1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. MUTLULUK VARILACAK HEDEFTEN ÇOK İZLENECEK BİR YOLDUR
MUTLULUK VARILACAK HEDEFTEN ÇOK İZLENECEK BİR YOLDUR

MUTLULUK VARILACAK HEDEFTEN ÇOK İZLENECEK BİR YOLDUR

Geçtiğimiz gün kızım bana bir e-mail attığını ve mutlaka okumamı rica ettiğini belirten bir sms gönderdi. Mektubu henüz okumadan ona neyle ilgili olduğunu sorduğumda bana kendisinin çok beğendiğini, varoluş ve kimlik kavgası veren bir toplumda yaşayan bir

A+A-

 

 

 

Geçtiğimiz gün kızım bana bir e-mail attığını ve mutlaka okumamı rica ettiğini belirten bir sms gönderdi. Mektubu henüz okumadan ona neyle ilgili olduğunu sorduğumda bana kendisinin çok beğendiğini, varoluş ve kimlik kavgası veren bir toplumda yaşayan bir babanın küçük kızına yazdığı bir mektup olduğunu, mutlaka benim de okumamı istediğini söyledi. Okudum. Gerçekten de çok beğendim. Kızımın beğenmesi ve okumam için bana göndermesi de ayrıca çok etkiledi beni. Hatta çok mutlu oldum kızım tarafından bilgilendirici, oldukça anlamlı ve içerikli böylesi bir yazı almaktan. Duyarlılığına müthiş sevindim. Sizlerle de  mutlaka paylaşmak istedim bu etkileyici mektubu hiçbir yorum katmadan ve ekleme yapmadan…

 

“Tarihe borçlu olduğumuz görev, onu yeniden yazmaktır” (Oscar Wilde)


                                                                                                

“Sevgili kızım, modern ilerleme denilen toplumsal fırtınadan geriye kalan tarihsel enkazın altında debelenen bir dünyaya gözlerini açan bir çocuk olarak seni nasıl bir geleceğin beklediğini doğrusu istersen bende kestiremiyorum. Sevgili kızım, senin olmadığın zamanlarda, tarih, sıradan insanların sıra dışı ortak eylemliliklerine dair pek çok sarsıcı deneyime sahne oldu. Geride bıraktığımız 20. yüzyıl kesinlikle büyük devrim çağlarından biriydi. 1917 Ekim Devrimi, Çin, Küba, Cezayir, Vietnam, Nikaragua ve Şili’de esen devrim rüzgârları “alttakilerin” o güne dek görülmemiş bir siyasal şöleniydi ve tarihin seyrini değiştiren şok deneyimlerdi. Ancak iktidar tuzağına düşen bu hareketler, devletin ve iktisadın ölümcül aklına teslim olurken, kızıl düşlerden düşen bizlere de düşlerimizi sınayacağımız yeni patikalar açma yolu düştü. Artık devrimler çağının kapandığı, direniş ve isyan tarihinin tüm tanrılarının aforoz edildiği, bizler gibi ortak bir hayalin peşinde koşan bütün hayalcilerin umut gemisinin karaya oturduğu çok zor zamanlardan geçiyoruz diyebilirim. Sevgili kızım, “Umudun Mekânları” her yerde işgal altında. Neo-liberal denilen talancı “imparatorluk” bir ahtapot misali tüm dünyayı hegemonyası altına almış durumda. Dünyanın en zengin üç kişisinin serveti, adına az gelişmiş dedikleri yirmi beş ülkenin toplam gelirini aşmaktadır. Dünyadaki en zengin 200 kişinin serveti, dünyada yaşayanların kırk birinin toplam gelirini geçmektedir. Yani belki de 20.yüzyılın sonu bir küresel yoksullaşma dönemi olarak tarih sahnesinden çekilecek. İmparatorluk’un iktisadi sistemine boyun eğen topraklar bağımlı tüketim çöplüklerine dönüşürken, boyun eğmeyenlerde “istisnanın kural haline geldiği” bir siyaset dünyasında her türlü askeri işgali veya asimetrik savaşları göğüslemek zorunda kalıyor. Her şeye rağmen küresel köyün farklı mahallelerinde (Seatle, Cenova, Chiapas, Porto Alegre) yeni türküler eşliğinde küresel isyan halayı, iktidar oyununa karşı kendi oyununu oynamaya devam etmektedir. Kendi kendini örgütleyen, hiyerarşik olmayan heterojen ağlar şeklinde örgütlenen bu “gökkuşağı koalisyonu” her dünyanın içinde yer aldığı bir dünyayı yaratma hayalini ateşlemeyi sürdürüyor. 




Geleceğin bir kadını olarak bu topraklardaki “kadınlık halleri”ni soracak olursan maalesef pek değişen bir şey yok. Toplumsal cinsiyet, iktidar hiyerarşisinin en önemli dayanaklarından biri olmaya devam ediyor. Şirin Tekeli teyzeni dinleyecek olursak, “Resmi ideoloji Kemalizm, kadınların sorunlarının devlet eliyle çözüldüğünü, egemen toplumsal ideoloji İslam, kadınların zaten ezilme diye bir sorunu olmadığını, hegemonyaya oynayan Marksist sol ideoloji de kadınların kapitalist sömürü dışında bir sorunları olmadığını savunuyordu”. Yani tüm siyasal ve toplumsal hareketlerin cinsiyet körlüğü hala devam ediyor, kadınlar birey olarak değil ancak anne, eş veya bacı olarak konumlandırılmaktadır. Kadının bedeni üzerinde tasarruf hakkını meşru gören toplumsal zihniyet, namus cinayetleri, sokakta ve aile içinde uyguladığı şiddetle kadın bedeni üzerindeki denetimini sürdürmektedir. Anlayacağın namus ve bekâret değerleri, erkeğin itibarını kadının iki bacağı arasına hapsetmiş durumda. Türbanıyla üniversiteye giremeyen kız kardeşlerinin durumu, Kemalist ve İslamcı aydınlar arasında kadın adına ve yine kadın bedeni üzerinden bir iktidar mücadelesine dönüşmüştür. Güya kadını özgürleştirmeyi iddia eden Sol ve Kürt hareketi içinde de kadınlar, bacı imgesi ile fitne imgesi arasında gidip gelmektedirler. Harekete katılan kadınlar üzerinde özgür fakat cinsellikten arındırılmış ve kendini davaya adamış kadın imajı oturtulmaya çalışılmaktadır. Teorik açıdan bakıldığında “Kürt Feminizmi” üçüncü dalga feminizm olarak adlandırılan “siyah feminizm” ile karşılaştırılabilinir. Aydınlanmanın mirasını taşıyan Avrupa merkezli kadın hareketinin evrensel kızkardeşlik idealinin, sınıfsal, ırksal ve kültürel farklılıkları göz ardı ettiğini, siyah kadınların sorunlarına yaklaşımda belli sınıfsal ve kültürel örüntülerden hareket ettiğini görünür kılmayı başardılar. Neyse bu sorunlar birazda senin sorunlarındır.


Bu arada güzel Emma, Kürtlük denilen kimlik yaramızın kanamaya devam ettiğini söylemek isterim. Kimsenin yaramıza deva olmaya niyeti yok. Yaramızın iyileşmesi adına siyasal elitlerin bulduğu çözümlere bakacak olursak, ya mevcut cumhuriyetin kimliği devlet güvenliğine alınmış alt kimlikli uslu yurttaşları olacağız ya da mağduriyet postunun serin gölgesine yaslanıp siyasal erkin bizi tanıyacağı ve kabul edeceği o meçhul güne kadar tüm enerjimizle arıza çıkarmaya devam edeceğiz. İşte sevgili kızım, bir taraftan devlet baskısına ve ayrımcılığına karşı kimliğimize sarılıp yaralı halimizi görünür kılmaya çalışırken, diğer taraftan tüm varoluşumuzu ve özgürleşme potansiyelimizi kimlik cenderesine kapatan bir siyaset içinde özgür özneler olarak kalmaya uğraşıyoruz. Anlayacağın durumumuz bayağı zor ve vahim. Devlet’in ve Kabile’nin hükmü altında yaşamayı kabul etmediğimizden kendi yarasını yine kendisi sağaltmak zorunda olan bir avuç birey olarak yolumuza ağır aksak devam etmeye çalışıyoruz. “Dostuna yarasını gösterir gibi” samimiyetle konuştuğumuz özgürlükçü platformlarda da kimlik siyaseti yapan özgürlükçülüğü şaibeli insanlar muamelesi görüyoruz. Dedim ya halimiz mecalsiz, kara bir haldir. Yavrum, bu kadar toplumsal çelişkiyle uğraşmaya takatin olur umarım.




Sevgili kızım, gittikçe büyüyorsun, Okul denilen iktidar fabrikasına seni gönderip göndermeme sancısı her geçen gün içimde bir zakkum gibi büyümekte ve seni göndermeme konusundaki kararımda da gittikçe yalnız kaldığımı görüyorum. Senden habersiz bir şekilde senin geleceğine ilişkin kararlarda tasarruf hakkını kendimizde gören ebeveynler olarak bu konudaki kararlılığımızın sebeplerini sana iyice izah ettikten sonra son kararı yinede sana bırakmak istiyoruz. Sevgili kızım, modern toplumlarda ulusal eğitimin yüklendiği temel anlam, bireyi iktidarın ve pazarın istekleri doğrultusunda biçimlendirmek ve belli nitelikler kazandırmaktadır. Kitlesel bir öğrenim programına göre düzenlenen modern eğitimin temel özelliklerini şöyle sıralamak mümkün: zorunlu olması, uzman bir meslek grubu tarafından öğretmenin verici, öğrencinin alıcı olduğu hiyerarşik bir düzeneğe sahip olması, yaşa göre sınıflandırılması ve resmi ideolojinin belirlediği ezberci bir müfredatı izlemesidir. Egemen düşünceler egemen kurumlarla birleşince idealler ahlaki yükümlülük haline geliyor maalesef. Modern iktidar açısından, toplum verimli bir işleyiş hedefine sahip bir makine olarak görülüyor. Bu modelde çocuk üzerinde çalışılacak ve toplumun iyiliği için biçimlendirilecek bir nesne olarak görülür. Modern lise, meslek seçimi testleri ve görüşmeleri hep toplumsal makinenin verimliliğini artırmanın bir amacı olarak işler. Ham insan kaynakları olan çocuklar sınıflanacak, ayıklanacak, biçimlendirilecek ve bulundukları okullardan toplumda kendilerine uygun görülen yerlere yollanacaklardır. Stirner Amcan, özgürlükçü düşüncenin nasıl oluştuğunu ve bireyin bu düşüncelere nasıl hükmedeceğini sorgulamıştır. Stirner’e göre birey kafasındaki düşünceye sahip olmalıdır, aksi halde düşünce bireye sahip olur. Bilgi, insanlar tarafından kullanılmaktan çok insanları kullanan bir şeye dönüşür. Stirner bu tür düşünceye “kafadaki tekerlek” adını verir. “Kafadaki tekerlek” iradeyi denetleyen düşünce, bireyi kullanan bilgidir. Kafadaki tekerleği kırmanın yolu “eğitilmiş insan” değil “özgür insan” yaratmaktır. Eğitilmiş insanda bilgi, karakterin biçimlenmesinde kullanılırken, özgür insan için bilgi, seçimin kolaylaştırılması anlamına gelir. Modern toplumlarda iktidar, otoriteyi eğitim yoluyla bireyin içinde içselleştiren bir toplumsallaşmayı öngörmektedir. Kızı Marie’yi hiç okula göndermeyen Catherine Baker halan, “Eğitim yetişkin kuşakların toplumsal yaşama katılacak kadar olgunlaşmamış kuşaklar üstündeki etkisidir. İçinde yer almak üzere yetiştirildiği özel ortamın gerektirdiği belli sayıda fiziksel, düşünsel ve ahlaksal durumu, çocukta yaratmak ve geliştirmektir” der. Kurumların gerekliliklerini yerine getirmeye çalışan iyi yurttaş tipini yaratmak, modern eğitim olgusunun temel özünü oluşturmaktadır. Okulun bu minvalde temel işlevi; bireyi belli davranış kalıplarına göre disipline etmek ve devletin kendisine emanet ettiği insan sermayesiyle yatırımlar yapmaktır. Kitlesel okul eğitiminin zorunlu hale gelmeye ilk başladığı 19. Yüzyılda siyasal iktidarın okuldan beklentisinin, modern sanayi için eğitimli ve itaatkâr işçiler, sadık yurttaşlar yaratmaktı. Kuşkusuz birçok eğitim sistemin amaçlarından biri inançların içselleştirilmesi ve var olan toplumsal yapıyı sorgusuzca destekleyecek bir vicdanın geliştirilmesidir.




Sevgili kızım, bu eğitim konusunda şahsi okul deneyimlerimden hareketle de sana anlatmak istediğim kimi şeyler var. Okul denilen yıllarımı üstü açık bir hapishanede zilin çalmasıyla avluya çıkıp bir parça özgürlük soluyacak bir mahkûmun duygularıyla hatırlıyorum sürekli. O zilin çalmasıyla bir mutluluk patlaması, bir coşku seli şeklinde bahçeye koşuşturan çocuklarla, hapishane avlusuna çıkan mahkûmların duygu ortaklığı sanırım eğitimin içeriği ve yarattığı gerilim hakkında genel bir fikir veriyordur. Oyun oynama zamanımızdan, coşkumuzdan, hayallerimizden çalan o taş binalar, her sabah içine girmek zorunda olduğum bir tabutluk olarak göründü bana. Bütün zorunluluklara olduğu gibi zorunlu eğitime de karşı çıkılması gerektiğini savunan Baker, zorunlu eğitimin kurumları olan okulların insanların özgür hayalleri önünde duvarlar ördüğünün altını çiziyor. Baker’e göre “İnsan dünyanın bir parçasıdır, oysa çocuk dünyanın kendisinden bir parça olduğuna inanır; onu değiştirir, onu yaratır, onu düşünür. Onun dünyası değişken ve özgürdür. Bizim dünyamız, mutlak ve zorunluluklarla sınırlıdır, düş gücümüz öylesine sınırlıdır ki, bu zorunlulukların ötesine geçemeyiz.”

 

 

Sevgili kızım, bir Kürt çocuk olarak okulda yaşadığımız temel dertlerden biride yabancı bir dille öğrenme zorunluluğunun kişiliğimizde yarattığı yıkımlardı. Bu dili zor bela öğrenme aşamalarında öğretmen denilen gardiyanlar tarafından yediğimiz dayakları, uğradığımız hakaretleri, subay ve polis çocuklar içinde aksanlı konuşmanın verdiği eziklik duygusunu kaç ömür temizler bilemiyorum inan. Özel Dostum Ramazan Kaya amcan bir yazısında bu sömürgeci pedagojinin etkilerini şöyle özetlemiş: “Kim olduğumuz sorusuna doğru yanıtlar bulma arayışı, hayatımızı uzun bir süre bir eksiklikler kümesi, bir türev, bir eziklikler cenderesi olarak yaşamamız demekti. Kemalist modernliğe uyum sağlayamayan patolojik vakalardık, evdeki kültürle, okuldaki tedrisat arasında yarılmış bir bilincin algısıyla şekillendi anlam evrenimiz. Kemalizmin devlet dersinde ikmale kalmıştık. Evdeki kimlik çarşıya uymuyordu. Modern Beyaz Türk gibi yaşamak ve kabul görmek ideali, esmer tenimizin ve kekeme dilimizin farklılık bariyerlerine tosluyordu her defasında. Egemen kimlik söyleminin oluşturduğu üst benlik, bir kıyaslama çerçevesi olmuş, ‘onların’ gözünden kendimizi tanımlamanın veya tanımlayamamanın sınır nevrozunu yaşıyorduk bir nevi”. Emma’cığım bir kız çocuğu olarak seni bekleyen eğitim felaketlerinden biride her sayfasına ve köşesine cinsiyetçi kültürün sindiği bir eğitim politikası içine düşmüş olman olacaktır. İnsanoğlu veya âdemoğlu cümleleriyle başlayan resmi müfredat, erkek aklıyla yazılmış ve kadını tarihten kovan metinlerle doludur. Kahraman erkeklerin yarattığı tarihten bol bol kahramanlık hikâyeleri ve dini menkıbeler dinleyeceksin. Sınıfta erkek çocuklardan veya öğretmenlerden duyacağın erkeksi küfür ve hakaretlerde çabası. Beden eğitimi dersine muhafazakâr öğretmenlerce alınmayan kız öğrencileri, kız ve erkek öğrencilerin ayrı bir şekilde aralarında oynadıkları oyunlar, şimdiden bölünmüş erkek ve kız öğrenci tuvaletleri, kız ve erkek çocukların ayrı sıralarda oturtulma düzeni ailede başlayan toplumsal cinsiyet rollerine burada da kör bir düğüm atmaya devam eder. Seni bir yarış atı olarak gören sistem sınav ve testlerle seni sürekli kardeşlerinle rekabet etmen gereken bir gladyatör ruhuyla toplumsallaştırmaya çalışacaktır. Sıkıcı derslerin sırtına yükleyeceği ödevler, evde geçirdiğin akşam saatlerini bir işkenceye çevirecek, film izleme, oyun oynama, düş görme imkânını elinden alacak güzel kızım. Uykuda kaldığın saatler hanene geç geldi veya gelmedi cezaları olarak yazılacak, bunu bir alışkanlık haline getirmen durumunda da sınıfta kalacaksın ve biran önce bitmesini istediğin bu işkencenin süresi uzayacaktır. Raoul Vaneigem dayın şu tespitle bizlere seslenerek diyor ki: “Çocuğun günleri büyüklerin zamanından yakasını sıyırır; çocukların zamanı, düşsellikle, tutkuyla ve gerçeklik tarafından tutsak edilen düşlerle dopdoludur. Dışarıda ise, kolları saatli eğitimciler çocukları izlemekte ve onların gelip saatlerin devrine ayak uyduracakları anı beklemektedir.”

 

 

Güzel kızım, buraya kadar zorunlu eğitim sisteminin zorunlu kıldığı okul denilen iktidar mabedinde geçireceğin yılların senden neler çalacağı veya senin masum karakterinde neleri aşındıracağı üzerinde durdum. Ama kafamın içinde kimi sorular, ruhumu kemiren kimi kuşku tohumları da yok değil. Öncelikle sen şanslı bir çocuksun sevgili Sarya. Okul eğitimi almasan da görece bilinci aydın çevremiz içinde ve öğretmen annen sayesinde alternatif bir eğitim alma şansın olduğu gibi, bunun eksikliğini hissetmeyecek bir sosyalleşme yaşamanda mümkün. Peki, kimi zaman şu soruları kendime sormadan edemiyorum. Kürdistan denilen coğrafyada bu donmuş ve tahakküme dayalı ilişkiler ağına karşı kız çocuklarının okul hayatını tercih etmesi bir “kaçış çizgisi” olabilir mi? Ya da zaten muhafazakâr ebeveynlerin, toplumsal ahlakın okula gitmesine sıcak bakmadığı, ayak direttiği bu hususta gitmemelerine yönelik bir kararı savunmak bu çocukları nasıl bir yaşamın kucağına atmak olacak?




Modern Kemalist eğitim politikasının tüm baskıcı, asimilasyoncu, cinsiyetçi ve devlet merkezli karakterine rağmen çoğu Kürt bireyinin özneleştiği, güç kazandığı, seküler bir kültürle geleneksel tahakküm ilişkilerini sorguladığı, Kemalizmin hedeflediği durumun aksine sonuçlar da doğurmuştur. Bugün belli siyasi akımların aktörü haline gelmiş güçlü politik figürlerin çoğunun bu tedrisatın ürünleri olduğunu söyleyebilirim. Bir an şöyle bir toplumsal olasılık karşılaştırması yapmak istiyorum kızım. Kürdistan’ın herhangi bir köyünde yaşayan bir kız çocuğunun okula gitmemesi durumunda onu nasıl bir hayatın beklediğini bir tahmin edelim. Büyük ihtimalle evleneceği insanı dahi seçemeyecek, isteği dışında onlarca çocuk doğurup, büyütmek zorunda kalacak, ekonomik olarak kocasına bağımlı, köy yerindeki ağır işlerde koşuşturan, yeri geldiğinde şiddete maruz kalan, talan edilmiş bir hayata mahkûm olacak. Peki bir metropol üniversitesini kazanması durumunda, toplumsal denetimin zayıflamasına bağlı olarak evlilik öncesi bir ilişkiyi yaşama şansı olduğu gibi, ekonomik olarak güçlenen, politik dolayımdan geçen, toplum içinde bir özne olarak kabul gören, eşini seçme ve farklı bir hayatın içine akma olasılığı olan bir kadın olma ihtimali daha kuvvetli değil mi? Devletin her türlü zorunlu kurumuna ilkesel olarak karşı olan bir anarşist olarak maalesef öyle bir toplumda yaşıyoruz ki cılız bir liberal talebin bile insanların yaşamında köklü dönüşümler yaratma ihtimali söz konusudur.


Bu arada çocuğu olan yüzlerce anarşistin yaşadığı bir ülkede, gerek farklı kentlerde ikamet etme zorunlulukları gerekse çocuğun sosyalleşeceği alanların sınırlı olması ve en önemlisi anarşistlerin bu konudaki muğlâk tutumu özgürlükçü alternatif bir eğitim projesi geliştirmeyi bugüne kadar mümkün kılmadı ve benim elimi kolumu en çok bağlayan durum da budur. Bu ülkenin en büyük mitoslarından biri olan militarizmin çarklarında kum olmayı beceren anarşistler, okul gibi daha gevşek bir kuruma karşı yıkıcı bir politika geliştirmeyi başarabilmiş değiller. Sevgili kızım, ben kendi adıma bu konuda nasıl bir tutum alacağımı şimdilik okul yaşına geleceğin güne bırakmakla birlikte, anneni ve çevremi ikna etmem durumunda seni okula göndermemeyi düşünüyorum. Bana soracağın hesapların ve günahların kefaretini ödemeye hazırım. Tek bir insanın dahi bu öğütülme çarkından kurtulmuş olmasında küçük bir rolümün olması beni bir ömür boyu teselli edecek yeterli bir değer olacaktır.
Bu uzun mektubumu burada bitirirken, isyan ve umudun ayarttığı kara gözlerinden öpüyorum kızım.


Kaynakça

Görendağ, S. “Kızım Emma Sarya’ya Mektup”, Qijika Reş Dergisi / Sayı:1.


 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1092 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler