1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. #N’oluyoruk?
#N’oluyoruk?

#N’oluyoruk?

Bilge Azgın: İsa kısa yaşamında güzel bir lâf etmişti “hayatı bulmak için onu kaybetmek lâzım” gibilerinden. Yani toparlanmak için yuvarlanmak lâzım

A+A-

 

Bilge Azgın

bilge.azgin12@gmail.com

 

 

Toparlanıyor muyuz?  Yuvarlanıyor muyuz?

İsa kısa yaşamında güzel bir lâf etmişti “hayatı bulmak için onu kaybetmek lâzım” gibilerinden. Yani toparlanmak için yuvarlanmak lâzım. Yuvarlanmadan toparlanılmaz. Ama sonsuzluğa doğru bir yuvarlanış da olasılık dışı değil. Bilimsel görünmek için her türlü olasılığı söylemekte fayda var.

“Hayatı bulmak için onu kaybetmen lâzım” özdeyişi çelişkili gibi duruyor ama!

E, bugüne kadar milyonlarca Hristiyan bu noktayı sorgulamadıysalar bu onların ayıbı! Diyecek bir şey yok.

Neysa konuyu dağıtmayalım. Bu “Toparlanıyoruz Hareketi” neyin alameti olsa gerek? N’oluyoruz yani?

N’olsun, Avrupalılaşıyoruz işte.

Avrupalılaşmak? Sağcısından solcusuna, memurundan işadamına, BMW süreninden Fiat sürenine kadar birçok farklı kesim, bugüne kadar oy verdikleri siyasi partilerden şikayetçi. Hepsini denedik bir fayda etmedi diyorlar. Bu nasıl Avrupalılaşmak?

Eee, Avrupalılaşmak tabii. 1990’lardan bugüne kadar Avrupa’da boy gösteren tüm siyasi partilerin üye sayıları geçmişe göre epeyi azaldı. Vatandaş artık siyaseti sadece siyasi parti çatısı altında yapmıyor. Bu konuda yapılmış birçok kantitatif çalışma var. 20 Avrupa ülkesinin tümünde sonuçlar  tıpkısının aynısı. Siyasi partiler vatandaşın eskisi gibi ilgi odağı, siyasi aktivizmini icra ettiği mecralar değil. E bizim neyimiz eksik? Avrupalılaşıyoruz işte.

Siyasi partilere olan ilgi azaldığına göre siyasete olan ilgi de azaldı mı?

Yoo. Öyle bir çıkarsama yapmak doğru değil. Siyasete ilgi devam ediyor ama farklı mecralarda ve farklı biçimlerde. Eskisi gibi, sırf siyasi parti çatısı altında ve geleneksel yöntemlerle değil.

Neden peki?

Kimisi oy verdiği partinin yeterince protestocu olmadığını düşünüyor, kimisi arzuladığı yönde değişimci olmadığını görüyor, kimisi de belli konularda yeterli duyarlılık göstermediğini. Liste uzar gider. Bir de seçim sonrası beklediği oyu alamayan her parti “halka inip kendimizi anlatamadık, gelecek seçimlerede bunu başarmalıyız” düsturunu çekip defteri kapatıyor. Bu “halka inip kendimizi anlatamadık” döngüsünden hoşnut olmayan insanlar n’apacak? Oturup siyasi partilerin halka inmesini bekleyecek halleri yok ya.

N’apıyorlar?

Eee, n’apacaklar? Siyasi aktivizmi farklı yer ve şekillerde geliştirip kendilerine yeni alanlar açıyorlar. Kimisi dernek, kimisi de kendi sosyal hareketini oluşturuyor. Kimisi hiçbirini de yapmıyor; bandoflalarıyla  oturup internette siyaset yapıyor. KKTC’de son 10 yılda birçok sosyal hareketcik türedi. Daha da türeyecek.

Siyasi partiler hükümet olduktan sonra seçim öncesi verdiği sözlerin tam aksi yönde hareket etmesi neyin nesi oluyor peki?

Eee, bu açıdan bakarsak, durum her daim demokrasisine özendiğimiz İngiltere gibi ülkelerden pek farklı değil. 2010 genel seçimlerine giderken 13 yıllık İşci Partisi iktidarına her taraftan saldırı vardı;  “Bunlar öyle kötü, şöyle kötü” diye. Liberal Demokratlar “bizi deneyin, bizi hiç denemediniz” dediler ve en nihayetinde Tori’lerle koalisyon kurup hükümet koltuğuna oturdular. Yaptıkları ilk şeylerden biri seçim öncesi verdikleri sözün tam aksine üniversite harçlarını 3 katına çıkarmak oldu.

 Tamam da Kuzey Kıbrıs ile koskoca Britanya’yı aynı kefeye koymak doğru olur mu?

Değil. Lâkin siyasi partilere güvenmek noktasında pek farklı değiliz. Britanya’da seçimlere katılım yüzde 65 dolaylarında seyreder. Bizde bügüne kadar yüzde 80’lerde oldu. Ama ilerleyen dönemlerde  bu oranın düşmesi işten bile değil. Biraz daha gayret edersek yüzde 65 seviyesine bile düşmesi mümkündür. Tabii, siyasilerimiz oturup da seçimlerde oy vermeyi zorunlu kılan bir yasa yapmazlarsa. Bizdeki siyasiler arasında şark kurnazı olan çok. İleride böyle bir yasa geçirirlerse şaşırmam.

Britanya’da siyasi kültür ve parti içi demokrasi durumu farklı kılmıyor mu?

Bir nebze de olsa, farklı kılıyor. Örneğin Liberal Demokratlar’ın 57 milletvekinden 21’i parti başkanlarının aldığı karara isyan edip universite harçlarını 3 katına çıkaran yasaya hayır oyu verdiler. Bizim siyasi partilerde böyle şeyler görmek pek mümkün değil.

Bir de İngiltere’de “gelen gideni aratır” kanaatı yüksek olsa bile başarılı olmayan siyasi partilerin liderleri daha sık değişiyor, daha doğrusu değiştiriliyor. Bizde, UBP hükümetten düşünce Eroğlu bir köşeye çekildi. Belli bir süre sonra kurtarıcı olarak geri döndü. İlk önce Başbakan ardından da Cumhurbaşkanı olup muradına erdi. UBP, 2009 seçimleri öncesinde CTP için “oyun bitti” demişti. Halkın, bu oyunun esas şimdi başladığını fark etmesi pek fazla zaman almadı.

Bu gruba en fazla olumsuz yönde eleştiri siyasi partilerden geldi. Neden?

Doğru. Eroğlu “Özersay beni rencide etti” dedikten sonra Özersay müzakereci görevinden ayrıldı. Ancak, Eroğlu’nun rencide olduğu nokta Özersay’ın müzakereci rolüne devam ederken siyasi aktivizme soyunması değil. Yaptığı siyasi aktivizmin çıkış noktası “tüm siyasi partiler kirlidir ve o yüzden böyle bir harekete ihtiyaç vardır” savı ile ortaya çıkmış olmasındandır.

Özersay için “gizli ajandası var, bir yerlerden talimat alıp bu işlere girişti” deniyor.

Türkiye’deki kadar olmasa da toplumsal olayları komplo teorileriyle açıklamaya yatkınız. Daha önce dediğim gibi, Avrupa’da son 10-20 senede boy gösteren eğilimlerle yereldeki öznel koşulların etkileşiminden ortaya çıkan hareketlenmeler ve arayışlar söz konusu. Önümüzdeki dönem, bu tür hareketlenmeler ve arayışlar siyasi alanda daha da çoğalacak.

Hadi diyelim ki Özersay’ın gizli ajandası var ve bir yerlerden talimat alıp bu işlere girişmiştir. Tüm bunlar, yozlaşmanın önü alınamaz şekilde günden güne arttığını ve siyasi alanda ciddi tıkanıklıklar yaşandığı gerçeğini değiştirmez. Daha önemlisi, kurulu siyasi partilerin eskiye oranla halkı mobilize etmek, mobilize olanı da politize etme kapasitesinde düşüş yaşadığı gerçeğini hiç değiştirmez. Bu hareketin akıbeti ne olur meçhul ancak hareketin kendisinden daha çok tetiklediği siyasi açılımlar ve eğilimler önemlidir. Bu noktanın farkında olan birçok siyasetçi (ve medyadaki sözcüleri), bu oluşumu tehdit olarak algıladıkları için oldukça aşağılayıcı ve çirkin bir üslupla bu harekete saldırıyorlar.

Kudret Özersay bu hareketin ezber bozduğunu söylüyor?

Belki örgütlenme açısından ezber bozuyor. O da Kuzey Kıbrıs çapında. Söylem açısından, yeni bir şey söyleyip ezber bozdukları, falan yok. Temiz toplum özlemi, şeffaflık, hesap verebilirlilik ve hukukun üstünlüğü gibi kavramlar fiks menüde bulunan şeylerdir. Annan Planı dönemi süresince yapılan “Evet” mitinglerinde her “AB ve Çözüm” pankartının yanında bir de “Partizanlığa Son” sloganı vardı.  

Daha üç-beş sene önce ÖRP koalisyon ortağıyken seçim barajinı geçme yatırımı olarak “Her 50 üye getirine kamuda bir iş bedava” kampanyası yapardı. Buna mukabil, Serdar Denktaş da “temiz eller” kampanyası başlattıydı kendi çapında. Turgay Avcı da Denktaş’a dönüp “sen ilk önce kendine bak Serdar, da fazla dar-dar etme” gibilerinden lâflar ettiydi.

 Temiz toplum, temiz siyasetin hiç mi önemi yok?

Var. Ama ne söylendiğinden çok kimin ne yaptığı daha önemlidir. Eğer iddia ettikleri gibi yolsuzlukları izleme komitesi kurup bu işlerin üzerine giderlerse topluma bir fayda sağlarlar. Ama bu tür işler çok fazla cefa ve fedakârlık ister. Gündelik hayatın önemli bir bölümünü bu işlere harcamak gerekir. Mikro-cep çıkarlarına göre değil de gönüllülük üzerinden çaba sarfetmek biz Kıbrıslıların pek alışkın olduğu şeyler değil.    

Bu grup ideolojisiz mi peki?

Şeffaflık, hesap verebilirlik ve liyakat esaslı görevlendirme biçimi gibi kavramlar tarihte burjuva devrimlerinin ortaya attığı ideallerdir. Günümüzde, bu kavramları düşünmeden demokrasi kavramını düşünemezsiniz. Avrupa Birliği’nin her dağıttığı broşürde bu ideallere atıfta bulunulur. Bu kavramlar o kadar bir evrensel norm haline geldi ki artık güya ideolojiden sayılmaz oldular. Arzu eden, bu noktayı Gramsci kullanarak daha da açabilir.

 

 Sınırlı ortak iyi, sınırlı asgari müşterekte buluşmak ve toparlanmak iyi bir şey değil mi?

Sınırlı ortak iyi dedikleri temiz toplum, temiz siyaset ve kendi iradesinin sahibi olan bir toplum.  Uzun lafın kısası yozlaşmış ve yolsuzluk bataklığına saplanmış bir toplum istemiyorlar. Yani kimsenin istemediği bir toplumu istememek konusunda uzlaşı sağlamak dünyanın en kolay şeyidir. Ne gibi eylemlerle bu sözlerin altını dolduracaklar ona bakmak lâzım.

Bu “toplumsal sözleşme” dedikleri şey nedir?

Siyaset bilimine başlangıç dersi alan her insanın ilk öğrendiği şeylerden biridir. Liberal düşüncenin babası olan John Locke’un (1632-1704) mutlak monarşi kavramına karşı geliştirdiği ve batı-demokrasilerinin zihin kodunu oluşturan temel kavramlardan biridir.

Locke’a göre yönetenle yönetilenin arasındaki bağı toplumsal sözleşmede yer alan ihlâl edilemez haklar belirler. Locke, bu hakları “özgürlük hakkı, yaşama hakkı ve özel mülkiyet hakkı” olarak sıralar. Yöneticiler bu hakları ihlal ettiği zaman meşruiyetini kaybeder ve vatandaşların yönetene karşı başkaldırı hakkı doğar. Örneğin, Amerika  Büyük Britanya’dan bağımsızlığını ilân ederken, bağımsızlık  gerekçesini Locke’un toplumsal sözleşmede yer alan ihlâl edilemez haklar üzerinden kurgulamıştı.

Özersay, toplumsal sözleşme kavramı üzerinden “Siyasi aktörler bize temiz toplum ve temiz siyaset sağlayamıyor, bu aktörler meşruluğunu kaybetmiştir. Vatandaşlar olarak bu haklarımızı geri almamız gerekiyor” diyor.  Uzun lâfın kısası, liberal düşüncenin temel kavramı olan toplumsal sözleşme mantığını yine liberal-burjuva düzenin ortaya attığı idealler (temiz toplum ve hesap verilebilirlilik) etrafında kurgulayan bir siyasi aktivizm söz konusu oluyor.    

 

Toparlanıyoruz hareketini endişeli kent burjuvaları olarak tanımlayıp eleştirenler var.

Katılımcıların sosyal sınıf tabanı kentli ve eğitim seviyesi ortamalamının üzerinde orta sınıflardan oluştuğu kesin. Siyasi vizyonlarının liberal-burjuva düzeninin temel ilkeleriyle sınırlı olduğu da açık. Ancak temiz siyaset,  hesap verilebilirlik gibi kavramların evrensel norm haline geldiği bir dünyada sırf bu değerler üzerinden tüm siyasi ve sosyo-ekonomik kesimlere hitap edebilirsiniz. İster sağ ister sol olsun, tüm siyasi partiler bu ilkeleri seçim propagandalarında boşuna sahip çıkmıyor. Bu bahsi geçen ilkeler evrensel norm haline geldiği için Kudret Özersay bunlardan “ortak iyi” diye bahsedebiliyor.

Toplumsal faydacılık noktasında “ortak iyi” denilen şey temiz toplum, hesap verebilirlik gibi kavramlarla sınırlı olması doğal mı?

Doğal değil, hegemonya sağ olsun. Örneğin solun temiz toplum, hesap verebilirlik gibi ilkeler yanı sıra gelir dağılımının daha eşitlikçi olduğu bir toplum ve dünya yaratma hedefi de var. Bu yönde kamu politikaları geliştirme gibi bir iddiaları var. Tabii gelir dağılımının yanında cinsiyet, cinsel yönelim, etnik kimlikler üzerinden kurgulanan tüm eşitsizlikleri en aza indirgemek gibi bir iddiası da var. En önemlisi, bu ilkelerin “ortak iyi” kavramı altında tanımlanıp sabitlendiği bir toplum ve dünya yaratmak var. Arzu eden, bu noktayı Laclau ve Mouffe’dan yararlanarak daha da açabilir.

Lakin, birçok sol partinin kendi varoluşsal değerlerini kaybettiği bir dünyada “ortak iyi” denilen şeyin temiz toplum, hesap verilebilirlilik gibi kavramlarla sınırlı kalması doğal. Sözde komünist Çin’den Amerika’ya gelir dağılımlarındaki uçurumun geçmişe oranla daha da arttığı bir dünyada yaşıyoruz. İngiltere’de 13 yıllık İşçi Partisi iktidarının ardından ülkede geçmişe oranla gelir dağılımı daha adil olmadı. Muhafazakârlarla daha da kötü yöne gideceği kesin. Birçok AB üyesi ülkede de durum bundan farklı değil.

Özersay “ne solcuyum ne sağcıyım” derken popülizm mi yapıyor?

Bu Toparlanıyoruz Hareketi çıkmadan önce de “ne solcuyum ne sağcıyım” derdi. O açıdan samimi ve istikrarlı. Ancak ideolojik görüş ve söylem olarak liberal sağ-merkez ekseninde yer aldığı aşikâr. Liberal düşüncenin temel kavramlarını kullanıp siyasi aktivizm devşirmeye çalışan bir akademisyen hala daha “ne solcuyum, ne sağcıyım, ideolojisizm” diyorsa, pek fazla diyecek bir şey yok.

Partileşmeye açığız diyorlar.

Kendileri bilir. Aslında yolsuzluk ve şeffaflık gibi konularda sivil toplum örgütlenmelerinin çoğalıp güçlenmesi, toplumsal fayda açısından, yeni parti kurmaktan daha önemlidir.

Sonuç olarak yani?

Toparlanıyoruz Hareketi’nin vizyonu sınırlı olsa bile, sırf temiz toplum noktasında duyarlılığı artırıp kamusal alanda baskı unsuru olmayı başarırsa önemli bir toplumsal fayda sağlar. Bizim memlekette bu lâfları uygulayabilirsen AB devrimini gerçekleştirmiş olursun. Döndük dolaştık gene aynı yere geldik: Avrupalılaşıyoruz! Hade!

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1344 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler