1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Örnek bir Kıbrıs tarihi dersi nasıl olmalı?”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Örnek bir Kıbrıs tarihi dersi nasıl olmalı?”

A+A-

CYPRUS MAIL ve POLITIS gazeteleri yazarı George Kumullis, “ENOSİS” tartışmalarına ışık tutuyor

CYPRUS MAIL ve POLİTİS gazeteleri yazarı George Kumullis, geçtiğimiz Perşembe günü POLİTİS’te Rumca, dün de CYPRUS MAIL’de İngilizce olarak yer alan makalesinde “ENOSİS” tartışmalarına ışık tutarak, “Örnek bir Kıbrıs tarihi dersi nasıl olmalı?” sorusuna yanıt veriyor.

George Kumullis’in yazısını derleyip okurlarımız için özetle Türkçeleştirdik.

Kumullis şöyle yazıyor:

“Bugünlerde korku, kaygı, öfke ve hüzünle doluyum. Bunun nedeni, eğer okulların yıldönümlerini anma konusunu eğitim bakanının seçmesini öngören yasanın kabul edilmesi halinde, ENOSİS referandumuyla ilgili siyasi şamatanın eğitime ve özellikle de tarih öğretimine çok büyük zarar verebileceğindendir…

Gerçekte eğitim süper bakanı olan başpiskopos zaten Yunanistan ve Kıbrıs tarihinin ırzına geçiyor. Kilisenin başı matematik veya kimya öğrenimine herhangi bir önem atfetmeyebilir ancak iş tarih ve din eğitimine geldi miydi, kendileri orkestradaki esas kemancı değil, orkestra şefidir.

Kilisenin kendi günahkar geçmişini gizlemek amacıyla her tür çabayı göstermesinin ciddi nedenleri vardır. Esas olarak imajının bozulmasından kaçınmak istiyor çünkü bu kurumu ve daha da önemlisi mali cazibesini zayıflatacaktır. Bu çerçevede duruşu anlaşılabilir ama bu haklıdır anlamına gelmez. İşte bu nedenle, tarih eğitiminin alay konusu olması devam ediyor…

Osmanlı imparatorluğu döneminde başpiskoposlarımızın işbirlikçi oldukları ve vergileri empoze edip bunları topladıkları, sultan’ın İstanbul’daki sarayına doğrudan ulaşabildikleri ve böylesi bir ayrıcalığın pek az kişiye nasip olduğunu lisedeyken kaçımız öğrenmişti?

Kilisenin bunca zengin mal varlığının olmasının tefecilikten kaynaklandığını, bankalar kurulmadan önce kilisenin bu yönde öncü rol oynadığını kaçımız biliyor? Hitler Yunanistan’ı işgal ettiği zaman papazlardan bir bölümünün – Athos Dağı keşişlerinin – onu tebrik eden bir telgraf gönderdiklerini kaçımız biliyor?

Türkler’e karşı Yunan isyanının başlangıcından iki gün önce yani 23 Mart 1821 tarihinde Patrikliğin kilisesi tarafından bir genelge yayımlandığını ve isyan eden Yunanlılar’ın aforoz edileceklerinin duyurulmuş olduğunu kaç tanemiz biliyor? Bu çerçevede kilise Rigas Fereos, Ypsilantis ve diğer devrimci liderleri aforoz ederek onları “Küstahlık, şan peşinde koşmak ve nafile bir çaba içinde olmakla” suçlamıştır.  

Kilisenin siyasi tarihine bu kısa bakışa gerçek bir “milliyetçi”nin, Panayiotis Pipinelis’in (kendisi Yunan Cuntası’nın dışişleri bakanı olarak 1970 yılında vefat edinceye kadar hizmet vermiştir) “Siyasi Tarih” başlıklı kitabının 42nci sayfasında Yunanistan ve Kıbrıs’ta Türk egemenliği hakkında yazdıklarından bir alıntı yapacağım… Pipinelis şöyle yazmıştır: “Üst düzey papazlar, tarımsal, feodal ve siyasi manevralar yaparak ulusal vicdandan uzaklaşmışlar, ulusun yas içinde acı çekmesine yabancı kalmışlar ve Türk ve yerli oligarşinin doğal müttefiklerine dönüşmüşlerdir…”

O nedenle kilise tarafından organize edilmiş Enosis referandumunun önemi ve etkisini öğrencilere öğretme sorumluluğunun başpiskopos önderliğindeki eğitim bakanlığına verilmesi komik geliyor.

Önemli tarihi ve milli olayların kutlanması ancak tarihe bir ışık tuttukları zaman gerçek bir anlam kazanabilir. Kıbrıs’ta ise tam tersi gerçekleşiyor. Ve zaman geçtikçe tarihin çarpıtılması, eğitim bakanlığını milliyetçiliğin en büyük yuvasına yükseltmiştir.

Futbol karşılaşmalarında öğrencilerin Yunan bayrakları sallayıp “Kıbrıs Yunandır” diye slogan atmaları bir tesadüf müdür? Veya öğrencilerin büyük çoğunluğunun dogmatik olmaları ve farklı görüşlere sahip herhangi birisiyle ancak sözlü aşağılamalar aracılığıyla başa çıkabildikleri de bir tesadüf müdür?

Eğer Kıbrıs modern, demokratik ve laik bir devlet olmuş olsaydı, tarih nasıl öğretilmeliydi? Tarih öğretmeni çoklu yaklaşımlar izleyerek, aşağıda genel hatlarını verdiğimiz bir doküman aracılığıyla Enosis referandumunun önemini izah ederdi:

***  1950 referandumu, Enosis’in Kıbrıslırumlar’ın ateşli bir arzusu olduğunu gösterdi.

***  Pek çok siyasi analizciye ve siyasi liderlere göre, ENOSİS amacı Kıbrıs’taki 1974’ün trajik olaylarına yol açmıştır. Bu analizciler ve liderlerin vurguladığına göre, bir maksimalist bir milli amaç ne kadar asil olursa olsun, sonuçta ulusal bir felakete yol açabilir ve bu konuda yalnızca ENOSİS mücadelesinden değil, aynı zamanda Küçük Asya kampanyasından da söz ediyorlar (referanslar ve notlar).

***  1950’li yıllarda Yunanistan, ENOSİS için mücadele edecek durumda değildi, bunu istemiyordu da. Yunan hükümetinin yaklaşımını gösteren bir açıklama, o günlerde Cumhurbaşkan Yardımcısı olan Yorgo Papandreu tarafından yapılmıştır. Papandreu şöyle demiştir: “Yunanistan bugün (1950’de) iki akciğeriyle nefes almaya çalışıyor, bu akciğerlerden birisi İngiliz, diğeri de Amerikan’dır. Kıbrıs sorunu nedeniyle boğulma riskini göze alamaz…” (Referanslar ve notlar).

***  Öteki Britanya sömürgelerinde olduğu gibi eğer 1948 konferansını reddetmemiş olsaydık, veto koşulları ve “anavatanlar” olmaksızın,  özgün bağımsızlığımıza kavuşmamız mümkündü. Britanya İşçi Partisi 1945 ile 1951 yılları arasında iktidardaydı ve seçim manifestosunda dekolonizasyona (sömürgecilikten kurtulmaya) yavaş yavaş geçiş için taahhüt vermişti. (Referanslar ve notlar).

***  Tarihçi Arnold Toynbee’ye göre olgun insanlar bir şey olmadan önce bir politikanın ne tür tehlikelere gebe olduğunu öngörürler, olay olup bittikten sonra değil. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdir? Bunu Kıbrıs’ın veya başka bir ülkenin tarihiyle bağlantılı olabilir mi? Gelecek ders, bu konudaki görüşlerinizi duymak istiyorum.”

(CYPRUS MAIL – George Kumullis – ekonomist ve sosyal bilimci – Derleyip Türkçeleştiren: Sevgül Uludağ - 12.3.2017)


BASINDAN GÜNCEL…

“İzmir ve İstanbul'dan komşuya armonika…”

Murat TÜRKER

Grek müziği denince akla buzuki gelse de bir zamanlar İzmir'in ve İstanbul'un Rum müzisyenlerinden müteşekkil orkestralarına armonika hâkimdi.

Akordeonun ilkel, basit ve nispeten zor çalınan versiyonu armonika, coğrafyamızda yaşanan acı olaylar neticesinde Küçük Asya'dan Ege'nin karşı yakasına geçmiş, yerini bir süre sonra akordeona terk etmiş ve zamanla unutulmuştu.

Yorgos Dalaras, Glikeria, Yorgos Zambetas, Yorgos (George) Moustaki, Meri Linda gibi ünlü şarkıcılara eşlik etmiş usta müzisyenlerin anılarına dalmaya hazır mısınız?

Yunanistan'ın Selanik kentinde bu sene 19.kez düzenlenen belgesel festivalinde yer alan Grek Müziğinde Akordeon (Το ακκορντεόν στην ελληνική λαϊκή μουσική) adlı yapım, ortak mazimize bir kez daha ışık tutuyor.

Yönetmenliğini Aris Paizanos Mavrakis'in gerçekleştirdiği belgesel, etkinliğin Market bölümünde sektör temsilcileriyle buluştu.

Halk müziği

İzmir'in Karşıyaka (Kordhelio) semtinde doğmuş Antonis Amiralis, namıdiğer Papatzis, armonika ve akordeon konusunda müzisyenlere nesiller boyunca örnek olmuş, yol göstermiş.

İstanbul'dan sonra Atina'da da sürdürdüğü parlak kariyeri sırasında meşhur rebetiko şarkıcısı, İstanbullu Roza Eskenazi'ye de eşlik etmiş.

Müzisyen, besteci ve eğitimci Hercules Vavatsikas, İzmir ve İstanbul'dan göç edenler tarafından Yunanistan halk müziğine dahil edilmiş armonika ve akordeondan sevgiyle bahsediyor.

Eğlenmeyi hüzün dolu şarkılarla bile becerebilen Grek milletinin Doğu ve Batı'nın özelliklerini müziklerinde başarıyla harmanladıklarını anlatıyor.

Mîllî kimliklerini edinme yolunda ilerlerken Bizans müziğinden öğelerin kullanıldığını, aynı zamanda Avrupa'nın müzik geleneğinden de yararlanıldığını hatırlatıyor.

Serenat (kantadha), İzmir Bandosu müziği ve "amane"ler iç içe geçiyor, oryantal tınılar bilhassa şikâyetin, melankolinin, hüznün ifadesi oluyor. 

Usta müzisyen

Müzisyen bir aileden gelip elli yılı aşkın bir süredir müzikle uğraşan Lazaros Kulaksızis, babasının İstanbul'da Parisis'ten (yahut Parisos) armonika dersi aldığını hatırlıyor.

Belgesel çekimi sırasında 83 yaşında olan ve ustalığını kamera karşısında şevkle teşhir eden virtüöz asla müzik ayırt etmediğini, mesela Pontus veya Girit müziğini de zevkle çalmış olduğunu belirtiyor.

"Bir zamanlar mikrofon yoktu, güçlü sesli şarkıcılar revaçtaydı, performans sırasında güzel seslerini seyircilere ulaştırmak için adeta bağırırlardı…"

Yönetmen Mavrakis, Atina'nın bir zamanlar İstanbul ve Anadolu'dan göç etmiş Rumlar'ın yerleştirildiği Pire'deki Ayios Dhionisos semtine de kısaca uğruyor.

Soydaşların başlarda heyecanla karşılandığı ama kısa bir süre sonra kenar mahallelere itildiği dinamikte "tekke"lerin bol olduğu bir yerdeyiz.

Kaçakçılığın, fuhuşun, esrarın hâkimiyetinde, Rebetiko'nun parladığı mekânlar...

Şahsen seslendirdiği metinde zamanla buzukinin bile ehlileştiğini, tekkelerin kapanmasıyla burjuvaların devam ettiği müzikhollere "yükseldiğini" belirtiyor genç sinemacı Mavrakis.

Eğitimini tamamlama tezi olarak hazırladığı belgeselde böylesine engin bir konu hakkında ağzımıza bir parmak bal çalıp gelecekteki olgunluk projelerini heyecanla beklememizi sağlıyor…

(BİANET.ORG – Murat TÜRKER – 11.3.2017)

Bu yazı toplam 1119 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar