1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Mutluluktaki Hüzün...
Mutluluktaki Hüzün...

Mutluluktaki Hüzün...

Mutluluk içerisinde hüznü de yaşamak, insanoğlunun ruh hallerinden ve en enteresanlarından biri olsa gerek. Geçtiğimiz Pazar günü, Girne Boğaz piknik alanında düzenlenen; 1.Leymosunlular Pikniği, benim için bu ruh halinin deneyimiydi. Aylarca süren komit

A+A-

 

 

Mutluluk içerisinde hüznü de yaşamak, insanoğlunun ruh hallerinden ve en enteresanlarından biri olsa gerek. Geçtiğimiz Pazar günü, Girne Boğaz piknik alanında düzenlenen; 1.Leymosunlular Pikniği, benim için bu ruh halinin deneyimiydi.

Aylarca süren komite toplantılarının ilk gününden itibaren yaşattığımız inanç ve oluşturduğumuz sinerji; 3 Haziran’da gerçekleştirilen etkinlik sonuna kadar taşınabilmiştir. Tek ve en önemli hedef olan; 38 yıl aradan sonra insanlarımızı; Leymosunluları biraraya getirme projesi, basın’a göre 4-5 bin kişinin orada yer alması önemliydi. Evet; komitede görev üstlenen, katkı koyan herkes, tam manasıyla bir özverinin izdüşümleriydi. Bu projede sadece birbirini tanıyan, yenileriyle tanışmak isteyen Leymosunlular biraraya gelmedi, şartlar gereği birbirlerinden ayrı düşmüş ailelerin de bir Bayram havasında buluşmaları gerçekleştirildi. Karınca kararınca komite çalışmalarında biraz katkım olmuşsa ne mutlu bana.

 

Mutluluktaki hüzün...

Sabahın sekiziydi piknik alanına gidişim. Verilen emeğin son noktasındaydık artık. Arabalar geldikçe, tanıdık simalar gördükçe insan kendini Leymosunda; o güzelim insan topluluğunda hissetmeye başlar..

Ve o an bir kez daha anlarsın ki; mekânlardan çok, insanlardır mekânları canlandıran, hayat veren.

Ve bundandır ki 1997 yılında ilk Leymosuna gidişimde kendimi yabancı hissedişim. Çünkü Cemal dayı yoktu karşımızdaki dükkanda, ne Durmuş dayı, ne Mustafa Muhsin dayı. Ne Berkant abi vardı fotoğrafçı dükkanında, ne sandüviççi Kemal abi, ne de Salih “yek” amcamız kahvehanesindeydi.

Park Gazinosu’nun tabelası vardı da Kareler topluluğu yoktu kulaklarımıza müzik salan. Afişler asılmamıştı Taksim Sineması’nın panolarına, Çakır sandüviç arabacını getirmemişti oraya, Necat abi de yoktu kapıda. Parkta top oynamıyordu çocuklar, berber Salih dayımızın dükkanı kapalı, Salon Beyrut “şarlot” satmıyordu artık...

38 yıl sonra tüm bu insanlarımızın ve nicelerinin gerçekleriyle karşılaşmak, onlarla kucaklaşmak, dolu dolu gözlerle geçmişe yolculuk etmek hep beraber, bir Dejavu gibiydi resmen.

Anıları, fotoğraflarda kalmış aramızdan ayrılanların.

Bir bağrış koptu mu kötüye yorarken insan, orada bir kavuşmanın habercisi gibi algılattı bizlere.

Kimler kimleri gördü, sarıldık  ve hayatta olmayanları andık.

Mete Adanır’ın tam boy fotoğrafını açtım Vakfımız stantında, hani yaşasaydı o da koşup gelirdi bu güne düşüncesiyle.

Ne Ali Bahri dedem, ne Cemaliye ninem, ne de Annem vardı yanımızda o gün. Bir ben’dim Leymosunda doğan, eşim ve Leymosunun yeni “aşıları” kızım Naz ve oğlum Ada. Bu kültürü devredeceğim yeni kuşak. Bir yanda; ilkokuldaki sınıf arkadaşlarımı bulurken sevince dönüşen yüreğim, diğer yanda; annemin arkadaşlarını gördükçe kanayan ciğerim. Kaç kez “tam anneme göre bir etkinlik” dediğimi hatırlamıyorum, gözlerim dolarak. Bu satırları bile yazarken bir damla yaş akıyor gözümden, sessiz O’nun gözyaşıymışcasına. Kalabalıkta yalnız hissederken kendini, bir el kucaklıyor seni ta geçmişten, Leymosundan gelen. Ve mutluluğu yapıştırıyorsun ardından gözlerine, bir an olsun kayıplarını unuturmuşcasına. Mutlulukta hüznü yaşamaktı bu. Tüm tanıdıklarını görmek, onlardan kendi hakkında, ailen hakkında güzel anılar dinlemek, ta ki yeniden annemin bir arkadaşını görene dek... ayağınıza, dostluğunuza, yüreğinize ve inancınıza sağlık tüm Leymosunlular.

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 977 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler