1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Naci Talat bir fenomendi
Naci Talat  bir fenomendi

Naci Talat bir fenomendi

Geçtiğimiz, Salı günü Haziran ayının 26’dıydı. Aslında, o günün benim için mutlu bir önemi vardı. O da tam, 29 yıl önce 26 Haziran 1983 yılında sevgili eşim Rengin ile evlenme yıldönümümüz olmasıydı. Ne yazık ki, bu mutlu gün 26 Haziran 1991 yılınd

A+A-

 

 

 

Geçtiğimiz, Salı günü Haziran ayının 26’dıydı. Aslında, o günün benim için mutlu bir önemi vardı. O da tam, 29 yıl önce 26 Haziran 1983 yılında sevgili eşim Rengin ile evlenme yıldönümümüz olmasıydı.

Ne yazık ki, bu mutlu gün 26 Haziran 1991 yılında Erenköy’de silah arkadaşım, Ankara’da ve Kıbrıs’ta büyük ve meşakkatli bir yola çıktığımız “YOLDAŞIM” Naci Talat’ın, o yiğit devrimcinin bir hastalığa yenilip, aramızdan ayrıldığı gün oldu.

Aslında, Naci’nin uzun ve mücadeleci bir yaşamı oldu. Yaşadığı o kısa döneme bir halkın özgürlüğü ve dünya halkları ile bütünleşme mücadelesini yoldaşları ile verirken, Ankara’daki 68 kuşağını Kıbrıs’a Cumhuriyetçi Türk Partisi saflarına taşıdı. Kıbrıs’ta faşizmin ve BEY yönetiminin zirveye vurduğu dönemde korkusuzca bugün bir darb-ı mesel haline gelen “KİMDİR BE BUNLAR” sloganının dalga dalga tüm Kıbrıs’ta yankılanmasına neden oldu.

İnandığı dünya görüşü olan ve bizlerle paylaştığı “BİLİMSEL SOSYALİZM” düşüncesinden ödün vermeden Birleşik bir Kıbrıs için verdiği kavgada “bu yoldan dönenler” olan yorgun demokratlar ama kavgaya inanlarla CTP’nin ulu bir çınar gibi büyümesini sağladı.

Ne yazık ki, bu müthiş kavgayı verirken, yakalandığı o menhus hastalıkla da mücadele etti. O hasta günlerini paylaştığı yoldaşlarına “bunu da yeneceğim” derken, gelecekte kurulmasını düşlediği “Birleşik Kıbrıs” konusu büyük bir hararetle tartışıyordu. Hatta, kendisini hasta yatağında ziyaret eden yoldaşlarıyla hastalığının vahim durumunu tartışacağına, Kıbrıs halklarının mücadelesinde uygulanacak strateji ve taktikleri tartışıyordu.

Bunlar Naci’nin, bizim aramızdaki isimi ile “HAMBO”nun siyasi kimliği idi. Bir de, Naci’nin insan kimliği vardı. Yaşadığı toplumun insanlarıyla bir dilim ekmeği ve zeytini bir sofrada paylaşma mutluluğu, dost meclislerinde eline aldığı sazıyla seslendirdiği türküler ile duygu fırtınası yarattığına tanık oldum.

Hele hele, Pir Sultan Abdal’ın “MAHSUS MAHAL DEDİKLERİ ZİNDANDIR” türküsünü bir seslendirmesi vardı ki, birden kendimizi 14’üncü yüzyılda Pir Sultan Abdal’ın yaşadığı dönemlerde bulurduk.

Ha, Naci şiiri de severdi ve de yazardı. Bugün kopyasını bulup, bulamayacağımdan emin olmadığım bir “YILAN” şiiri vardı ki, Yılan’ın kişiliğinde başı ezilemeyecek bir mücadele adamını anlatıyordu.

İşte bu büyük dostum, yoldaşım, arkadaşım hatta zaman zaman tartışmalarda ters düştüğüm Naci, tarihin garip bir tecellisi olarak, dünyanın en büyük ozanı olan Nazım Hikmet gibi bir Haziran sabahında aramızdan ayrıldı.

Grup Yorum’un, Nazım Hikmet için seslendirdiği “HAZİRAN’DA ÖLMEK ZOR”  be Naci. Ölüm yıldönümlerinde anmak için ziyaret ettiğimiz mezarında senin olduğuna inanmıyorum ya. Şöyle, bir köşeden çıkıp, “HADİ MACİLA’YA” gidiyoruz der gibisin veya o dev gövden ve halkın için dolu yüreğinde Ankara’da “Sakarya caddesinde” birlikte yürür gibiyiz.  Hoş geldin yoldaş Naci, Hoş geldin. Ha, zaten gitmemiştin pardon.

 


Polis’in vizyonu

 

Kuzey Kıbrıs’ta bizim olan ve bizim aramızdan yetişen polisimizin bu hafta 48’inci kuruluş yılı. Her ülkede olduğu gibi, bizim ülkemizde de olaylarda ilk müdahaleyi yapmak zorunda kalan polisler kuşkusuz en büyük eleştirileri de alıyorlar.

Aslında, oğullarımdan bir tanesinin polis olmasına kadar, benimde polis hakkında önyargılarım vardı. Daha sonra, bu oğlumun polis subayı olmasıyla haşir neşir olduğum polislerinde bir insan, bizden biri ama emirleri yerine getirme zorunda olan kişiler olduklarını gözlemledim.

Bu bağlamda, geçtiğimiz Perşembe günü, polis örgütünün düzenlediği futsal turnuvasını izledim. İzlerken de, polisin nereden nereye geldiğini, ne kadar büyük bir aşama kaydettiğini gözlemledim.

Başta, bugünlerde emekliye ayrılacak olan genel müdür Günay Özan, polis örgütün bağlı bulunduğu Güvenlik Kuvvetleri Komutanı Tümgeneral Mehmet Daysal, diğer polis müdürlerini bu şölen vesilesiyle bir araya gelerek, kenetlendiklerini ve polis örgütü mensuplarına sahip çıktıklarını gözlemledim.

Bu panaroma beni duygulandırırken hata yapsa da, iyi davransa da bu polislerin bizim polislerimiz olduğunu düşündüm.

 


CAS konusunda ne kadar ciddiyiz?

 

Evet, belki de sporda üzerimizdeki ölü toprağını atmaya başladık. Özellikle, Kuzey Kıbrıs’a uygulanan spor ambargosunun kalkması konusunda yıllardır verilen mücadelede yöntem ve strateji hataları sonucunda bir yere varamamamızın nedenlerini öğrenmiş olduk ki, olayı gerçek mecrasına oturtmaya çalışıyoruz.

Bir defa, unutulmaması gerekir ki, sporun dünyadaki patronu konumundaki Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne (IOC) üye olmanın koşulu Birleşmiş Milletler üyesi olmaktır. Her ne kadar da bu yöntem kişisel bazda IOC bayrağı ve marşı ile aşılmakta ise de IOC’de hak aramanın en önemli yolu Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi’dir.

İşte, bu konunda yıllardır sürdürülen CAS’a başvurma mücadelesi son zamanlarda bu konunda Türkiye Cumhuriyeti’nin lojistik desteğiyle ve spor medyasındaki bir kısım arkadaşın olayı sürekli gündemde tutmasıyla, devlet tarafından da benimsenir hale geldi.

Bu bağlamda en nihayet Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanı Dürüst, spordaki izolasyonların sona ermesinin yasal mücadele zemini olan Avrupa Spor Tahkim Mahkesine  başvurulacağını geçtiğimiz günlerde YENİDÜZEN’e açıkladı.

Bu konunda, Dış İşleri Bakanlığı ile ortak bir strateji çizildiğini, tüm argümanların ve donelerin toplandığı zaman CAS’a başvurulacağını açıkladı.

Tabii, bunun spor kamuoyunun tansiyonunu düşürmeye yönelik bir demeç olup, olmadığını yakın sürede anlayacağız. Yani, Bakan Dürüst’ün bu konunda ne kadar ciddi olduğunu göreceğiz. Konu ile ilgili olarak ser verip, sır vermeyen Bakan Dürsüt’ün takipçisi olmaya devam edeceğiz.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 942 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler