1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Nereye Gidersem Gökyüzü Benimdir!..
Nereye Gidersem Gökyüzü Benimdir!..

Nereye Gidersem Gökyüzü Benimdir!..

Tahran’da otoyolun tıklım tıklım trafiği içinde paykanda gitmekte olan bir kadın düşünün! İçerisi gibi tıpkı dışarısı da tıklım tıklım! Göz kamaştıran kalabalık içine sinen, petrol kokusu ve bu kokuyla kendini dışarının tıklım tıkış kollarına bırakı

A+A-

 

 

 

Tahran’da otoyolun tıklım tıklım trafiği içinde paykanda gitmekte olan bir kadın düşünün! İçerisi gibi tıpkı dışarısı da tıklım tıklım! Göz kamaştıran kalabalık içine sinen, petrol kokusu ve bu kokuyla kendini dışarının tıklım tıkış kollarına bırakıveren bir insan! Bir kadın! Asfaltın üzerine düşerken kırılgan bedeni, sol bacağının yerinden çıkarak çok uzaklara savrulduğunu sessizce izliyor. Bu sahne, uzaklardaki hatta bulutların arasından kısacık tebessümüyle bakan bir şairi (Söhrap Sepehri) anımsatıyor bana. Bir tebessümün arkasında gizlidir her şey ve diyor ki şair:

 

Zirveye doğru gidiyorum,

Kanat doluyum.

Zifiri karanlıkta yolu görüyorum,

Fener doluyum.”

 

Genç kadın bulutsuz gökyüzünden izliyor gibi bakıyor etrafına, içi bulut, içi beyaz, içi mavi, içi özgürlük dolu; günü asfalta indiren gözlerinden geçiyor her bir yüz! Gölge gibi başına tüneyen duvar beden/ler! Veli Asr caddesinin milim bile oynamadan duran trafiğinin ortasında, bazısı geri, bazısı ileri, kimisi sağa, kimisi sola gitmeye çalışan arabaların egzoz dumanları arasında kalmış bir insan! Bir an kendine geliyor ve toparlıyor gökyüzünde kalan aklını bedeninin saçıldığı caddenin kızgın ve de kirli kaldırımına, etrafındaki kalabalık ağırlaşıyor ve çıplak bedenine değiyor ağır eşya paketlemelerinde kullanılan ambalaj atıkları… Kitabında ambalaj atıklarıyla bedenini örten adamları şöyle anlatıyor genç kadın: “Hepsi kirli yeşil, sarı, gri arası bir renkte giyinmişlerdir.” Kirli sakallı, karanlık bakışlı, biraz sinirli ve yine de şaşkın bakışlı bu adamlar “Hanım, hanım, hijab, bu ülkede başını saçını doğru dürüst kapatacaksın” diyerek ona ders vermeye çalışıyorlardı. Bilmiyorlardı ki karşılarındaki kadının ağaç, yol, köprü, nehir ve de dalga dolu olduğunu.. Kumla kaplı gözlerinden sıcacık ışığının akıp yeryüzüne dağıldığını… Bilemezlerdi! Onların ülkesinde siyaha bakardı akıllar, beyazı özlerdi yürekler, kanadı bilmezdi özgürlükler, sesleri kısıktı çocukların, örtülüydü kadınlar, acımasızdı erkekler daha düne kadar! Ya bugün? Değişen oldu mu, olmuş mu, olacak mı? Ya Gelecek?! Soru işaretlerine savrulan kelimeler, asfalta düşen ve biraz ileri savrulmuş protez bacağına bakarken yakaladığım kadının peri çehresiyle bir anda dağıldı! Sadece bir an! An’larla dolar ve de taşar yaşam!

 

Bu sahne böylece donarken gözlerimde, kimsenin kimseye yapılan baskılarla ilgili soru sormadığı, hatta sorun yaratmadığı bu ülkeyi düşündüm. Aklıma geldi; İranlı Sakine Muhammedi Aştiyani! Mutlaka okumuşsunuzdur onun, talihsiz yaşamının trajedi başlıklarını! Bu başlıklarda kürsel bir çığ gibi büyümüştü, dünyanın dört bir yanından yükselen çığlıklar! “Siz benim gazetelerde ölüm haberimi beklerken, ben her gece tutulduğum hücremde, özgürlüğümün elimden, yaşama hakkımın bedenimden, sevme şansımın yüreğimden sökülüp, acıtılarak, kanatılarak alındığını düşünerek, rüyalarında her gece ölen Sakine! İki çocuk annesi Sakine! Tek suçu sevmek olan İranlı Sakine! Sakine’nin yaşadıklarını, adeta bir roman okur gibi, beyazperdeye yansıyan ardı ardına birbirinin arkasından koşan kare görüntülerde kaybolan gözlerimizle, bir filme bakar gibi, ama nefeslerimizi tutarak izledik, okuduk. Son? Sonuç?

 

Sorduğum soruların yanıtını siz okuyuculara bırakacağım. Asfaltın sıcağına bıraktığım, etrafını saran suretlerle adeta yaşam alanı daralan peri kızına dönmeliyim. Protez bacağına bakarken, bir yandan da düştüğü yerden telaş içinde başının örtüsünü düzeltirken nefes nefese uyanıyor genç kadın! Sonra bir gülme krizi

 

Şafak Pavey’in ikinci kitabı, nereye gidersem gökyüzü benimdir, Kırmızı yayınlarından çıktı. Kitabı okumaya başladığımda, hayatın bana bir sürpriz hazırladığından habersizdim. Hâlbuki hep söylerim, “hayat sürprizlerle doludur!”. Önemli olan beklemek ve yaşamak! Beklemek ve görmek! Beklemek ve nefes almak! Beklemek ve duymak! Pavey’in ilk kitabının etkisi yıllar geçmesine rağmen hala daha, hayatın doğru okunmasına dair, üzerimde etki izleriyle kaplıyken; bu yeni kitap bambaşka bir ülkenin kapalı kapılar ardındaki sahneleriyle dolduruyordu yaşamımı. Sonra bir gün, pek de isteksizce ve ayaklarım geri geri giderek, katıldığım bir yemek masasında buldum kendimi. Etrafımdaki bürokratik nüfusun verdiği sıkıntıyla, kısa sohbetlere katılırken, masaya bir peri kızı geldi.

 

Şafak Pavey!

 

Onu görür görmez, çantamda duran kitap aklıma gelmişti. Gözlerine baktım, el sıkıştık! Sonrası zaten kendiliğinden gelişti. Bir kez daha hayattan yenilikler öğrendim. Zülfü Livaneli Sanat Uzun, Hayat Kısa kitabında şunu söyler: “Akıllı insanlar sürekli olarak kendi vicdanlarıyla, yargılarıyla ve bilgileriyle hesaplaşırlar. ‘Ben her şeyi bilmem ama her gün bir şey öğrenirim,’ derler.”.  Şafak Pavey’in, sıcacık elinden, derin güzel gözlerinden akan yaşam enerjisi, çok şey öğretti bana o gece. Kısacık, hatta anlık denebilecek aynı atmosferde nefes alabildiğimiz süreçte!

 

Ve “ACABA?!” diyerek, Pavey’in yeni kitabında, okuduğum her satırın altını çizdim. Çizilen satırların ara okumalarını kendi yaşam ülkemin her alanını, sanki gizli kalan bir takım değişimleri çözmek istercesine, gözden geçirip, üzerinde düşünce egzersizleri yapmak adına akıl saatimi ayarladım.

 

Yıllar önce bir kitap okumuştum. Bu kitapta bir peri kızının cesaret ve metanetle hayata tutunuşunun öyküsü vardı! Ayşe Önal hem kitabın yazarı, hem de Peri Kızı’nın annesi olarak ben de müthiş bir iz bıraktı. Ama asıl amacım bu yazının ana fikrine gerçek bir Peri Kızı’nı yerleştirmek. Şafak Pavey’e doğru akan bir duygu denizinin içinde gezinirken, bütün yüreğim bir yaşamöyküsünün acıya bir o kadar da yaşamın sürprizlerine karşı dirençle ayakta kalmaya çalışan incecik bir bedenden, nasıl aktivist bir dünya vatandaşı olunur, sırrını çözerek, onun anlatımını sizinle paylaşmaya!

Şafak Pavey, 24 Mayıs 1996 tarihinde Zürih’te geçirdiği korkunç kazada bedenin yarısını bir trenin altında bıraktı. Ardından bu acıyı taşıyamayan eşi, kendisini terk etti. Annesi Ayşe Önal’la birlikte yazdığı 13 Numaralı Peron adlı kitabının Ekim 1996’daki ilk baskısının arka kapağında şu sözler yazıyordu:  “Kaderin, hayatı dişi bir öfkeyle yönettiğine inanıyorum ve bu öfkeye bilinçsiz bumeranglarımızın neden olduğuna da… Acı, bir yandan dünyaya gücenmek haklarımızı gasp ederken öte yandan sınırsız bir olgunluğun da öğretisini sunuyor. Kalıplar, iyilik ve kötülüğü karmaşıklaştırıyor. Oysa her ikisi de çok sade ve çok gündelik. Bir olgu karşısında çare sizdeyse ve onu ihtiyacı olandan esirgiyorsanız yahut pusularda beklettiğiniz hıncınızla vuruyorsanız, kendinizi tarif etmekte düzmece bahanelere sığınmamalısınız. İnsan olmak zor zanaattır… Hayatın öğretileri bu kadar anlaşılır, bu kadar sade ve bu kadar gündeliktir…

Gücenme hakkı”nın zaman içinde geri planda kaldığını, Pavey’in elini sıktığımda anladım. Çünkü bu muhalif kadın, yıllar geçtikçe, “başkalarının acısına bakmayı” ve “başkalarının yarasını sarmak için mücadele ederken kendi yaralarını sarmayı” öğrendi. Şafak Pavey, Cezayir, Sahra, Mısır, Yemen, Lübnan, Suriye, Irak, İran, Afganistan, Cenevre ve Washington’ta görev yaptı. Bugün, CHP İstanbul Milletvekili olarak TBMM’de! Meclisteki yemin töreni krizi sonrasında kürsüye çıkan CHP milletvekilleri arasında, tüm siyasi gruplar tarafından ayakta alkışlanan tek vekil olarak adı bir kez daha tarih sayfalarına yazıldı. Genel kurulun ilk gününde “İmdat doğa” yazılı tişörtüyle HES eylemcilerine selam gönderdi. En son Taksim Projesi'nin Taksim'in insansızlaştırılması ve ağaçsızlaştırılması anlamına geldiğini ifade eden “Taksimplatformu” nun yanında yer aldı. Taksim’deki yürüyüşe katıldı. Sabah Gazetesi yazarı Engin Ardıç 16 Şubat 2012 tarihli köşe yazısında Pavey için, hem özürlü hem de CHP’li, tabirini kullandı. 17 Şubat 2012 tarihinde, Çankaya Belediyesi'nin düzenlediği bir panele konuşmacı olarak katılan Pavey, Engin Ardıç'ın kendisiyle ilgili söylediği sözler hakkında şunları söyledi:

"Bu yazının üzerinde hiç durmadım. Hatta bunları iltifat olarak kabul ediyorum. Hem engelli hem de Chp'li olmaktan gurur duyuyorum."

Bu muhalif kadın, bana sözleriyle, bir kez daha, kişisel hikâyesini anımsattı. Aslında bu hikâye hepimiz içindir. Hepimizin yaşamlarına bir göndermedir. Yaşamda öyle insanlar, öyle olaylar, öyle an’lar gelip geçiyor ki, bazen üzerinde durmaya bile değmez! Acılarımıza ve yaralarımıza “sığmayan-sıkışmayan” bir mücadele olmalı, bence hayat!   

1994 Mayıs ayında bir kolunu ve bir bacağını kaybettiğinde, doktoruna “Öyleyse kalanları kurtarmalısın, annem çok üzülür,” demesi Şafak Pavey’in hayata bakış açısını, karakterini, duruşunu, düşüncelerini, kişiliğini kısacası, muhalif kadın Şafak Pavey’i tanıtan bir cümledir.

Şafak Pavey, nereye gidersem gökyüzü benimdir adlı yeni kitabında, İran’da kaldığı iki yılda, yaşamına yansıyan tüm toplumsal ve siyasal görüntüleri, cümleleriyle bize aktarıyor. Tanıdıklarının “İran’a gitme!” demelerine karşılık,  büyük bir heyecanla bu ülkeye gitmesi onun engeli, engel olarak görmediğinin bariz göstergesidir. Çünkü 1994 sonrasında başlayan yeni yaşam sürecinde, engelliler, azınlıklar, çocuklar, şiddete uğrayan kadınlar, mülteciler, işkence mağdurları, çocuk gelinler ve insan hakları çiğnenen mağdurlar, “aktif bir dünya yurttaşı” olarak onun temel mücadele alanı olmuştur.

Bir insanlık aktivistinin kaleminden İran’ı okumanızı, naçizane, öneriyorum!

Unutmayalım ki: Nereye gidersek gidelim, gökyüzü bizimdir!

 

 

 

   

 

 

 

Bu haber toplam 1135 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler