedildiğini anlatıyordu, Bekir Azgın.

         Beşparmaklar bu adanın hatırladığı en büyük yangınlardan.

         Bekir Azgın, “Klerides’ten yardım konusunda onay aldığımızı Cumhurbaşkanı’na bildirdiğimizde, alevler Lapta’nın üst başındaydı” diyor.

O yangın Girne Lefkoşa yoluna, oradan Alevkayası tarafına kadar ulaşıp, dönümlerce araziyi kül etti.

On yıllar sonra bile yaralar sarılamadı.

         Kim bilir belki devletin bütünlüğünü insan ve yaşam bütünlüğünün önüne koymasaymış Denktaş, o yangını daha az zararla kapatabilirdik. Hemen yanı başımızda anında müdahale edilebilecekken, kilometreler ötesinden yardım beklemezdik.

          Bu adada milliyetçiliğin kıskacındaki devlet olgusu, sadece Denktaş ile değil, birçok sağcı ve solcu söylemle de kemikleştirildi. Zira Kuzey’den elektrik alınması konusunda ödemenin kime yapılacağı ile egemenlik ve devlet bütünlüğüne helal getirmemek hassasiyeti, bugün 21. Yüzyılda bile solcu olsa da Stefanu’nun diline dolandı.

         Neyse ki, tereddütler uzun sürmedi ve anlaşma sağlandı. Belli ki her iki taraf da kemikleşmiş siyasetlerin ötesine geçip, insani davrandılar.

         Olması gereken de buydu.

         Dün sağ siyasetin temsilcileri yardımı redderken, bugün aynı siyaset temsilcileri, yardım vermeyi kabul edebilecek, bunun karşılıklı koşullarını oluşturabilecek noktaya gelebiliyorsa bunun takdir edilmesi gerekir.

         Ve tabii ki geliştirilmesi…

 Bugün Kuzey zor koşullar altında enerji üretimi gerçekleştirirken, kapasitesini ihtiyacı olan tarafla paylaşıyor.

Yarın yaşanacak her türlü zorluk ve soruna da birlikte çözümler geliştirebilmek bu ada üzerinde yaşayan insanlar için birlikte ortak mücadele verebilmek hayal değil.

Olması gereken budur!

Yeter ki, insanın üstüne devleştirilmiş devletler ve siyasetler koymadan, insan ve yaşamla düşünebilelim. Bunu öğretebilelim…

İşte o zaman daha iyi yaşayacağız. Ve mutlaka daha güvenli…

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1128 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler