1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. MÜZELER
MÜZELER

MÜZELER

Stella Aciman: Türkiye gazetelerinden birinde okuduğum bir haber ve ardından KKTC gazetelerinde son günlerde sıklıkla yer alan eski Lefkoşa Polis Müdürlüğü’nün yerinin müze haline dönüştürülmesi haberleri beni bu yazıyı yazmaya yönlendirdi

A+A-

 

 

Stella Aciman

 

 

Geçen hafta, Türkiye gazetelerinden birinde okuduğum bir haber ve ardından KKTC gazetelerinde son günlerde sıklıkla yer alan eski Lefkoşa Polis Müdürlüğü’nün yerinin müze haline dönüştürülmesi haberleri beni bu yazıyı yazmaya yönlendirdi.

İlk haber; Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer ve Haluk Dinçer çiftinin 4-5 yıl önce Cunda’da, Fazıl Katrinli’den satın aldıkları Ayışığı Manastırı’nı restore etmeleri ve çeşitli kültür-sanat etkinliklerinin de yapılacağı bir müze ev olarak Ayvalık’a ve Cunda’ya kazandırmalarıydı. Aynen rahmetli Sakıp Sabancı’nın Emirgan’daki Atlı Köşkü’nü zaman içinde, salt yaşanılan bir mekân halinden çıkarıp müze haline dönüştürmesi gibi… Bugün o müzede Rembrant, Salvador Dali gibi dünyanın en önemli sanatçılarının sergileri oluyor ve İstanbul halkı, çoluk çocuk kapıda oluşan uzun kuyruklara karşın içeriye girmek için saatlerce beklemeyi göze alıyor.

Yıllar önce Vehbi Koç’un Büyükdere’ deki evini eşi Sadberk Hanım’ın anısına müzeye çevirdiği zaman o yerin ilk ziyaretçilerinden biriydim. Neredeyse asırlık objelerin sergilendiği müzede  Koç Ailesi’nin geçmişinin yanı sıra; Türkiye’nin kültürüne, sanatına dair o kadar çok şey öğrenmiştim ki… Ve geçmişin, insan hayatının içinde çok önemli bir yere sahip olduğunu düşünmüştüm. O yüzden gittiğim tüm ülkelerde müzeleri gezmekten, geçmişin derinliklerinde kaybolmaktan inanılmaz bir haz duyarım.

Paris’teki Louvre Müzesi’nde yer alan Leonardo da Vinci’nin ünlü Mona Lisa (La Jakonde) tablosunu ilk gördüğümde ne çok heyecanlanmış ve önünden uzun zaman ayrılamamıştım. Eski Taş Çağı’ndan başlayarak günümüze kadar kentin geçmişi ile ilgili ipuçları veren öğeler barındıran Londra Müzesi’nin (British Museum)görkemini kıskanmamak ne mümkün… Hele yakınındaki oyuncak müzesine (Pollocks Toy Museum) ne demeli? Birkaç yıl önce şair, yazar Sunay Akın’ın; devletten en ufak bir yardım almadan, tamamen kendi çabalarıyla, dünyanın çeşitli yerlerinden topladığı onlarca oyuncakla açtığı ilk ve tek Oyuncak Müzesi Türkiye’nin kültürüne olduğu kadar çocukların dünyasına da güzel bir katkı olmuştur.

 


 

 

“Bizi yok sayamazsınız”

 

“Şehrin Altındaki Şehir…” Dokuz metrelik bir derinlikten tüneli kazmaya başladılar. 11 metreye indiklerinde topraktan kafatasları, çanak çömlek, vazolar, küpeler ve kolyeler yağmaya başladı. Yer sallanır gibi oldu, ürperdiler, altını kazdıkları caddenin üzerindeki evler üzerlerine yıkılırsa diye korktular. Ama nerede olduklarını biliyorlardı, ne yaptıklarını da... Kalabalık bir ekip halinde Atina metrosu için Monastiraki’ye gidecek tüneli açmaya çalışıyorlardı, biraz durdular, ‘haydi devam’ dediklerinde bu defa önünü alamayacakları kadar çok parça kafalarına düşmeye başladı. Yüzyıllar öncesinin yaşamları, ‘bizi yok sayamazsınız’ dercesine dizildiler önlerine. Kültür Bakanlığı geçmişten gelen bu sese kulak verdi… Ve bugün Atina’da dünyanın ilk metro müzesi var. İnsanlar her sabah işlerine giderken bu yer altı müzesinde sergilenen geçmişlerinin önünden gururla geçiyor. Haksız da değiller tabii… 70 arkeologla yapılan metro kazılarından çıkan otuz bin çok önemli tarihi eserin 514 adedi şu an Kiklad Eserleri Müzesi’nde sergileniyor. Turistlerin ilk uğrak yeri… 

 

AÇIK HAVA MÜZELERİ

Dünyada tarihi açıdan zengin şehirler metro yapımını, arkeolojik kazı yapmak ve kentin geçmişini ortaya çıkarmak için bir fırsat olarak değerlendiriyor. Roma metrosunda çıkarılan eserler buna bir örnek, ancak Atina gibi metro içinde eser sergileyeni, insanları geçmişleriyle böyle bir ilişkiye sokan başka şehir yok. İstanbul metrosundansa hiç bahsetmemek en iyisi. Hiçbir arkeologun çalışmadığı ve Başbakan’ının tarihi, “kazıda çıkan taş parçaları…” olarak tanımladığı İstanbul metrosu herhalde bu açıdan tarihe geçecektir. Diğer taraftan, eserleri metroda sergileme fikrinin sahibi Kamu İşleri Bakanı Laliotis’e “amaç neydi?” diye soruyorlar.

Bakan “Antik eserleri onları bulduğumuz istasyonlarda sergiledik. Metroyu kullanan insanlara, birazcık da olsa sanatın kokusunu yaymak istedik. Sanat daimidir, evrenseldir, ayrıca iyimserdir de. Metro istasyonu müze değildir ama küçük sergilemelerle her sabah giden ve gelenler bir göz atsalar dahi, bu iyimserlik hissi verir” diye cevaplıyor soruyu.

Dünya müzelerinden söz ederken İtalya’yı unutmamak gerekir. İtalya benim gözümde bir açık hava müzesidir. Mesela Floransa’da ki Piazza Della Signoria… Pek çok heykeli barındırdığı gibi önemli binalara da ev sahipliği yapıyor bu meydan. Bunlardan en önemlisi Uffizi Müzesi. Muhteşem heykeller ve tavan freskoları ile süslü sanat koridorunda yürümek insanı uzak yerlere yolculuğa çıkarıyor. Görmeden geçilmez diye nitelenen müzelerden biri. O sebepten dolayı bilet almak için 2-3 saat kuyrukta bekleniyor. Müzede İtalyan sanatının en güzel örnekleri sergileniyor.

Galleria dell’Akademia… Küçük bir müze ama içinde tarihin en önemli yapıtlarından biri olan Michelangelo’nun Davut heykelini barındırıyor.

Her yeri tarih kokan bu şehrin yollarında yürürken çok güzel heykellere rastlıyorsunuz. Çoğu Floransa’ya damgasını vurmuş eserler, Michelangelo’nun elinden çıkmış önemli bölümü... Meydan ve müze girişleri yine dantel gibi işlenmiş heykellerle dolu. Vitraylar hayranlık uyandırıcı.

 


 

 

Ya Kıbrıs!..

 

Kıbrıs da benim için bir açık hava müzesi… Yüzyıllar boyunca, üzerinde kurulan değişik uygarlıkların bıraktığı zengin bir tarihe ve mimari mirasa sahip; Batı’da Soli ve Vuni’den Lefkoşa’da ki Arabahmet Cami’sine, Mağusa’daki Salamis’ten Doğu’daki Apostolos Andreas Manastırı’na kadar 9000 yıllık uygarlığın izlerine her yerde rastlamak mümkündür.  Geçmişin izini sürerken, tarihin yanı sıra çevreye saçılmış pet şişelerin, yiyecek torbalarının, plastik poşetlerin de izlerine rastlar ve “neden bu yerler koruma altına alınmamıştır?” diye düşünür, bakımsız kalan eserlerin yıkıldı, yıkılacak hallerine üzülürsünüz.

Geçenlerde mecliste konuşma yapan bir milletvekilinin söylediği “1570’lerden beri buradayız” sözünü duyunca “iyi, hoş da… o yıllardan bu yıllara Lefkoşa’ya bir Çağdaş Sanatlar ve Arkeoloji Müzesi yapamadınız mı?” diye sormak geçti içimden. Geçmişe salt sözlerle sahip çıkmaya çalışmak ne yazık ki yeterli değil. İnancım şu ki… Bu ülkede onlarca müze yapacak kadar çok olan tarihi eserlerin, atıl olarak bir yerlerde olduğu ve kaderlerine terk edildiği yönündedir. Artık bu eserleri gün yüzüne çıkarmanın zamanıdır. Burada iş sadece Devlet Kurumlarına bırakılmamalı, bireysel ve kurumsal şirketlerin de ellerini taşın altına koyarak, geçmişi asırlar öncesine dayanan bir ülkenin gizli kalmış hazinelerini sergileyecek müzeleri çocuklarına, torunlarına ve geleceğe anlamlı bir miras olarak bırakmalıdırlar. Lefkoşa’nın, tarih kokusuyla bezenmiş Sarayönü Bölgesinde yer alan eski Polis Müdürlüğü binası bir ilk adım için anlamlı bir yer değil mi?  

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 640 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler