1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Önce ELEKTRİKLER KOPTU
Önce ELEKTRİKLER KOPTU

Önce ELEKTRİKLER KOPTU

Gülfidan Erhürman: Kazanmanın ve elde ettiğinin sevinciyle düğmeye bastı, oda aydınlandı, ev aydınlandı, dünyası aydınlandı. “O ne güzel grevdi öyle” diye düşündü…

A+A-

 

 

               Ve işte öyle başladı SAVAŞ…

 

                                                                           Gülfidan Erhürman

                                                                           gul_fidan_2@hotmail.com

        

 

         Sabah sabah kalktı. Tüm kemikleri ağrıyordu. Gün aydınlanmamıştı daha… İlk defa geç kalkmıştı çünkü uyumamıştı zaten…! Gülümsedi. Akşam aldığı güzel haberle soğuğa rağmen içi ısındı. Kazanmanın ve elde ettiğinin sevinciyle düğmeye bastı, oda aydınlandı, ev aydınlandı, dünyası aydınlandı. “O ne güzel grevdi öyle” diye düşündü… Dağa bayıra yayılmış insanlar yardım için gönderilen kocaman kütüklerden çıkan alevlerin başında, kırcı soğukta, bir asker gibi kurumlarını bekliyordu… Oraya dikilmiş o kurumun bacası gibiydi gözleri. Bacadan ve etrafından çıkan dumanı gözlüyorlardı, içerideki bilgisiz insanların kurumlarına zarar vermemesini dileyerek… Çok zordu onlar için çünkü çıkan dumanın renginden bile içeride ne yapıldığını bilen o kurumda çalışanlar, işçilerdi bunlar. “Kazanılan bir direnişin içinde ve onun gözlemcisi, destekleyicisi olmak kadar güzel bir şey yok” diye düşündü. Orada olmak, aynı havayı soluyarak tek yürek çarpmak, korkuyu azimle yenerek kazanmak istemek ve kazanmak… Ölümüne savaşmak yani! İşsiz kalmayı, aç kalmayı göze alarak kendine ait olana aşık olup onu korumaya almak. Gelen rengârenk insanlar, taşınılan yemekler, sular, yapılan kahveler ve en önemlisi oranın müziği… Dağı taşı inletip onları güçlendiren “çav bella” işte! Her haklı direnişin şarkısı. “Müzikten, müzisyenden destek olur mu” dememeli. Oluyor işte. O soğuğun içinde müzik yeri göğü inletip ruhu ayağa kaldırıyor, kendini dünyaya hükmedecek kadar güçlü hissediyor insan; evet…! “Elektrik bu işte ‘aşk’ olabilmesi için gerekli olan, stratejik olarak bu ülkede özelleştirilmemesi gereken elektrik, El-sen direnişçilerine selam olsun, destekleyicilerine de” dedi içinden… Hep kaybettiği için karamsar olan bu halkı aydınlatanlara selam verdi ve bu her tür iyi ve kötü anıyı, hatırayı aydınlatan elektriğin verdiği ışığa baktı hazla… Yüreği şafkardı, sabaha gülümsedi…    

Buzluğu açtı… İçindeki her şeyi çıkardı. Elektrikler kesileli 4 gün olmuştu. Hava sıcaktı. Daha da ısınıyordu bombalar ve kurşunlardan… Her şey bozulmaya başlamıştı bile. “Sebep olanın…” dedi. Her yer kapalıydı, dışarısı toz duman. 74 harbiydi. Üst kattan şilteleri indirmiş, yere sermişler, yemek odasında yatıyorlardı. En emniyetli yer orasıydı çünkü. “Kahretsin” dedi. “Ne çile yahu”. Bitmek bilmeyen bir çileydi. Zamanın yelkovanı yine savaşta durmuş, elektrikler gitmişti işte… Her elektrik kesintisi savaşa gebeydi ve böyle bir adada yaşamak ve üstüne üstlük çocuk doğurmak gaflet ve dalaletti işte. Gözü şiltenin üstünde uyuyan çocuğuna takıldı, utandı düşündüğünden, tel dolabı açtı, kuru fasulyeyi çıkardı, tencereye koydu, pişirdi. Evde sağlam kalan domates salatalığı kesti, dışarıya çıkıp avludan nane topladı, yıkadı, onu da doğradı ama hepsinin üstüne soğanı keserken kendini tutamayıp ağladı…

Pilli radyoda “Girne’den yol bağladık” diye ince sesli bir kız şarkı çağırıyordu keyifle. Dışarıda herkes birbirini öldürüyordu hâlbuki! 63’ten beri durum böyleydi. Her kötü bir şey olacağında önce elektrikler kesilirdi. Bu ülkenin geleceğine denkti karanlık ve o yol hep belirsizdi… Arfossu gardaşı, “aynen öyle” demekti, tıpkısı yani... Kısacası, neyi getireceği belliydi iki tarafa da bu iki kapılı yüzsüz adanın. Biri matemdeyken, illa ki diğeri gülecekti. Her elektrikler gittiğinde kalpler huzursuzlaşır, tüm diğer dertler rafa kalkar, ayaklar karıncalanırdı. Yolculuğa çıkmaya işaretti karıncalanma ama bu hiç de güzel bir yorum değildi. O zamanki ayak karıncalanması sadece canını kurtarmak için kaçmak demekti… Tatile gidecek hâli mi vardı insanların zaten!? Ne uçak alanları vardı, ne de uçakları. Adanın diğer yüzünde kalmıştı hepsi elektrikle… (İnsanlar o zaman nereden bilsinler ki seneler sonra bunlara sahip olacaklar ama yine kendi seçtikleri insanlar yüzünden bunları tekrar kaybedeceklerdi…) 

Kapı açıldı, arkadaşı geldi nefes nefese. Sonra sapsarı bir yüzle, tatile gelip burada kısılan 16 yaşındaki yeğeni daldı içeri elinde silahla… Evlerin arasındaki arka bahçelerin telleri yerdeydi; kurşunlardan korunmak için yoldu gelene geçene, diğer arkadaşı da o yoldan geldi, tamamlandılar. Savaşın dört silahşörü gibi hep birlikteydiler savaş başlayalı… Oturmaya fırsat bulamadan bir ıslık sesi duyuldu, arkasından çıkan gürültüyle ev sallandı, pencereden avludaki bademin tüm yapraklarının döküldüğünü gören kadın yerinden fırladı, “eve bomba düştü” dedi. Avluya çıktılar. Üst kattaki penceredeki camda küçük bir delik gördü. “Annemin odaya düştü galiba” dedi… “Yok” dedi diğerleri “buraya düşmedi, sana öyle geldi”. Onları duymadı bile, hızla içeri daldı, merdivenleri tırmandı. Arkadaşları da arkasından koştular hiç düşünmeden. Bir an kapıda durdu. Açmak ve açmamak arasında gitti geldi. O anda hepsi yetişip yanına dizildiler. Kapının tokmağını çevirdi, açtı, bir anda üstlerine bembeyaz bir duman çöktü. Oda dumandan görünmüyordu. Birbirlerine baktılar, üstleri başları kaşlarına kadar bembeyaz olmuş, bir anda ihtiyarlamışlardı… “Yangın!” dedi genç kadın panikle ve fırladı yine, ötekiler de arkasından… Hızla merdivenlerden inip çıkarak lengerlerle su taşıyıp, odaya döktüler, sonunda duman oturdu, baktılar, yangın yoktu ama odayı yangın yerine döndürmüşlerdi… Başlarını yukarıya kaldırdıklarında kocaman delinmiş damı gördüler. Boz duman içindeki gökyüzü, güneşi de alarak odaya girmişti savaşla… Tüm duvarlar delik deşikti, her taraf tarumar, annesinin tertipli hâlinden eser kalmamıştı. Bomba ne yatak ne yorgan bırakmıştı ne de tığ işi örtüleri; her şey salkım saçak, onların döktüğü sularla beyaz bir çamur deryasında yüzüyordu… “Kahretsin!” dedi kadın yine, “anamın odaya biz bombadan daha fazla zarar verdik.” En boğucu sıcağını yaşıyordu ada ve Haziran’da ölmek hiç de zor değildi şairin dediğinin aksine… Hiçtendi!

Elektrikler kopmuştu…  Barışsız bir adada işsiz kalmış haber güvercinleri gibiydiler, yalnız doyurulmaya ve bir kafesin içinde dolaşmaya mecbur! Ne kimsenin onlardan, ne de onların kimseden haberi vardı çünkü ve geceler zordu, gündüzler daha beter. Elektrik dünyadan koparmıştı onları yine… Yuttuğu tozdan ağzı kurudu. Bir bardak soğuk suya canını verirdi şimdi. Zar zor açık bulduğu küçük bir bakkaldan aldığı karpuzu tabağa dilimledi, her dilimin üzerinde kalan ince kırmızı parçayı derinlemesine kesip ağzına attı beyaz kısmıyla. Harabatıcılığa gerek yoktu, zordu karpuz bulmak! Serinlemişti. Diğerlerinin önüne koydu karpuz tabağını. Tüm olanları bir anda unuttu, yeğenine döndü, “o silahı hemen gidip teslim et” dedi. “Sen kim silah kim?” Yeğeni daha da solmuş yüzünü eğdi, “tamam” dedi. Savaş ilk başladığında kabaran kahramanlığını yitirmişti ne hâlse! Şaşkınlıkla ona baktı. “Ne oldu?” dedi, “artık beni ve çocuğumu korumak, kurtarmak istemiyor musun? Kahramanlık bitti mi?” Yeğeni, gözleri daldığı yerde çakılı, başını kaldırmadan soruyu cevapladı: “Adamın birini Rum okuluna bayrak asmaya gönderdi komutan kurşun yağarken. Vurulacağını bile bile ona emretti, o da bayrağı asmak için koştu, vuruldu. Yerde sürünerek onu çekerlerken gördüm, bağırsakları dışarıya dökülmüştü” dedi. “Adamı bile bile ölüme gönderdi işte, sanki bekleyemez miydi?!” Kadının içi ürperdi, yüzü buruştu, gülmek ağlamak arası oldu. “Kahramanlıkla mantık bağdaşmaz akıllım” dedi. “Hadi git silahı geri ver ve gel.” Aklında evdeki elektriksizlik, susuzluk, delik dam ve yaşam savaşı vardı konuşurken ve anasına nasıl meram anlatacağı… Hiç düşünmeden, “sebep olanın” dedi yine. Bu memleketin bir elektriği olsaydı her şey bu kadar zor olmazdı diye düşündü. Bu kadar karanlıkta kalmazdı her şey. (İleride elektriği olacağı ve bazılarının bunu yine başkasına satmak isteyeceği aklına bile gelmedi o an…)

Hayat bir tiyatroydu, maskenin biri gülerken öteki ağlıyordu adanın duvarında… Konu tecavüzdü. Savaş, tüm gücüyle insanlığa tecavüz ediyordu… Yarın ölecek gibi sevişmeler kanıksanmıştı. Elini uzattı onun elini tutmak için. O görmemezliğe geldi, adamın içinden bir şeyler koptu, kendiyle dalga geçti… “Oğlum” dedi, “elektriğe o kadar takmış ki, elektriği kopmuş bu kadının…” Savaştan gelmiş ayakları postallardan erimişti. Kir, pas, ter içindeydi. Önce yanında kimin öldüğünü söyledi, sonra mekanik yeme, yıkanma, yatma… Seferberlik bitmişti. Yatağı yadırgıyor önce, sonra uyuyor, gecenin bir vaktinde silah sesiyle fırlayıp silahını arıyor. Kadın uyanıyor ne var diye… “Savaş evde daha zormuş silahsız” diyor kadına. Kadın ruhsuz yataklardan bıkmış, silah seslerini kanıksamış, “gel yat” diyor. “Sen cephedeyken biz böyle silahsız savaş verdik işte, sen de buna alışacaksın zamanla…” Elektrik gelmişti artık. Kadın her şeyi daha iyi gördüğünden az biraz mutlu, “daha dua et elektrik geldi, sen yokken biz karanlıkta zeytin silkerdik” dedi. Adam sıkıntıyla yatağa uzandı tekrar, huzursuz arkasını döndü. Hiçbir şey tartışılmıyordu ülkede, olağanüstü hâl başa gelen her şeyin kabul edilmesini buyuruyordu…

“Bu eziyet” dedi erkek çocuk. Ötekiler de başını salladı… “Bizi durmadan işletiyor, bir de dövüyor, sövüyor. Bu böyle gitmez. Esir miyiz biz?” En çok da o karşı geliyordu. Geleneksel ataerkil toplumun doğduğu andan ayrıcalıklı olanı, ses verirken yadırgamadığıydı, kaç yaşında isterse olsun. Eziyeti yapan bile ona ayrıcalık tanıyordu. “Erkek” derken ağzı doluyor, kızlara konuşurken daha acımasız boşalıyordu… Ama abla duayendi her şeyi idare etmekte. Durgun şelaleye doğru akan su gibiydi biraz ileride ne olacağı belli olmayan… Perdeye yansıyan görüntüsü zararsız, sessiz, sakindi. Dizginleri hiç belli etmeden elinde tutuyordu. Oysa küçük de kayıtsız şartsız işçiydi arkasını onlara dayayıp uyuyan… Erkek gücünü biliyordu. Daha önce kanıtlamıştı çünkü… Annesinin onlar yesin diye aldığı portakalları alkolik kocasına meze yapan ve onlara vermeyen bakıcı kadını, ayaklarıyla biteviye vurup kapıyı duvara çarparak ve devamlı “ben portakal isterim” diye bağırarak yıldırmış, atılan portakalı da bir top gibi havada kapmıştı kızlar melul melul bakarken… 

Hayatın kaburgası anılar, aşklar, düşünceler korkulardır… İnsan âşık olduğunda kaybetmek korkusu abartılıdır ve küçükten alıştırılmışsınızdır buna. Abarttığınız her şey birinin veya birilerinin yüreğinize koyduğudur. İnsan ya kemikleşir ya da erir koyulanla… Yalnızlık adam eder insanı. Kadınsan da kadın. Ama arkanı hep bir şeye dayayıp yaşamışsan tavrın yoktur. Hâlbuki insan olan karşı çıkmayı bilmeli ve tavrını koymayı öğrenmelidir. Hristalla adlı yan komşu, o şişman dört köşe bedenine giydiği kara elbiseyle bir heyulaya benzerdi sırtına giydiğiyle tezat, çocuklara hep gülümserdi gördüğünde. Hayvanları vardı galiba! Yoğurt yapardı ama beleş nedir bilmezdi. Komşudan çok ticaret erbabı gibiydi. “Alış veriş başka, insanlık başka” der gibiydi. Ta o zaman bile bazı insanların genlerine işlemişti liberal ekonomi galiba… 6-7-9 yaşlarında 3 çocuk birleşip kendilerine haksızlık yapıldığına kanaat getirdiklerinde bu ülkede sendikalar kurulmamıştı daha. Sömürge dönemiydi. İngiliz’in kestiği kestik, astığı astık. Evde yapılan eziyet gittikçe çığırından çıkıyordu ve buna bir çare arıyordu erkek çocuk… Abla düşünüyor, küçük kız bulabildiği her şeyle oynuyordu. Ve en sonunda çare bulundu. Kendilerine bakmakla görevli olan ve bakmayan can evinden vurulacaktı. Abla tavrı açıkladı: “Açlık grevi”. Yemeyen çocuğun durumu araştırılır ve belki anne farkına varır. Ve grev başladı… Anne işten eve her geldiğinde yenmeyen ekmekler ve zeytinler tel dolapta duruyor, küçük mideler açlıktan gurulduyordu… Ama tavır önemliydi. Aralarında topladıkları parayla Hristalla’dan 7 kuruşa yoğurt alınır ve yenirdi gizlice açlığı bastırmak için. Hristalla bu durumdan hoşnuttu. Daha da çok gülümser olmuştu çocuklara… Üç dört gün bunun devam ettiğini hatırlıyordu ama sonunun nasıl geldiğini hatırlamıyordu çünkü o daha çok oyun oynamakla meşguldü. Şimdi kendine kızıyordu, “keşke ciddiye alsaydım” diye… Ciddiye almış olsa bir sonu olacak ve sonunu da hatırlayacaktı. Ama kadınla kocası bir süre sonra evden taşındı. Eşitlik için uğraşan, haksızlığa karşı duran insanların çoğu çocukluktan acıya alaylı olduğundan hep çekirdekten gaileli ve savaşçıdır… Hatırladığı şuydu: Ne kadar açlıktan mideleri, yürekleri burkulsa da, bu tip insanlar grevi kırmazlar, sevgisizliğin, haksızlığın fark edilmesi için yılmadan uğraşır ve bir şekilde kazanırlar…

Birkaç gündür elektriksizliği yaşıyordu yine işte… Karşı komşunun bir devlet ilkokulunda öğretmen olan kızı bağırdı sokakta: “Lanet olsun hepsinin yüzüne, sendikaymış…” dedi. “Yine elektrik yok bu soğukta… İnşallah özelleştirilir de kurtuluruz. Hepsini kapının önüne koyarlar inşallah.” Karşı evdeki, ömür boyu elektrik aşıkısı, yüreği çocuk kocakarının içi burkuldu gaz sobasının karşısında… Sokakta o soğukta grev yapanları düşündü, içi titredi, kızdı, ağzının içinden söylendi… “Sen de o kadar anlarsın işte. Yarın okullar da özelleştirilip sen de işsiz kalınca anlarsın Hanyayı Konyayı…” Avucunun içinden uçaklar uçup, gözlerinin önünde kaybolup gitmişti. Öksüz kalan alanı da açık artırmaya çıkarmışlardı işte, içi burkuldu aklına gelince… “Kaç kişi biliyor ki elektriğin kıymetini veya bunları kazanmak için neler yaşadığımızı” diye düşündü, hayıflandı… Ve evet dışarıda bir savaş vardı ama bilene, düşünene, anlayana, hâlâ olmayan bu ülkede yaşarken hiç olmazsa kazandıklarını kaybetmek istemeyene. Aklı oradaydı... surların üstünde. Her zaman durduğu yerde… Hiç inmemecesine umudu dalgalanıyordu. Tam bunu düşünürken elektrik geldi, kesildi. Direnişin işaretiydi bu. Karanlıktan korkmadı bu sefer. Kesinti savaş işaretiydi ve dışarıda bir savaş vardı evet! Ama elektriği kaybetmemek içindi. Elektrik tekrar geldi, yine kesildi. Kocakarı, ağzı kulaklarında, karanlıkta gülümsedi…

“Aferin be çocuklar” dedi…

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1378 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler