1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. O Eski Lefkoşa’nın…ŞEHERİN TADI…
O Eski Lefkoşa’nın…ŞEHERİN TADI…

O Eski Lefkoşa’nın…ŞEHERİN TADI…

Sekiz yaşında Şeher’e geldiğim günden beri yazıyorum. Önce çocukça, sonra, öğrendikçe, kültürümüzü, bize ait yaşantıları, gök kubbe’ye saldığımız onca sedayı… Gelenek ve göreneklerimiz, masal, fıkra, söylence, eski düğün, bayram, sinema

A+A-

 

 

 

 

 

Sekiz yaşında Şeher’e geldiğim günden beri yazıyorum. Önce çocukça, sonra, öğrendikçe, kültürümüzü, bize ait yaşantıları, gök kubbe’ye saldığımız onca sedayı… Gelenek ve göreneklerimiz, masal, fıkra, söylence, eski düğün, bayram, sinema ve tiyatrolarımız… Giyim kuşam, şarkı – türkü ve manilerimizi…

Sözlü kültürümüzden- yazılı kültürümüze… bize ait her şeyi…

Osmanlı Dönemi – hatta daha da öncesi – İngiliz Dönemi ve Şimdilerden…

Yerelden – Ulusala ve Evrensele ulaşan o uzun yolun yolculuğunda…

 

BİZ KIBRISLILAR…

Haşmet Gürkan’ı, önce ‘doktorum’ sonra da ‘dostum’ olarak tanımak, hayatımın artılarından biridir…

Ondan, o kadar çok şey öğrendim ki!

Bazen onu çok özlediğimde kitaplarını karıştırır sanki onunla sohbet etmiş gibi olurum… Geçen gün yine böyle bir buluşmada, ilk okuyuşumda altını çizdiğim Kıbrıslılar’la ilgili bir bölümü, sizlerle de paylaşmak istiyorum…

Kıbrıs’ın, İngiliz Sömürgesi olduğu dönemlerde – doğal olarak – İngiliz Krallık Yönetimine yıllık raporlar sunulurdu, o zamanın Kıbrıs’taki İngiliz Yüksek Görevlileri’nce. İşte bunlardan biri – 1862 yılının son ayında – Kıbrıs İngiliz Konsülü’nün, Büyük Britanya Dış İşleri Bakanlığı’na gönderdiği yıllık raporun bir bölümü:

“Kıbrıslılar, sessiz ve sakin tabiatlıdırlar. Dost canlısı ve misafirperverdirler. Gözle görülür biçimde eğlenceden hoşlanırlar; fakat doğuştan tembel olup, aylaklığa eğilimlidirler! Zamanlarının önemli bir bölümünü- kahvehanelerde ve adanın çeşitli bölgelerinde kurulan panayırları sık sık ziyaret ederek ziyan ederler. Günlük yaşamlarında tutumlu ve ılımlıdırlar. Kepekli un ekmeği, peynir, zeytin ve sebze köylülerin doğal gıdalarıdır. Yine de şarabın bol ve ucuz olması nedeniyle, sarhoşluk yaygındır. Eşkiyalık, hırsızlık ve cinayet olaylarına hemen hemen hiç ratlanmaz adada.

Halkın, tesis edilmiş otoriteye karşı muhalefeti ve siyasal tepkisi yok denecek kadar azdır…” (Bugünkü durumumuzu değerlendirmeyi de size bırakarak sürdürüyorum yazımı…)

 

AH LEFKOŞAM… ŞEHERİM

Kıbrıs’la – ülkemle ilgili bir yazı yazacağım da, içinde Lefkoşa, Şeherim yer almayacak… Olası mı bu… değil kuşkusuz…

Hele de o eski Lefkoşa’nın… Şeherin tadı bir başkaydı.

Duyardık ama somut olarak bilirdik, yüreğimizle de dokunurduk. Özellikle de ilkokul çocuklarını haftada bir ‘çevreyi tanımak’ bakımından sonu, uygun bir yerde – hısar altı vb – piknikle noktalanan bir geziye götürürlerdi. İşte o günlerden başlamştık yaşadığımız bölgeyi öğrenmeye hem de çok iyi öğrenmeye; çünkü, görmekle kalmıyor, onun ertesinde, tarihiyle, coğrafyasıyla, resimiyle ve kompozisyonu ile işliyorduk. (Şimdiki çocuklar – okullar… diye devam etmek istemiyor, onu sizlere bırakıyorum…)

 

***

Evet, devam edeyim: Eski Lefkoşa’ya üç kapıdan girilmiş: Mağusa, Girne ve Baf  Kapısı. Belli bir saatte, geceleyin, bu kapılar kapanır, sabah güneş doğumundan önce açılırmış. Araba falan ne arardı ki… Tüm ulaşım hayvanlarla – özellikle de eşek ve develerle – yapılırmış.

Böyle olunca da, neredeyse öğle sularına kadar, belediyenin görevlileri yollardaki hayvan gübrelerini temizlermiş. Yolların çoğu ise, toprak yolmuş..

Bizim çocukluğumuzda da yerinde duruyordu; Girne Kapısı yanında bir ara Mücahitler Parkı olan yerde, her Cuma ‘Hayvan Pazarı’ kurulurdu. Yine hatırlarım: Girne Kapısı, Atatürk Büstü’nün karşısında, AKM ve okulların bulunduğu yer mezarlıktı. Dikilitaş’ın çevresi topraktı. Bayram yerimiz, Hayvan Pazarı’nın kurulduğu Mücahitler Sitesi’nin olduğu yerdeydi. (Daha önceleri Sarayönü’nde imiş. Daha sonra ise Çağlayan Bölgesi’ndeydi.)

Öğleden sonraları, belediye arabaları toprak yolları sulardı. Girne Kapısı’ndan Sarayönü’ne kadar kahveler vardı: Muzaffer’in Kahvesi, Söğüdün Kahvesi, Mısırlızade’nin, Mullasan’ın Kahvesi. Polisin avlusunda selvi ağaçlarının altında serinde, nargileler içilirmiş.

Bizim zamanımızda, Çağlayan Bölgesi’nde olduğu gibi çocuklar, hurma dalına dizilmiş yaseminleri tepsilere sıralayarak satarlardı. Yakalar açık, göğüste çiçek, kafalarda fes, elde nargile çok farklı bir alemi sergileyen amcalara… Mahallebiler, köfteler, galonbramalar, çıtır pıtırlar, minare külahları (ezilmiş şekerli leblebi), elmalı şekerler, kesme şekerler seyyar satıcılar tarafından satılırdı.

1930’lara kadar, köşklü çiftlik’te tek bir ev yoktu. O bölgenin bir bölümünde ağıllar, debbağlar, bahçeler vardı…

Ondan sonrası mı…

Ben ondan evvelini anlatmayı sürdüreceğim…

 

 

 


 

Ali Nesim’den bir manzum öykü…

BİR ZEYTİN AĞACININ FERYADI…

 

Şiirleştirilmiş dilden, birbirine tutturulmuş gerçeklerden daha korkunç bir şey yoktur yazında… Gerçek şiir, bol abartmalar yerine, gerçeğin o ağır gözyaşlarını ve acılarını sunar okuyanına… Onun geç çok geç kalmışlığını anımsatarak…

İşte Ali Nesim’in son çıkan ve üç dile (İngilizce, Rumca ve Almanca’ya) çevrilen… Manzum öyküsü…

 

BİR ZEYTİN AĞACININ FERYADI

Bunun tipik bir örneği…

Bunu şöyle dile getiriyor Ali:

“Bu kitapta, en iyi dostlarım bildiğim, ağaçların, ‘trajik öyküsünü’ anlatmaya çalıştım ve bunu bir görev bildim…

(…) Demokrasimizin en büyük özelliği ne yazık ki – halkın politikacılara söz geçirememesidir; ancak bu, bizleri düşkünlüğe itmemeli, ‘birey ve gruplar olarak’ mücadelemizi sürdürmeliyiz…”

En büyük teşekkürü ise, kadim dostu, kardeşi, ihtiyar zeytin ağacının – son nefesinde – kulağına fısıldadıklarınadır (…) O, insan dostu kutsal ağaç derin bir acı içindedir, özellikle de insanlar adına…

“İnsanların makinaları geçerken üzerimizden

Çatırdayan dallarımız değil

Kemikleriydi bizleri eken, sulayan insanların.”

 

BİR UZUN ŞİİR GİBİ

Birkaç kez okukdum, ‘Türkçe bölümünü’ kitabın. Sanki bir uzun şiir gibi…

Neredeyse iki anadamara akıtmış şair şiiri… Bir: Dünkü ve günlük yaşamdan küçük küçük kesitlere… İkincisi, ‘dünle – bugün arasındaki’ geleceğe uzanan bir tarihe…

Bu iki anadamar ise,  ‘geçmişten geleceğe uzanan bir tarihe’

Bu iki anadamar ise, ‘anı resminde’ birleşiyor…

Gündelik yaşam da, tarihin tozlu raflarındaki olaylar da – ağırlıklıl olarak – anlatılıyor. Anı tadı değil, “acısı da” buradan kaynaklanıyor…

“Bu ağıt, insanoğluna (ya kızına ! N.C) yaptığım bir serzeniş…

Yeni yaşamın habercisi olacaktır.

Öfkelerimiz diner, doyumsuzluklarımız yatışırken

Gözlerimizin önünden kalkan sis perdesi (kendi dünyamızın güzellik ve nimetlerini yeniden tüm canlıların emrine sunacaktır…”

Şiirlerin başlıkları kaldırılsa… bir uzun şiir gibi okunacaktır: “Bir Zeytin Ağacının Feryadı.”

 

İÇLİ – DIŞLI

Bu kitapta, Ali Nesim’in şiiri, sanırım konu itibarıyla da, içli dışlı olduğu, içine işleyen bir konu olması nedeniyle: “Bir kardeşi gibi içli dışlı yaşadığı doğa ve onun bir parçası olan – özellikle de toplumumuz için kutsal sayılan – “Zeytin ağacına” yapılan vefasızlığı bir türlü hazmedemeyen bir şairin dile getirdiği ağıtlar toplamıdır…

Ha, yaptırım gücü var mıdır şiirin?

Kısa vadede, ‘yok gibi’ görünse de… Uzun vadede başarılı olunamaz, birinci bir toplumun ne ağacını ne de kimliğini yok etmek…

Özellikle de, insanlık kimliğini…

Çünkü, “insanlık kimliği” yok edilemeyecek denli güçlüdür…

Baksanıza, şimdiden üç ayrı dile çevrilmiş bile kitap…

 

***

Kitabın sonundaki resimleri ve KKTC’deki yangın istatistiklerini de inceleyin lütfen…

Ve

Yaşlı zeytin ağacının son sözlerini bir ayet gibi yazın yüreğinize…

 

“Doğanın büyüklüğüne ve bağışlayıcılığına inanır…

Gönül verdiğiniz yaşam

Sizlere doğru yolu gösterecektir.

Yolunuz açık olsun…

Yolunuz açık olsun Sevgili Dostlar…

Bu güzel vatan sizlere emanet

Ey yurdumun gençleri…

 

Vatanımız… geleceğimiz…

Sizlere emanet ey sevgili insanlar!…”

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 694 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler