1. YAZARLAR

  2. Neşe Yaşın

  3. ORHAN VELİ İLE UNUTULMAZ DANSIMIZ
Neşe Yaşın

Neşe Yaşın

Yazarın Tüm Yazıları >

ORHAN VELİ İLE UNUTULMAZ DANSIMIZ

A+A-

Her zaman söylerim: Ben metropol kızıyım. Sokaklarında kaybolacağım şehirlerin kafelerine, kitabevlerine girip çıkmayı; sergi dolaşmayı, sinemalarda oturmayı severim.

Kırları, dağları, denizleri sorarsanız bunları çılgın gibi severim ama arada bir metropolde olmak, oralarda kaybolmak da bana iyi gelir.

Aslında ben insanları severim. Onları belli bir uzaklıktan izlemeyi daha çok da...

Geçenlerde, müdavimi olduğum Beyoğlu kafelerinden birinde arkadaşlarımla keyifli denilebilecek bir sohbet içindeydik. Herkes kendi küçük kederlerini derinlerde bir yerlerde taşıyor olsa da şakalaşıp gülüşüyorduk.
Birden yan masada oturan kadına takıldı gözüm. Derinlere dalmıştı. Rasgele bir dalgınlık değildi bu. Bir varoluş krizinde gibiydi. Kim bilir, belki de bir aşk ayrılığına alışmaya çalışıyordu. Ama çok daha dokunaklı bir şey vardı duruşunda. Şehrin kalabalığında yapayalnızdı. Kendi içindeki sesi işitmekle meşguldü. Derinlerde, çok derinlerdeydi. Sessizliği büyük bir haykırış gizliyordu. O anda,  kendine dair kurduğu anlatının girdabında çırpınıyor olmalıydı:

“İşte ben, bu şehirde, bu dünyada yapayalnız bir insan. Başkalarının hayatlarının, birbirine sarılmış yürüyen çiftlerin, sakin gövdeleriyle eğlenceli konuşmalar sürdüren arkadaş gruplarının ortasında duruyorum. İşte günden  güne yaşlanmakta olan bedenim. İşte hikâyemin izlerini barındıran sürekli taşıdığım gözlerim. Burada çok sıkıldım; birazdan evimin yalnızlığına gideceğim.”

Çok tanıdık geldi bana bu... İçim ürperdi... Benzer zamanlarımı, bu zamanlarımda başkalarının gözüne nasıl göründüğümü düşündüm.

İnsanın, insanın cehennemi ve de cenneti olduğu bir dünya bu.

Başka insanlar bize hem mutluluk hem de zarar verme potansiyelini  taşıyanlardır. Fiziksel bir saldırıda bulunmaları gerekmez. Sözleriyle, bakışlarıyla bile  incitip yaralayabilirler. Hatta hiçbir şey yapmadan, sadece görmezden  gelerek, varlığımız onaylamayarak.

Yanımdaki arkadaşlarım ayrıldıktan sonra da kafede oturmak istedim.  Bir yazı yazmam gerekiyordu ama eve gitmektense dizüstü bilgisayarımla bir köşeye çekildim. Hava kararmaya başlamıştı. Birden sanal sohbet kanallarının birinde ‘Pelerinli Adam’ belirdi ve hatırımı sordu.  (Biraz da onunla karşılaşabilmek için bilgisayarımı açtığımı itiraf edeyim). Bir derginin genç ölen sanatçılarla ilgili bir yazı istediğini ve Orhan Veli ile ilgili bir yazı yazmayı düşündüğümü söyledim. Yazının kurgusu şöyleydi: 1950’nin bir sonbahar gecesi Orhan Veli  Ankara’da belediyenin kablo döşemekte olduğu bir çukura düşmez. Tam düşeceği sırada yoldan geçmekte olan isimsiz bir kişi onu çekip  kurtarır ve kendileri hâlâ yaşamaktadır.

Pelerinli Adam, “Hımmm” diye yazdı. “Evet yaşıyor ve az önce bulunduğum kafeye girip elimi öptü. Çok zarif bir adam” diye devam ettim ben. ‘Pelerinli Adam’ gülen surat gönderdi.

Tam o sırada karşı masada oturan çifti fark ettim. Kavga ediyorlardı. ‘Pelerinli Adam’a “Karşı masada genç bir çift var. Kavga ediyorlar” diye yazdım. “Kız çok kötü bağırıyor. Adamın geçenlerde bir arkadaş buluşması sırasındaki tavrından  ve ayrılıktan söz ediyor.”

‘Pelerinli Adam’, “Ah o hain kızlar!” diye yazdı. Kendi  genç  sevgilisini anımsatmak isteyerek.

Tam o sırada Orhan Veli  gözlerimin içine bakarak bana “çok güzelsiniz” dedi. ‘Pelerinli  Adam’ buna da gülen surat gönderdi.

Kız, çocuğa çok kötü bağırdı. Çocuk elleri ayakları titreyerek kendini savunmaya çalışıyordu. Birden yerinden fırladı. Kafenin bir köşesinde duran piyanoya yöneldi, tabureye oturdu ve çalmaya başladı. Hırsını tuşlardan çıkarıyordu ama müthişti. Bir sanatçı olduğunu düşündüm.

‘Pelerinli Adam’a, “İnanamıyorum... Muhteşem” dedim. Gülen surat gönderdi.

Sonra Orhan beni dansa kaldırdı. ‘Pelerinli Adam’ “Hahhahhah” dedi.

Kız somurtmuş izliyordu. Müziğin büyüleyici tınısıyla bir an yumuşar gibi oldu ama çocuk dönünce kavgaya devam etti.

İçim daha fazlasını kaldırmadı. ‘Pelerinli Adam’a  veda edip bilgisayarımı kapattım. Orhan Veli  ayağa kalktı, “Gitmeseniz” dedi.

Sonra zarif bir biçimde elimi öptü. “Bu dansı hiç unutmayacağım” dedi. Bunu ‘Pelerinli Adam’a söyleyemedim.

Caddenin karanlığına karıştım.

( 23 Ağustos 2009’da BirGün gazetesinde yayımlanan bu yazımı Orhan Veli Kanık’ın 100. Doğum günü nedeniyle yeniden paylaşmak istedim.)

Bu yazı toplam 2335 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar