1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Omorfo’dan Mustafa’nın hikayesi…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Omorfo’dan Mustafa’nın hikayesi…”

A+A-

OMORFO’DAN BİR HİKAYE…

 

Omorfo’dan arkadaşımız Cristalla Kart, “Omorfo’dan Mustafa’nın hikayesi”ni kaleme alarak “Omorfo’yu Seviyorum” sosyal medya grubunda paylaştı…

Cristalla Kart, Omorfolu Mustafa’nın hikayesini özetle şöyle anlattı:

“Aşağıdaki hikaye bana arkadaşımız Sertel Sahli tarafından gönderildi, dedesi Mustafa’nın hikayesidir.

Mustafa ve ailesi, Omorfolu Kıbrıslıtürkler’diler ve Ayyorgi bölgesinde yaşıyorlardı.

Eski zamanlarda Mustafa’nın babası Osman, narenciye yetiştirmek istiyordu ve bankadan borç para alarak bir arazi satın aldı ancak araziyi ipotek vermişti…

Ancak ne üzücüdür ki, bu araziyi satın aldıktan çok kısa süre sonra Osman vefat etmişti… Osman’ın oğlu Mustafa o günlerde henüz 15 yaşında idi ve ailenin başına geçmek durumunda kalmıştı… Artık geride kalan üç kardeşine ve annesine bakmak zorunda idi. Fakat banka araziyi onun elinden almakla tehdit ediyordu, aile panik içerisindeydi.

Bir Kıbrıslırum Omorfolu, bu duruma müdahale etmişti – bu Kıbrıslırum, vefat etmiş olan Osman’ın çok yakın arkadaşı idi. Bankaya olan borcu ödemiş ve Mustafa’yı kendi koruması altına almıştı. Narenciye yetiştirmekle ilgili bütün bildiklerini ona öğretmiş ve ürününü satmak üzere onu Lefkoşa’ya da götürmüştü. Mustafa ilerleme kaydetmiş ve üç yıl içerisinde kendini kurtaran bu adama borçlarını geri ödemişti. Ve bu iyiliğini de hiç unutmamıştı… Bu duygu, kuşaktan kuşağa aktarılmıştı.

Bugün Mustafa’nın torunu Sertel, dedesine zamanında çok zor durumdayken bu aileyi bularak onlara teşekkür etmek istiyor.

Biliyorum ki aradan çok sene geçti… Ancak herhangi birisi bu konuda bir şey biliyorsa, lütfen bizi haberdar ediniz…”

ddd-008.jpg

Osman ile Siddiga, evlerinin önünde oturuyor soldaki fotoğrafta… Sağdaki fotoğrafta ise Osman’ın oğlu Mustafa ile eşi Fatma görülüyor…

 


Omorfo’nun değirmencisi Sotiris Yalluridis hala “kayıp”…

On sene önce öyküsünü kaleme aldığımız, evlatlarıyla buluştuğumuz Omorfo’nun değirmencisi Sotiris Yalluridis hala “kayıp”… “Omorfo’yu Seviyorum” başlıklı sosyal medya sayfasında geçtiğimiz günlerde bu fotoğrafı yayımlanmış, biz de bir kez daha bu fotoğrafı ve onunla ilgili on sene önce yazmış olduğumuz yazıyı yayımlayarak, bellekleri tazelemek istiyoruz… Belki okurlarımız bir şeyler hatırlarlar ve bu “kayıp” değirmenciyle ilgili yeni bilgilere ulaşmamıza yardımcı olurlar…

Sotiris Yalluridis’le ilgili olarak on yıl önce, Mayıs 2010’da bu sayfalarda özetle şöyle yazmıştık:

“Sotiris Yalluridis, Omorfo’dan bir değirmenci imiş... 1924 doğumlu bu Kıbrıslırum, İngiliz Okulu’ndan mezun olduktan sonra Sudan’da gazetecilik yapmış. Babasının bir değirmeni varmış... Sudan’dan Kıbrıs’a döndükten sonra modern bir un fabrikası kurmuş, babasının değirmeniyle yetinmeyerek... Bütün Omorfo bölgesi ve köylerinin un ihtiyacını karşıladığı için herkes onu tanıyormuş, oldukça popüler bir insanmış...

Akrabalarının bulunduğu Ayyorgi’de (Karaoğlanoğlu) her yaz, üç aylığına bir ev kiralar ve eşiyle çocuklarının burada tatil yapmasını sağlarmış. Kendisi hafta arası Omorfo’daki un fabrikasında çalışır ama haftasonları Ayyorgi’ye ailesinin yanına gidermiş...

20 Temmuz 1974’te savaş, karısını ve evlatçıklarını Ayyorgi’de yakalayınca, Sotiris Yalluridis kaygılanmış, ailesini çok merak etmiş. Fabrikasını kapayıp sarı Passat arabasıyla yola koyulmuş... Ailesinin Ayyorgi’de kiraladıkları evden çoktan kaçıp canlarını kurtarmış olduklarını bilmiyormuş... Ailesini kurtarmaya giderken, kendi canından olmuş ve sarı Passat arabasıyla “kayıp” olmuş...

Bir Kıbrıslıtürk okurum Ayyorgi’den bir “fırıncı”nın St. Hilarion’da 1974’te kurşuna dizilerek öldürüldüğünü, adamın canı için yalvardığını, kendisinin sivil ve bir fırıncı olduğunu anlattığını ancak yanındaki yedi kişiyle birlikte, bir Kıbrıslıtürk subay tarafından yere yatırılarak kurşuna dizildiğini anlatmıştı ve geçen hafta bu okurumun söylediklerine yer vermiştim... Ayyorgi’de tutuklanarak St. Hilarion’a getirilen bu fırıncının kimlik kartına, adam kurşuna dizildikten sonra bakmışlar ve meslek hanesinde gerçekten de fırıncı yazıyormuş... Okurum, bu sekiz kişilik grubun gömüldüğü noktanın da çok iyi bir tarifini vermişti ve ben de bu tarif edilen olası gömü yeri hakkında okurumun söylediklerini yayımlamıştım...

Önce Ayyorgi’den herhangi bir fırıncının “kayıp” olup olmadığını araştırmaya girişiyorum... Ardından Sotiris Yalluridis’in öyküsünü öğreniyorum... Sotiris Yalluridis, fırıncı değil değirmenciymiş, un fabrikası varmış... Ayyorgi yöresinde “kayıp” olan başka fırıncı ya da değirmenci olup olmadığına bakıyorum... Sonuçta, belki de Kıbrıslıtürk okurumun sözünü ettiği “fırıncı”nın, Sotiris Yalluridis olabileceğini düşünmeye başlıyorum.

O zaman Omorfolu bir arkadaşımı arayıp yardım istiyorum – Sotiris Yalluridis Omorfolu olduğuna göre, acaba ailesini bulabilir miyim arkadaşımın yardımıyla?

Nitekim kısa süre sonra bir gece geç saatlerde Omorfolu arkadaşım arıyor ve Sotiris Yalluridis’in oğlu Panikos’un telefonunu veriyor bana:

“Kıbrıs Bankası’nda çalışıyormuş...”

Ertesi sabah onu aramayı planlıyorum...

Ancak ertesi sabah beni bir sürpriz bekliyor: Meğer Sotiris Yalluridis’in ailesini ararken, oğlunu bulmamıza yardımcı olan bazı Kıbrıslırumlar, çarçabuk aileye bu öyküyü anlatmışlar... Sotiris Yalluridis’in Atina’da yaşayan kızı Marianna, gözyaşları içinde gazeteci arkadaşım Andreas Paraskos’u aramış... Ertesi sabah Paraskos bana olanları anlatıyor, ben de ona “Tam Panikos Yalluridis’i arayacaktım” diyorum...

Böylece Alfa Mega’nın kahvesinde buluşuyoruz... Çok üzgün görünüyorlar... Onlara okurumun verdiği bilgileri anlatıyorum...

Özellikle Yalluridis’in büyük oğlu Aris, şok geçiriyor ve söylediklerime inanmak istemiyor...

Aslında St. Hilarion’da öldürülen kişinin yüzde yüz bir kesinlikle Sotiris Yalluridis olup olmadığını bilmiyoruz... Elimizdeki bilgiler, onun olabileceğine işaret ediyor ancak kesinlike onun olup olmadığını bilmiyoruz.  Bunu ancak Kayıplar Komitesi’nin kazı ekibi, bu bölgeyi kazdığı zaman, eğer “kayıplar”dan geride kalanları bulabilirse ve DNA eşleştirmesi yapıldığında kesin olarak söyleyebiliriz... Tüm bunları Aris ve Panikos’a anlatıyorum...

Panikos, Adana’ya götürülüp geri dönen bir Kıbrıslırum’un, Sotiris Yalluridis’in yan hücrede tutulduğunu ve onunla konuştuğunu ancak yüzünü görmediğini söylediğini fakat bu adamın da hayatta olmadığını anlatıyor. Ona, Bilelle’de bulduğumuz bazı “kayıp” Kıbrıslırumlar’ın da Adana’da hapishanede görüldükleri ve Adana’da “kayıp” edildikleri yönünde bazı bilgilere rastladığımı ancak bunun doğru çıkmadığını anlatıyorum. “Kayıplar” konusunda o kadar çok söylenti var ki, neyin doğru olduğunun ortaya çıkarmak zaman ve emek gerektiriyor ve elbette azıcık da sağduyu...

“Kayıp” yakınlarında çok ender de olsa karşılaştığım bir duygu var: İnanmazlık... Özellikle bazı Kıbrıslırum “kayıp” yakınları, onlara akrabalarının öldüğünü söylediğiniz zaman, buna inanmak istemiyorlar. Yakınlarının Türkiye’de bir yerlerde sağ olduğuna inanmak istiyorlar... Bu çok ender rastladığım bir duygu – Kıbrıslıtürk “kayıp” yakınlarında ise böylesi bir duygu daha da ender...

Bir arkadaşlarının akrabası, 1974’ten sonra da Ayyorgi yakınlarında bir köyde kalıyormuş ve bir gün çıkarmanın yapıldığı “Beş Mil” civarında, Sotiris Yalluridis’e ait olduğunu söylediği sarı bir Passat’ın terkedilmiş bir halde, kurşunlanmış vaziyette öylece durduğunu görmüş ve bunu aileye anlatmış... Yepizyeni bir arabaymış bu Passat – onlara güneydeki Araç Kayıt Dairesi’nden aracın şasi numarasını alıp Kayıplar Komitesi’ne vermelerini söylüyorum... Kuzeydeki Araç Kayıt Dairesi’nde, Kayıplar Komitesi görevlileri araştırma yürütebilir ve bu sarı Passat’ı kimlerin almış olabileceğini bulabilir. Bu şahıslar da belki “kayıp” Yalluridis hakkında birşeyler bilebilir... Babaları “kayıp” olduğu zaman, Marianna 15 yaşındaymış, Aris 9, Panikos 6 yaşındaymış... Okurlarımdan ricam, bugün bu sayfada yayımladığımız Sotiris Yalluridis’in fotoğrafına iyice bakınız... Eğer 1974’te St. Hilarion’da bulunmuşsanız ve birşeylere tanık olmuşsanız, isimli veya isimsiz olarak 0542 853 8436 numaralı telefondan lütfen beni arayınız ki “kayıp” yakınlarının acılarını birlikte dindirmeye çalışalım...”


BAF’TAN HATIRALAR…

“Baflı İzzet dayımız: EOKA-B’ciler onu caminin içinde öldürmüşlerdi…”

Ulus IRKAD

 

Baflı, yaklaşık bir sene komşuluk yaptığımız İzzet dayımız… Kendisi Baf Türk Polis Birliği’ndeydi… Polis çavuşuydu… Onu tanıyanlar, onun 1940’lı yıllarda çok iyi bir sporcu, bir atlet ve de çok güzel futbol oynadığını söylerlerdi…

Ben onu 1963 öncesi kızı sınıf arkadaşım Nalan ve diğer kızı Tajan’la birlikte Dip Baf limanı içinde, Tantura tersanesi önünde yüzdüğünü hatırlıyorum…

Seneler sonra da rahmetli Osman Tüccaroğlu’nun kaza geçirmeden kiraladığı klinik evini, Baflı Eyüp Efendi’nin evini, o kiralayıp gelip yerleşecekti.

Sonra ansızın darbe geldi ve 20 Temmuz 1974 yaşandı.

EOKA B birlikleri aramızdaydı. Ortalık biraz normale dönünce evlerimize gelip yerleşmiştik ama ortada EOKA-B  ve Rum Milli Muhafız birlikleri dolaşıyordu.

İzzet Dayı gündüzün evinde kalıyor, geceleyin Baf Türk bölgesi merkezinde bir tanıdığının evine gidip kalıyordu ailesiyle.

Sonra Cenevre görüşmelerinde EOKA B ve RMMO ile ELDİK birlikleri içimizden çekilince, biraz rahatlamıştık. Andlaşmaya göre, giriş yapılan geçitlerde, bir silahlı BM askeri ve bir de silahsız Kıbrıslıtürk polisi, Baf’ı koruyacaktı. İkinci harekat başladığında, sınırda hareketlenmeler oldu. Türk askerinin ilerlemesi ile o gün yani 14 Ağustos 1974 günü faşist EOKA B’cilerin katliam yapacakları belliydi…

O gün rahmetli babama da cesaret gelmişti ve evden ayrılmak istemiyordu…

“Çok çok bizi toplama kampına götürürler” diyordu ama ben sınıra baktığımda asık, faşist EOKA’cı suratlarından ve hazırlıklardan, katliamın olacağını anlamıştım…

O gün, her gün evden ayrılan İzzet Dayı, Nalan, Tajan ve Gülcan’ı ve de hanımı Aysel ablamızı alıp evden ayrılmamıştı. Babamı almak için gittiğimde en nihayet onu teskin edip evden alınca, onlar daha balkondaydı.

Keşke onlara da ısrar ederek evden ayrılmalarını söyleseydim diyorum… Keşke…

Sağolsun ninem Ayşe kadın, babamı evden almam için beni birkaç defa evimize göndermişti.

Ninemin evinde toplanmıştık ve bizim sınırdaki evimizden biraz daha güvenli bir yerdi.

Sonra ansızın EOKA’cı ve Yunan, Kıbrıslırum askerleri saldırdılar. Korkunç seslerle… Önlerinde gördükleri silahsız insanları vuruyorlardı. İzzet Dayı’yı ve eşini, üç kızıyla evden aldılar. Köpekleri olayı sezmişti ki üstlerine saldırdığında onu orada vurdular.

Sonra İzzet Dayı’ya caminin önünde “Bizimle gel” dediler. Vurulacağını anlamıştı. Cüzdanını ve kendisine ait olan her şeyi ailesine bıraktı.

Onlar oradan uzaklaşırken, EOKA-B’ci faşistler de onu, cami içinde vurmuşlardı.

O gün biri üç yaşında bir kız çocuğu (Rahme Kıral) olmak üzere yedi Baflı Kıbrıslıtürk’ü öldürdüler…

İzzet Dayımızın ve de diğer öldürülen arkadaş, tanıdık ve tüm insanların anısı önünde saygıyla eğiliyorum… 1974 olayları, ani bir fırtına gibi gelip, birçok sevdiğimizi aramızdan alıp götürmüştü…

 

 

 

 

 

 

Bu yazı toplam 940 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar