1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ÖĞRENCİLERİMİ… ONLARI… HÂLÂ…
ÖĞRENCİLERİMİ… ONLARI… HÂLÂ…

ÖĞRENCİLERİMİ… ONLARI… HÂLÂ…

Öğretmenlikten ayrılalı şu kadar yıl oldu, hâlâ kopamadım dersem bazılarınca pek anlaşılır gelmez, bilirim; ama, her okullar açılış ve kapanışında hâlâ, içim öylesine titreşimli iklim ve anılara gider ki! Özellikle de her ders yılının başında Türkçe ve D

A+A-

 

Öğretmenlikten ayrılalı şu kadar yıl oldu, hâlâ kopamadım dersem bazılarınca pek anlaşılır gelmez, bilirim; ama, her okullar açılış ve kapanışında hâlâ, içim öylesine titreşimli iklim ve anılara gider ki!

Özellikle de her ders yılının başında Türkçe ve Dilbilgisi dersleri için her yıl duyduğum heyecan… Ve, yüreğimi yakan çok önemli konu(m)lar:

1-   Çocuklarımı (öğrencilerimi hep öyle düşünürdüm), okuma ve yazmaya nasıl alıştırır, nasıl sevdirirdim?

2-   Sene sonunda – sınıflarını geçtikten sonra, onların,kitaplarını atmalarına yırtmalarına; hatta, bazılarının yakmasına, nasıl engel olabilirim?

Mesleğimin her yılında bu sorulara yanıt aramış, bulduğum yanıtları, olanaklar yaratarak uygulamaya çalışmıştım.

 

***

Her zaman, ilk derste: “Güzel okunaklı yazı” çalışması ile başlardım ve sınıfın başarısı (% 75’leri) aşıncaya dek sürdürürdüm.

Daha ilk günden iki esas defter aldırırdım çocuklara: Bunlardan biri “Yazım ve Kompozisyon”, ikincisi ise, “Günce” defteri.

 

BİRLİKTE… ORTAKLAŞA…

Dersleri şöyle uygulardık: Kitabındaki bir metni verir,  onu evde iyice okuyup, bilmedikleri kelimeleri ve metnin ruhunu iyice kavrayıp gelirler ve metnin incelemesini, soru ve yanıtlarını sınıfta birlikte bulur, böylece “ortak bir paylaşımın” hazzını yaşardık!

Ama, ve çoğunlukla hep böyle gitmez, değişik uygulamalar dener, ve onların o değişik keyiflerini birlikte paylaşırdık…

 

***

Kompozisyon dersine gelince: Yine, konuyu onlara veriyor, hazırlıklı gelmelerini sağlıyor ve ortak tartışmalardan sonra yazmaya geçiyorlardı yine sınıfta…

Her ay en az bir kitap okurlar ve bunu da sınıfta tartışırlar… bazen de sinema ya da TV’de gördükleri bir filmi tartışırdık… Resim sergilerine, bazı üretim yerlerine ziyaretlere gider, sonra da, sınıfta onlar üzerinde konuşur tartışırdık… Kendi sanatçılarımıza öncelik vererek – resim, karikatür, şiir, metin getirerek üzerinde tartışır… Üretebilenler o konuda üretimi dener ve  + (artı) alırlardı.

O dönemlerde, bizim şair ve yazarlarımıza, “kitaplarımızda – Eğitimimize” yer yoktu; ama, bizim sınıfımıza hangi şair ve ozanlarımız gelmezdi ki!

 

***

Yazılı sınavlarda sınıfta işlediğimiz parçaları soru olarak sormazdım. (Daha o zaman maskaralık “şıklar” usulü yoktu bereket!) Soru metinlerini yine onların anlayacağı düzeyde ama ders kitaplarının dışında seçerdim. Sınıfta işlenen konuların sınavda öğrencileri “ezberleme” denen yararsız olgunun esiri etmekten başka bir işe yaramayacağına hâlâ inanıyorum…)

Kompozisyon dersi sınavında (ki bu sınavlar dönem sonu karne sınavlarıyla sınırlı değil, belli aralıklarla ama sınav dehşeti vermeden ‘bir bakalım, bir yoklayalım belleklerde neler kalmış’ babında yapılırdı.), “Ünlü bir sözü açıklama” yoluna hiç gitmezdim.

Onun yerine, onlara, kısa bir metin verir ve “içeriği” konusunda düşüncelerini yazmalarını isterdim. Böylece her çocuk düşüncesini “özgürce” yazar, açıklardı. Oysa atasözü, deyim vb. açıklanmasını istemekle düşünceyi sınırlamış oluyoruz. Sınıfa, bazen bir resim, bir karikatür getirerek düşüncelerini, duygularını bunlar üzerinde geliştirmelerini… Ya da, yarım bırakılmış bir öyküyü bütünlemelerini isterdim.

 

DEĞERLENDİRME…

Bunları nasıl mı değerlendirirdim…

İlle de resmin / karikatürün ya da öykünün konusunu sabitleştirmenin ne yararı olabilir ki. Aksine, çocukların farklı açılardan bakması ve özellikle onları savunurken düşünce bütünündeki tutarlılıktı benim için önemli olan. Bazen de – klasik Batı ve Türk Müziği başta olmak kaydıyla – müzik dinleterek yine duygu ve düşüncelerini yazmalarını isterdim… (ki, o günkü öğrencilerime bugün hangi meslekten olursa olsun bir konserde / bir sergide rastlamak ve bu sergi ve alışkanlığı o günlerden edindiklerini söylemeleri bana öyle mutluluk veriyor ki!)

 

***

Günce defterlerine gelince: Onlardan o defterlerine kendi şiirlerini, beğendikleri dize ve dizeleri, güzel sözleri, çizdikleri resim ve karikatürleri… Evde ya da okulda karşılaştıkları herhangi bir soruna ilişkin düşüncelerini… izledikleri bir filmle ilgili duygularını yazmalarını isterdim… Sevinçlerini, üzüntülerini, birine anlatmak istediklerinde, bunu yazıyla  “günce defterlerine” anlatmalarını öğütlerdim. “Bu defter sizin en yakın ‘can yoldaşınız’ olsun” derdim.

Bir de her sabah her öğrenci okuduğu ya da dinlediği bir haberi sınıfla paylaşır; varsa eğer, onunla ilgili düşüncesini de aktarırdı. Her Pazartesi her çocuk adını kendi koyduğu, kendi çeşitlemelerini kendisinin yaptığı bir “Sınıf Gazetesi” getirirdi. En başarılıları o hafta boyunca sınıfa asılır, o çocuklara küçücük birer armağan verirdim ama bu armağanların çoğunu kendim hazırlar, üzerine de o çocukla ya da hayatla ilgili bir şeyler yazardım. (Bugün hâlâ, o armağanlardan, her gün haber dinleme ve kendi kendilerine gayrı ihtiyarı yorum yapma / günce tutma gibi alışkanlıklarını sürdürdüklerini söyleyen kocaman çocukların varlığı bana huzur veriyor!)

 

ALIŞKANLIK… ALIŞMAK…

Tabii, herbiri birer kuzu değildi bu çocukların… Ve bu defter tutma / yazma / yorum vb. konulardan şikayet edenler de vardı. Onlara şöyle açıklamaya çalışırdım, (çünkü ben meslek yaşamım boyunca hep son sınıf okuttum.):

·        Ben sizleri numaralanmış bir nesne / eşya olarak tanımak istemiyorum. Ne de düğmesine basılan bir robot gibi, verileri ezberleyip sonra tıkır tıkır söyleyip unutan… Ben sizi düşüncelerinizle, duygularınızla yaşayan, üreten, hâyâl kuran, uygulayan bir kişi olarak tanımak / yetiştirmek istiyorum. 35-45 kişilik sınıflarda sizi yeterince tanıyamamaktan korkuyorum. Özellikle de “günce” defterinizdekilerden istemezseniz sınıfta söz etmezsiniz… Sadece benimle paylaşırsınız ve bende kalır; gereken yerlerde size yardımcı olurum, o kadar..

·        Yazılarınız sizin yüzünüz / kişiliğiniz ve kimliğinizin bir parçasıdır. Düzgün yazmayı kesinlikle öğrenmek zorundasınız… (Ve öğrenirlerdi!)

·        Dilimiz de bizim kimliğimizdir. Onu, başta dilbilgisi kuralları olmak üzere doğru yazmayı / kullanmayı öğrenmeniz şart…  Bunun da başka yolu yoktur… (Ve öğrenirlerdi; hatta, Üniversite yıllarında dahi “Hocam o öğrendiğimiz dilbilgisi kuralları hâlâ bize yetiyor” diyenler vardı (r).)

·        Bu yöntemler onların kendilerini denetlemesini sağlıyordu; çünkü, insan ancak kendi yazdıklarına bakarak yanlışlarını görebiliyor, doğrularını öğreniyor. “Daha önce şu yazın yanlışını, noktalama yanlışını yaptım.” diyerek kendi kendilerini değerlendirmelerine, hatta isterlerse kendi kendilerine not vermelerine fırsat veriyor, teşvik ediyordum.

Düşünce ve davraışları için de benzer durumlar geçerliydi; böylece, öğrenci kendi defterinki daha sonra okuyarak kendini izlemeyi öğreniyordu.

·        “Söz uçucu,yazı kalıcıdır” sözünü uygulayarak onların o yaştaki duygu ve düşüncelerini kalıcılaştırarak / örnekleştirerek… o yaştaki varlıklarını da kalıcılaştırıyorduk… “Bu dünyada biz de varız / Ben de varım” demekti(r) bu bir bakıma.

·        Onlara bunu anlatırdım… Ve, insanlığın yazıyla başladığını… Toplumumuzun “sözel” bir toplum olduğunu; o yüzden, yazıyı ne denli çok kullanırsak o denli ileri gideceğimizi… o denli uygarlaşacağımızı… Düşünce çevremizin o denli gelişeceğini…

Ezber kalıplar yerine değişik düşüncelerle tanışıp / değişik düşünceler üreteceğimizi… Dünyanın merkezinin kendimiz olmadığını öğreneceğimizi…

 

***

Bu defterleri en geç onbeş günde bir toplamaya çalışır, onların altına sadece bir imza atmaz… Teker teker hepsini okur, dilbilgisi ve yazım hatalarını düzeltir ama fikir  bazında yazılanlara hiç müdahale etmez, küçük sorular yazarak onları farklı düşünce kanallarına yöneltmeye çalışırdım. Konuşmam gerektiğini hissettiklerimle özel olarak konuşur, başarılı bulduklarımın altına, “istersen sınıfta okuyabilir, arkadaşlarınla paylaşabilirsin” diye yazar; bu hakkı da tanımıyla ona bırakır… defterleri dağıttıktan sonra “sınıfta paylaşmak isteyen var mıdır?” sorusuna olumlu yanıt verenlere o fırsatı verirdim.

Bu konuda verdiğim bir söz hakkı daha vardı: İsteyen, “ben şu hataları yaptım; ama, doğrusu şuydu” v.b  bildirimler de sunulabilirdi ve bunu yapıyorlardı da!..

·        Bu uygulama yıl sonuna dek sürer ve sıcak, samimi, sevgi dolu bir iletişim kurulurdu.

Bu çalışmaları / öğrencilerimin başarısını mesleğim süresince herkesle paylaşmak, onları yüreklendirip yeni yaratılara yöneltmek hep hedeflediğim yol olmuştu; hatta, okulu bitirdikten sonra da yazmayı sürdürenler bana gönderirlerse aynı değerlendirme ve iletişimi sürdüreceğimi söylerdim… Ve az sayıda da olsa gönderenler oluyordu.

 

ÇOK ŞEY ÖĞRENDİM…

Ben öğrencilerimin yazdıklarından çok şey öğrendim. Bazen aklıma gelmeyen, düşünemediğim şeyleri düşündürdüler bana…

Onlara ve dolayısıyla diğer insanlara karşı yanlış gelen / gelebilecek davranışlarını düzeltmeye / frenlemeye çalışmayı öğrendim. Başta, koşulsuz sevgiyi ve onca renkli duyguyu onlar olmasa öğrenemezdim gibime geliyor. (Ve bir de hayvanlardan öğrendiklerim var; bunlara ek…)

Onlara yardımcı olmaya çalışırken kendim de öğrendim… Onları geliştirirken kendimin de geliştiği gibi…

Birbirimizi birlikte geliştirdik.

Ülkemizin, insan olmanın ve yazmanın güzelliklerinin tadına varmanın adımlarını birlikte attık.

Onları – hâlâ – o kadar çok sevdiğim ve özlediğim de bundan…

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1208 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler