1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Orhan Eskiköy; “Filmlerimde küçük resim çizip büyük resme atıfta bulunuyorum”
Orhan Eskiköy; “Filmlerimde küçük resim çizip büyük resme atıfta bulunuyorum”

Orhan Eskiköy; “Filmlerimde küçük resim çizip büyük resme atıfta bulunuyorum”

“Arif Salih Kırdağ cumhurbaşkanı olacağına gerçekten inanıyordu ancak buna eşi bile inanmıyordu. Ben bu kaygan zemini taşlık bir kurmaca atmosferine taşıdım. Bu filmi yaptım. Bazı şeyler basit fikirlerden doğar.”

A+A-

Simge Çerkezoğlu

Orhan Eskiköy, filmlerini çok duyduğumuz fakat çok az tanıdığımız, Türkiye’nin yetiştirdiği önemli yönetmenlerden. İki Dil Bir Bavul, Başkan ve son filmi Taş aşina olduğumuz filmlerinden… Eskiköy’ün başarılı bir yönetmen olması yanında bir diğer özelliği, dokuz yıldır Kıbrıs’ta yaşaması. “Ada beni besliyor, huzur veriyor, zihnim temizleniyor”derken, Kıbrıs’ta sinemanın ticari filmlerle kısıtlandığından yakınıyor. Ada’yı sahiplendiğini söylerken de Ada’nın kendisini sahiplenmesini yaptığı filmleri merak etmesini istiyor…         

“BEN DE SİNEMAYI POPÜLER SİNEMADAN İBARET SANIRDIM”

Orhan Eskiköy’ü biraz daha yakından tanıyalım istiyorum. Sinemaya nasıl başladığını, İstanbullu bir yönetmen olarak Ankara’da aldığı sinema eğitimini, sinema sanatını ilk gözlemleyişini, fark edişini samimiyetle paylaşıyor.  

“Tesadüfen sinemaya başladım. Ankara’ya üniversite eğitimi için gittiğim zaman halkla ilişkileri kazanmıştım, sinemayla çok da ilgim yoktu aslında. İlk yılda okulda bir belgesel atölyesine katıldım. Oradaki filmleri izledikten sonra insan hikâyeleri izlemekten çok etkilendim. O yaşıma kadar belgesel demek benim için vahşi doğaydı. Oysa orada fabrikalardaki işçilerin hikâyeleri, trans seksüel hikâyeleri, bir köyde yaşayan Kürtlerle ilgili hikâyeler izledim. Böylece hem yaşadığım ülkeye hem de sinemaya bakışım değişti. Birçok genç gibi ben de sinemayı popüler sinemadan ibaret sanırdım. Rocky filmleri, Superman, Batman hikâyeleri gibi… Benim için bu sinema atölyesi bir aydınlanma anı oldu. Kendi kendime ben de yapabilirim dedim. Kamera kullanmaya başladım. Hayatımda böylece bir yol açıldı. Halkla ilişkileri bıraktım. Sinemaya devam ettim. Bir film nasıl yapılır, film okumaları, kavramsal okumalar derken eğitim hayatım boyunca altı belgesel yaptım.” 

Mezun olduktan sonra sinemadan hiç sapmayan, hep sinema üzerine çalışmaya ve üretmeye devam eden Eskiköy, peşi sıra ortaya koyduğu farklı filmlerle Türkiye’nin en dikkat çekici genç yönetmenleri arasında yer alıyor. 

“Her zaman film yapma fikri ile yaşadım. Mezun olduktan sonra bir süre okutmanlık da yaptım. Hayatta kalmam ve para kazanmam gerekiyordu ama içimdeki sinema tutkusu hiç azalmadı. Mezun olduktan sonra ilk filmim ‘İki Dil Bir Bavul’ filmini yaptım. Bunu ‘Babamın Sesi’, takip etti. Ardından Kıbrıs’a taşınmamla birlikte, burada ‘Başkan’ filmini yaptım. Son olarak ‘Taş’ filmini bitirdim ve İstanbul Film Festivaline katıldım.”

Türkiye’de eleştirmenlerin Orhan Eskiköy için yazdıklarını okuduğumda minimalist, bağımsız, yaptığı filmleri yaşayan yönetmen ifadesiyle sıklıkla karşılaşıyorum.

“Bağımsız bir yönetmenim. Filmlerimi kendim yapıyorum. Minimalist bakış açısıyla küçük filmler yapıyorum doğrudur. Filmlerimde küçük resim çizip büyük resme atıfta bulunuyorum. Hiçbir zaman kendi hikâyemi anlatmıyorum. Kürtlerin sorunlarını, Kıbrıs’ın sorununu, son olarak da bir kayıp hikâyesini anlattım. Ancak belgesel tarzında filmler yaptığım için hep filmlerimi yaşıyorum. Olayı anlattığım yerde, anlattığım insanlarla bir süre birlikte yaşıyorum. Tabii bir antropolog gibi davranmama imkân yok ama bu gibi filmleri yaşamadan ahlatmama da imkân yok diyebilirim.”       

“İKİ DİL BİR BAVUL FİLMİNDE KÜRT SORUNUNUN KAYNAĞINI GÖSTERDİK”

İlk film ‘İki Dil Bir Bavul’… Çok konuşuldu, çok tartışıldı, çok da ödül aldı. Küçük görünen bu hikâye aslında Türkiye’de yaşanan büyük bir soruna tekabül ediyordu.  

‘İki Dil Bir Bavul’ filminde bir sınıfın içine girip bir Türk öğretmenle Kürt öğrencilerin arasında yaşananları anlattım. Küçük bir alanda geçen profesyonel anlamda küçük denilebilecek bir film yaptım. Ama bu film büyük bir soruna işaret ediyor, parmak basıyordu. İki Dil Bir Bavul filminde anlattığım Kürt köyünde bir süre yaşadım. Ancak kış gelip hava çok soğuyunca oradan ayrıldım. Yetmiş gün boyunca oradaydık. Bu filmimin şansı çok iyi gitti. Ödüllerin dışında bu film bir belgesel olarak sadece Türkiye sinemalarında 100.000 seyirciye ulaştı. En önemli özelliği Türkiye’de tür olarak ilk defa bakış açısı itibarıyla bu kadar nesnel duran Kürt sorunuyla ilgili bir yapım olmasıydı. İki Dil Bir Bavul’un sinematografik olarak bakış açısı gözlemci kalmış olması. Ne çocuklara ne de öğretmene taraf benimsemeden yaklaşmış olmamız. Elbette filmi yaparken bir bakış açımız vardı ama bunu filmin kendisine yansıtmadan yapmayı başardık. İnsanlara yorumsuz gibi sunulduğu için seyirciyi konunun parçası haline getirdik. Bu dünyada yıllardır kullanılan bir sinema türü. Bu kadar sulandırılan, herkesin fikir yürüttüğü Kürt konusunda tarafsız kalabilmek, seyircinin çok hoşuna gitti. Dünyada da çok ilgi gördü çünkü bu sorun dünyanın bildiği bir sorun ve biz bu filmde sorunun kaynağını gösterdik. Çocuk hiçbir şey bilmeden geldiği bir sınıfta politize oluyor. Kimliği, konuştuğu dili değişiyor. Ona sen o kimlikte değilsin denmeye başlıyor. Yavaş yavaş bileniyor.”

“HAYATTA KİM OLDUĞUNUZ NEYE İNANDIĞINIZA BAĞLI OLARAK DEĞİŞİYOR”

Son film Taş, bir kaybın hikâyesini anlatan belgesel film olarak Türkiye’de izleyiciyle buluştu. Nisan ayında düzenlenen İstanbul Film Festivali boyunca en çok konuşulan, üzerine düşünülen filmlerden biri oldu…

“Babamın Sesi filminde, o sınıftan çıkan, büyüyüp, hayata katılan çocukların hikâyesini anlattım. Orada Hasan isimli kayıp, akıbeti belirsiz bir çocuk vardı. Bu çocuk politize olarak, dağa çıkmıştı. Bu filmde Hasan eve geri dönüyor. Ancak kimliksizleşmiş, benliğini kaybetmiş, bir duruma geliyor. Yapmaya çalıştığım sinemada filmler birbirine pencereler açıyor, birbirini görüyor. Son filmi anlamak için birinin içinden diğerine bakmanız gerekiyor. Bu film de diğer iki filmin devamı fakat Taş’ta biraz da inanç üzerinde duruyorum. Hayatta kim olduğunuz neye inandığınıza bağlı olarak değişiyor. Kıbrıs’tayız ve Kıbrıslı Türklerin kim olduğunu neye inandıkları belirleyecek. Bir kısmına bakarsanız biz Türkiye’den geliyoruz diyor. Kültürel kodlara, değişim ve dönüşüme baktığım zaman aklıma topografik olarak şöyle sorular geliyor. Acaba ana kara Kıbrıs’ın bağlı olduğu karaydı da Anadolu’dan mı koptu, yoksa hiç mi bağlantıları olmadı diye düşündüm. İşte neye inandığınıza bağlı olarak, kimliğiniz, adınız tavrınız, düşünceniz değişiyor. Ben ‘Taş’ta bunu anlatıyorum.”

 

“KIRDAĞ CUMHURBAŞKANI OLACAĞINA GERÇEKTEN İNANIYORDU ANCAK BUNA EŞİ BİLE İNANMIYORDU”

Birbirinin devamı niteliğinde gelişen bu üç film yanında Orhan Eskiköy’ün Arif Salih Kırdağ’ı anlattığı Başkan filmi de var… Bu filmin araya nasıl girdiğini ondan dinlerken, siyasete dair çok önemli tespitlerde bulunduğuna da şahitlik ediyorum. Gülmeli miyim yoksa ağlamalı mı karar veremiyorum.

“İnandığımız şey olma konusunda kafa yormaya Başkan filmiyle başladım. Arif Salih Kırdağ tüm siyasetini inandığı şey olma ihtimali üzerine kurmuştu. O bir şeye inanıyordu ama etraftan ona gelen inanç yönlendirmesi; senin başkan olduğuna inanmıyor fikri ile sen gönüllerimizin başkanısın arasındaydı. İnsan inandığı şeyin peşinden giderken, dönüşür, yenilenir, bilenir ve belki de kazandığını sandığı şeyi de kaybeder. İnanç altı boşlukta olan kavram, insanlar hep bir şeye inanırlar ama o inandıkları şey çoğu zaman da vaz geçtikleri oluyor. Tabii inanç konusunu anlatırken, dinsel boyuttan bahsetmiyorum, doğrusu o konuya da girmek istemiyorum. Arif Salih Kırdağ cumhurbaşkanı olacağına gerçekten inanıyordu ancak buna eşi bile inanmıyordu. Ben bu kaygan zemini taşlık bir kurmaca atmosferine taşıdım. Bu filmi yaptım. Bazı şeyler basit fikirlerden doğar. Kırdağ’ı ilk gördüğümde “bu da mı gol değil” deyişi bana film yapma duygusu verdi. Onun karakterinden Kıbrıs’a dair anlam çıkarmaya çalıştım. Kırdağ’ın kötü yanı ona çok az insanın saygı duyması. Siyaset yapmaya çalışırken kendini çok yıpratmış. Ben inandığı şey uğruna nasıl savaştığını, nasıl mücadele ettiğini göstermek istedim.  Arif Salih Kırdağ bir çeşit Don Kişot’du. Ben onun bu halini Kıbrıs sorununun çözülememesi üzerinden okumaya çalıştım. Neden sorunun çözülmediğini, insanların neye inanıp inanmadıklarına bakmaya çalıştım. Aslında Derviş Eroğlu’nun filmini yapmak isterdim ama onlara yaklaşmak zordu. Birkaç da çekim yaptım hatta ama etrafındakiler beni hemen engelledi. Aslında tüm bu süreçte siyasetçilerin birbirinden çok da farklı olmadığını anladım. Aralarındaki tek fark etraflarına ne kadar çok insan toplayabildikleriydi. Onlara inanan kaç kişi olduğu, kime ne vaat edebildikleri, buna o insanları ne kadar inandırdıkları… Maalesef bu filme Kıbrıslılar yeterince sahip çıkmadı. Ben çok zarara uğradım. Oysa Kıbrıs’ta anlatılması gereken çok hikâye var.”

“UYKUSUZLUK KİTABI GECE GEZİNTİLERİ”

Son olarak kolektif bir çalışmanın ürünü olan Gece Gezintileri isimli öykü kitabında iki öyküsünü okuduğum Eskiköy’le edebiyata olan ilgisini, öykülerinde sinemacı kimliğinin izlerini konuşuyoruz.

“Edebiyat hayatımda hep vardı ama hiç yazdıklarımı yayınlamadım. Cesaret de edemedim, edebiyat çevrem de gelişmedi. Burada Gürgenç’le dostluğum oldu, onun yönlendirmesiyle bu kitapta yer aldım. Benim çok parçalı düşünce tarzım var. Filmlerimde ve metinlerimde de bu biçim var. Zihin akışıyla yazma biçimi diyebiliriz. Oğuz Atay’ın yazma biçimi de böyleydi. Sonbahara kadar kendi öykü dosyamı Türkiye’de bir yayın evinden çıkarmayı planlıyorum. Hazır, bu kitabım içinde yirmi öykü olacak.   

                

 

                 

      

 

 

 

 

   

Bu haber toplam 1191 defa okunmuştur
Etiketler :
Önceki ve Sonraki Haberler