1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. -Napan? -Napayım... -E Napacan... -Napsın...
-Napan? -Napayım... -E Napacan...  -Napsın...

-Napan? -Napayım... -E Napacan... -Napsın...

Çok sevdiğim bir Kıbrıs hikayesinde, dört Kıbrıslı yolda karşılaşırlar, biri diğerinin hatırını sorar: “Napan?”, ikincisi cevap verir: “Napayım...”, üçüncüsü hazırda bekler: “E napacan...”, dördüncüsü diyaloğa son nokta

A+A-

 

 

 

 

Çok sevdiğim bir Kıbrıs hikayesinde, dört Kıbrıslı yolda karşılaşırlar, biri diğerinin hatırını sorar: “Napan?”, ikincisi cevap verir: “Napayım...”, üçüncüsü hazırda bekler: “E napacan...”, dördüncüsü diyaloğa son noktayı koyar: “Napsın...”. Son zamanlarda birçok insanın benzer diyaloglar kurduğunu görüp, bir yandan hem halk olarak kötü durumlarda dahi mizaha olan yatkınlığımıza tebessüm ediyorum, hem de bu bilindik sorulara kendi adıma da cevaplar arıyorum... Soru belli: E napacayık?

 

“ E HER GÜN NE BIŞIRECEN?”

 

Gözden kaçırmamamız gereken en temel gerçek, hayatın tüm yoğunluğu ve doğurganlığı ile devam ettiğidir. Hatta, bu devamlılığı da yine Kıbrıs şivesi doğrultusunda bir cümle ile ifade edecek olursak genellikle ev hanımları tarafından kullanılan şu cümle hemen aklıma gelir:

“E her gün ne bişirecen?!”. Bu cümle, çocukluğumda anneannemle birlikte yaptığımız komşu ziyaretleri esnasında, mahallece bir seramoni olarak yaşanan ve suyun depolara aktığı tek gece olma özelliğini taşıyan “su gecesi” bünyesinde sıkça duyduğum, kullanışlı ev hanımı cümlelerinden biridir. “Su gecesi” dediğimiz ve herkesin gece yarılarına kadar kapı önlerinde suyun gelmesini beklediği gecelerde, kuvvetle muhtemel muhabbete eşlik niteliğinde topluca ayıklanan bir bağ molehiya ve bu molehiyalar neticesinde ortaya çıkacak olan kılıç işlevli molehiya çirpileri küçükken benim temel ilgi odağım olsa da, fonda çalan cümleler, gelir gelir ve bir noktada biterdi: “E her gün ne bişirecen?”. Feminist bakış açısıyla bu cümlenin içerdiği anlam, ev hanımlarının görünmeyen emeği ve ataerkil yapı karşısındaki mağduriyetleri olup, bu konudaki hassasiyetle hemfikir olmakla birlikte, benim bu cümlede işaret etmek istediğim şey; ertesi günün varlığına ve onun varlığı dolayısıyla yapılması gerekenlere vurgu. Ertesi gün ne pişirileceği her zaman bir sorunsal olarak dile getirilse de, anneannemin hiçbir zaman beni aç bıraktığını hatırlamıyorum. Yarın için yine pişecek olan birşeyler olacak, mesele hangimizin ne pişireceği? Tatlı çocukluk yıllarından farklı olarak, artık bizim de mutfağa girmemiz gereken günlerdeyiz...

 

SIZ NE DIYORSUNUZ?

 

Ortada bizim ellerimizde şekillenecek bir “yarın” varsa; başka bir deyişle, yarının yemeklerini pişirecek olan artık bizsek, bilmeliyiz ki; tıpkı bizden öncekilerin yaptığı gibi, bu iş emek, özveri, üretim ve inanç gerektirecek. Özellikle bizim kuşak gençlerin büyük bir kısmı, siyasetle ilgilenmeye başladığında, İnönü Meydanı’na sığmayan kalabalıklar, her köyde barış ateşleri, inanılmaz örgütlü bir sendikal hareket, önündekini yıkıp devirecek kadar güçlü bir ifade özgürlüğü buldu. Bir liseli genç, attığı sloganın seksen bin kişide daha yankılandığına şahit oldu. Henüz daha ergenlik çağında, kendisinden büyük nesillerden farklı olarak, nesne olmayı ve bunu kabullenmeyi değil, özne olmayı öğrendi! Bunların hepsi çok güzel tecrübelerdi ve gerçekten tadı da hala damağımızdadır... Ancak şu bir gerçek ki; bu tattıklarımızın hepsi, bizden önceki barış ve demokrasi sevdalısı nesillerin, otuz yıla aşkın verdikleri emek ve yaptıkları fedakarlıklar neticesinde hazırladıkları yemekler, yarattıkları değerlerdi. Bugün; kitlelerin cesaretle fikrini haykırdığı, demokratik bir ortam yok. Bugün; gerçek bir özne olduğu unutturulmaya ve yeniden nesneleştirilmeye çalışılan bir toplum var.

 

Elbette durum eskisi kadar konforlu değildir, ancak şu da bir gerçek ki, konfor dediğimiz şey sol hareketin tarihi ile pek yan yana gelmiş de değildir. Tarihte solun kalesi kattiyen saraylar değil, meydanlar olagelmiştir. Sol hareket dünyada her koşulda ve her bedeli ödemeyi göze alarak, inandıkları uğruna savaşan insanlardan oluşur. Otuz yıl hapiste yatmış Nelson Mandela’ya: “Biz çok marazlıyık, napacayık bilmeyik...” mi diyeceğiz? Ömrünü yurdundan sürgün geçirmiş, hasretleri ezbere bilen Nazım Hikmet’e: “Çok moralimiz bozuk... Sokağa çıkamayık... Zaten elimizden birşey gelmez...” mı diyeceğiz? Yoksa “Gerçekçi ol, imkansızı iste!” diyen Che Guevara’ya: “ Biz çok yorulduk, aha pes ettik...” mi diyeceğiz? Bunları söyleyecek olan buyursun söylesin... Biz; düşündüklerini söylemeye yüreği yeten, bu halkın nesne değil, özne olması için mücadele edecek olan herkesle, birlikte yürümeye devam edeceğiz...

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 2026 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler