1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Mutlu Aşk Yoktur!..
Mutlu Aşk Yoktur!..

Mutlu Aşk Yoktur!..

İnsan her şeyi elinde tutamaz hiçbir zaman Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an Mutlu aşk yoktur Louis A

A+A-

 

 

İnsan her şeyi elinde tutamaz hiçbir zaman

Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini

Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi

Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi

Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an

Mutlu aşk yoktur

Louis Aragon’un Mutlu Aşk Yoktur şiirinden alıntıyla başlarken, aslında kendim için, tehlikeli bir sözcük yolculuğunun da farkında olarak adım attım yazıya. Adımımı geriye almak mümkün değil,  söz buraya kadar gelince düşündüm de, kent kültürünün tuhaf hikâye yumaklarına gizlenen bedenlerinden yükselen seslerlerde herkes, aşksızlıktan, sevgisizlikten ve bir o kadar da anlaşılamamaktan bahsederken niçin, sevgi ve aşk kapıya geldiğinde de sımsıkı kapalıdır (demirden) kapılar? Galiba bir iktidar ilişkisi gibi aşk… “Kahramanlar” hep birbirinin üzerinde “sivrilmeye” çalışırken çoğu zaman da yer değiştirir “roller”.  Enis Batur bir yazısına “Aragon’un ünlü sözü Mutlu Aşk Yoktur, bütün ünlü sözlerin yazgısını tekrarlar: Bu düşünce, daha çok, yanlış anlaşılmıştır.” diye başlar.  Sanırım en büyük sorun doğru zamanda ve mekânda gelen kişinin anlaşılamaması… Veya etrafa örülen duvarlara öylesine çarpıyor ki insan, yosun tuta tuta unutuyor büyülü sevginin renkten örülen gökkuşağını… Aklıma gelmişken de şunu da hemen söylemeliyim ki: gökkuşağının altından geçmek de mümkün değildir. İsterseniz deneyin!

***

Acıyla sulanan yaşadığım coğrafyada, onca canın bir yıldız gibi kayıp gittiği ve geride siyasi arenaya açılan soruların bırakıldığı bir haftayı geride bırakırken, ister istemez durgunlaşıyor insan. Yazıya açılan pencereden bakarken, klavyeyle birlikte düşünüp sonuçta “sevgisizlik” denilen vebanın insanları kemirdiğini ve bunca acının dünyayı her geçen gün biraz daha çevrelediğini görüyorsunuz. Camus der ki: Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın. Ve insanlar öldü, kayıp şehrin karanlıklarına çocuklar, gencecik bedenler, niye öldüklerini dahi bilemeden, hazin bir sessizlikte kayıp gitti. Arkalarında kalan gözyaşı sellerini ayıklamaya çalıştığımızda, “niçin?” “neden?” gibi “n” harfine endeksli garip ve kısa soru cümlelerine karşılık gelen cevaplarda ise, elinizde “hiç” denilen boşluk kalıveriyor. Boşlukla birlikte “sevgisiz” kalplerin kucağında uyuyan ve hep geceye aklı takılı kalan bir güruhla yaşıyorsunuz yan yana…

Camus’nün makalelerini okuyanların gözünden kaçmayan olgu düalizmdir. Mutluluk ve keder/acı, yaşam ve ölüm, karanlık ve aydınlık, sevgi ve sevgisizlik… Ne kadar da “absürt” bir yaşam skalası öyle değil mi? Karşıtlıkların ördüğü yaşam gerçeği… Hayat çeşitli biçimlerde geçiyor ve ölüm de bunların en büyük gerçeği… Neden öldüğünü, niçin kayıp yıldızlarla kucaklaştığını bilemeden, sevgiyi, aşkı kollarında saramadan ölmek de en acısı yaşamın içinden… İnsan ile dünyanın tuhaf bir ikili olduğunu düşünmüşümdür.  İnsan ruhunun beklentileri ile dünyanın bunları karşılamaktaki yetersizliği arasında bulunan aşılmaz uçuruma “absürt/saçma/anlamsız” adını verdi, Camus.  “Saçma” ne insanda, ne de şeylerdedir. Onlar arasında yabancılıktan başka bir ilişki kurma olanaksızlığındadır.

Bu yazının içeriğinde Camus’ye değinmek gibi bir absürtlük yapmayacağım. Çünkü söze sevgi ve sevgisizliğin açtığı kısa bir yoldan devam etme niyetindeyim. Fakat acıya bulanan bulutlar etrafımı sarmaladığında duyarsız bir kişilik sergilemek benim vicdan sınırlarımı zorlar. Düaliteden örülü bir yumağın içine sıkışıp kaldığımızı görüyorum. Ölüme karşı gelen “duyarsızlık” absürtlüğüne karşı bir kalkan kuşanıyor insan. Bir dokununca binlerce dal budak sarıyor klavyeyi ve yazıcının düşünce gardırobunu…

***

Dikkatlerimizi sevgiye çevirir çevirmez, laf kalabalıklığının ağına düşme tehlikesi vardır. Necati Cumalı’nın sözü geliyor aklıma: Daha da beteri, politikacıların laf kalabalıklığını dinlemek zorunda bırakılıyoruz. Esasla veya sorunla ilgisi olmayan onca cümle arasından midenize bir ok saplanıp kalıyor. Vicdan yitirilince de doğruyu bulmak zor be dostum! Sorular havada umutlar da su alan bir sandalın kalabalıklığıyla derinliklere atıyor canları teker teker… Bir de sanat ve sanatçıya uzatırsak cümleleri, sanatın gücü ve kelimelerin sihirli değnek olduğu çıkıverir ağzımızdan/klavye tuşlarından... Hal böyle olunca laf-kalıpları takılıyor dilin uç noktasına…  Ölüme karşılık yaşamı, tutsaklığa karşı özgürlüğü, sevgisizliğe karşı da sevgiyi savunuyorsak, tabiri yerindeyse ayağı yere basan, tadına ve acısına vara vara düşünmeli ve cümle kurmalı… Kısaca basmakalıp cümlelerden uzak durmalı yazıcı! Bu nedenle soru şu: Aragon, hiçbir aşkın mutluluk getirmediğini, getiremeyeceğini mi ifade etmeye çalışmıştı?  Böyledir sanatçılar daha spesifik tanımlarsak şairler… Ayrıca bir şey söylemelerini beklememeliyiz. Keşfe açılan yelkenlerde kaybolmak adına sözün gittiği güzergâhı okuyucuya ve izleyiciye bırakır sanatçılar… Söz buraya geldiğinde Enis Batur’un Aşk Üzerine Marazî Bir Deneme Daha yazısını öneriyorum, yeniden Aşk’ın çehresine bakmanız için… Sonuçta herkesin ufkuna ve derinliğine göre bir yorum ve daha fazlasını bulmak olasıdır.

Anlamlı sözler günümüzün internet ağına düşüp, sosyal medyada klişeleşiyor. İşin özüne bir pencere açmak kilit cümlelerle anlamlar üzerinde yoğunlaşmayı hepimizin de gördüğü gibi kimse tercih etmiyor. İtiraf etmeliyim ki ben de aynı tuzağa düştüm. Her şey bir kahve kokusuyla başladı ve devamında Mutlu Aşk Yoktur altın sözüyle absürt bir yaşam döngüsüne saplanıp kaldı.  Aragon’la başlayıp aklımın oyunlarının seksek oynar gibi Camus’ye dayanması da, olası, bu sebeptendir. Aynı gün içinde bir yanda ateşin düştüğü ocakları, bir yanda umuda açılan bir teknede ölen çocuk canları düşünüp öğle yemeklerinde duyarsızlaşıp, iş-kolikliğin koynunda yaşam-ölüm arasına sıkışıp kalan hayatın saçmalığının verdiği garip muhasebe diyarına savrulup; sonunda, melankoli kayığına binip “öylesine kalabalıklarda” bedeninizle açtığınız küçük dehlizlerde ilerliyorsunuz. Yazıya başladığımda amacım, her şeyi bir yana koyup; Aşk’ı tanımlamaya çalışmaktı. Gözü pek girişimimin pek de istediğim gibi olmadığını söz buralara gelince fark ettim.

***

Louis Aragon, Türk okurunun iyi tanıdığı çağdaş bir şairdir. 3 Ekim 1897'de Paris'te dünyaya geldi. Yükseköğrenimini Tıp Fakültesi’nde yaptı ve doktor oldu. Andre Breton ile tanışmasıyla önce “Dada” ve sonra da “Sürrealizm/Gerçeküstücü” akımı içinde yer aldılar. Dada bir sanat ve edebiyat akımı olarak I.Dünya Savaşı sırasında Zürih’te ortaya çıkmış ve alışılmış toplum düzenini, kültürünü ve sanatını yıkmayı amaçladı. Bunu yaparken de akıl-dışılığı, sezgiyi, rastlantıyı ve acımasız bir ironiyi ön planda tutuyordu. Galiba söze başlarken ulaşmak istediğim anlam yumağını nihayet karşıma alabildim. Savaşların ördüğü acı bulutları günümüze kadar ulaştı ve nefes alamayacak yoğunlukta bizlerin yaşam tutanağını bir şekilde elimizden almaya çalışıyor.

 

Yaşamında 1933 yılına geldiğinde Aragon, romanlarıyla yeni bir dönemin kapısını aralıyordu. Bir bakıma onun bu dönüşümüne “gerçek dünyayı görme ve dile getirme çağı” diyebiliriz. II. Dünya Savaşı'nda Fransa'nın Almanlar tarafından işgal edildiği yıllarda, Direniş Hareketi saflarında yer aldı. Savaşın ardından gelen acıyı, şiirde dindirmeye çalıştığını onun yaşamöyküsünü bilenler hatırlayacaktır. Eşi  Elsa onun en büyük aşkıdır. Aşkının ölümü onu derinden etkilemiş ve yazarlıkla yüreğinin fırtınalarını dizginlemeye çalışmıştır. 1974 yılından sonra tüm şiirlerini gözden geçirmesinin en büyük itekleyicisi yalnızlığıydı.

Louis Aragon Les Yeux d'Elsa adlı kitabının önsözünde şöyle diyordu: “Şiir sanatı, zayıf olanı güzel'e dönüştürmenin simyasıdır.”

Cremieux'nün kendisine yönelttiği “...hem kadın-erkek çiftinin mutluluğunu savunuyorsunuz, hem de, o ünlü dizenizde Mutlu Aşk Yoktur diyorsunuz;  peki bu görüşünüzle nasıl uzlaşabiliyorsunuz?” sorusuna şu yanıtı vermişti:

“Kendimle uzlaşmak gibi bir arzum yok, olmadı da hiç. Georges Brassens'in bestelediği ve yaygınlaştırdığı Mutlu Aşk Yoktur, 1943 yılında yazdığım bir şiirin dizesidir. Söz konusu mutsuzluk, işgal yıllarının mutsuzluğudur. Fransa'nın içinde bulunduğu o acıklı durumda mutlu bir aşk olabilir miydi? Ortak bir mutsuzlukta bireysel mutlulukların olamayacağı teması, o zamanlar işlediğim bu tema, aslında, hemen hemen yazdığım tüm yapıtlarda da var. Gerçekte, bu şiirde ortaya konulan sorun, mutlu aşkın olup olamayacağı değil, mutlu çiftin olup olamayacağıdır. Kadın-erkek çiftini, erkeğin ve kadının en yüce şekli olarak düşündüğümü söylemiştim. Umarım gelecek günler kadın-erkek çiftine mutluluk taşır.”

Aragon şimdi söyle bana: Mutlu Aşk Yoktur da, Mutlu Coğrafya var mıdır? şu aksakallı dünyada!

 


Kaynakça: Aragon - Mutlu Aşk Yoktur, (Fransızca'dan Türkçeleştirenler: Gertrude Durusoy-Ahmet Necdet), Adam Yayınları.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1001 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler