1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Müstehcen dergi, namahrem kadın!..
Müstehcen dergi, namahrem kadın!..

Müstehcen dergi, namahrem kadın!..

Mimesis Dergisi’nin müstehcen dergi kategorisine yerleştirilip, Elazığ İli sınırlarında geri çevrilmesine dair haberler, sanat bağlamında en azından benim nazarımın, geçtiğimiz haftalarda, ilgi odağıydı. “Bu dergi müstehcendir!” cümlesiy

A+A-

 

 

 

Mimesis Dergisi’nin müstehcen dergi kategorisine yerleştirilip, Elazığ İli sınırlarında geri çevrilmesine dair haberler, sanat bağlamında en azından benim nazarımın, geçtiğimiz haftalarda, ilgi odağıydı. “Bu dergi müstehcendir!” cümlesiyle yasaklı ilan edilen yayın, bir Tiyatro Çeviri, Araştırma Dergisi’dir. Derginin 2010 yılından bugüne internet yayını üzerinden ilkeli yayıncılık esasına dayalı bir portali bulunmakta ve dergi bağlamında yayın hayatına ise 20 yılı aşkın süredir devam ettiğini tüm tiyatro tutkunları bilir. Mimesis Dergisi’nin 19. sayısı Elazığ Halk Kütüphanesi tarafından müstehcen içerikli olduğu gerekçesi ile iade edildi. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’ne Elazığ İl Halk Kütüphanesi tarafından gönderilen resmi yazıda söz konusu şikâyet şu sözlerle ifade edildi: “Müstehcen resim ve çizgilerin bulunduğu okuyucularımız tarafından tespit edilmiştir”. Yazının devamında ise üç ailenin “bu tür yayınların okuyucuların ve çocuklarının ahlaki değerlerini bozduğu” iddiası ile Elazığ Halk Kütüphanesi’ne şikâyet dilekçesi ile müracaat ettikleri belirtildi. Elazığ Halk Kütüphanesi yaptığı inceleme neticesinde müstehcen içerikli bulduğu derginin Elazığ Halk Kütüphanesi ve Elazığ İlçe Halk Kütüphanelerine bağış yolu ile olsa dahi gönderilmemesini talep etti. Sonuç: dergi halk mahkemesinde yargılandı, infazı karara bağlandı, kalem kırıldı ve yasaklandı! Fakındayım; bir korku senaryosu en ağır kelimelerle biçimleniyor gibi... Atmosferdeki acı bulutlar kabarıp durdukça, Giger’in Alien/Yaratık kurgusundaki gibi keşmekeş bir hava da sanırım etrafımızı iyice saracak. Alien kuşkusuz Amerika’da yaşanan güvensiz ve buhranlı sosyo-ekonomik çıkmazın Hollywood filmlerine bir yansımasıydı. 80’li yıllarda tüm dünyayı bir virüs gibi saran Yaratık’a olan tutku, bir bakıma kendimizi, bulunduğumuz evrene ait hissetmeme duygularını da korkunun kök saldığı “estetik bedeninde” gizliyordu. Korku imparatorluğunun çehresi bir yaratığa dönüşerek, etrafa salya sümük tortularını savurup, insanları amaçsız yaşam dehlizlerinde tuzağa düşürmekteydi. Her ne kadar Ridley Scott ilk (1979)  Alien ile kapitalizmin üzerine üzerine gitmekteyse, toplumsal bunalımların korku senaryolarının tükürüklerini Yaratık’ın sivri dişleri arasında hep hissetmişimdir. Tür, kendi neslini hayatta tutmaya çalışırken, toplum nefes almaya çalışır.

 

Zorlukla almaya çalıştığımız nefesle şişiyor ciğerlerimiz… Uzuyor ve kısalıyor ömürlerimiz… Ömür yerine düşüncelerden dem vurmalıyım belki de! Albert Camus’nün Veba romanında olduğu gibi, yaşanan gün bir diğerini ardında taşırcasına sürüklenerek geliyor peşimizden… Suskunluklarımız uzadıkça biri/birilerini bulabilme umudumuz da giderek vebanın salgın bırakan zihin istilasına karşı zayıflamakta! Görebildiklerimiz galiba sadece bundan ibaret değil… Yine de sadece görmek ve gündemin karmaşasına atıp düşünce balonlarını, kenara çekilip, kendi hayatlarımızı yaşamakta ısrarcı ve de en doğrusu sabun köpüğü haletiruhiye içinde kayboluyoruz. Kuşkusuz Veba, sadece XX. yüzyılın değil tüm insanlık tarihinin ortak bir sorununa değinir. Belki konu dışı gibi görünse de, felaketin yazgıya dönüşmesi gibi bir duyumsama, düşünce haznenize atılan bir tohumu çağrıştırıyor. Bu tohumda umuda karşı da şüpheli bir ruh apaçık kendini gösteriyor. Nitekim Mimesis Dergisi’ndeki söz konusu makalenin yazarı Sarah Culpepper’in konuyla ilgili açık mektubundaki son sözleri üzerine dikkatlice düşünmemiz gerek: Eğer Türkiye’deki insanlar bunun (derginin Elazığ’da sansürlenmesinin/yasaklanmasının) ülkedeki sanatın geleceğine dair olumsuz etkileri olacağı konusunda endişe duyuyorlarsa diyeceğim şudur ki; Evet, sanırım duymamalılar. Culpepper’in bu sözlerinin satır aralarında önemli ipuçları var. Bu ipuçları neye yarayacak? Tabi ki geleceği daha aydınlık görebilmemize! Şimdiki durum mu? Tünelin ucundaki ışık başka bir yöne doğru kaymakta ve galiba bizler özgürlük/özgür düşünce adına sadece trene bakar gibi geçen zamanın, gündem bulanıklığındaki hipnoz yaşamlar/hayatlar içinde kaybolmaktayız. Veba’daki Doktor Rieux’ün kişiliğinde yaşama anlam katabilecek bir çağırıcı var mıdır?

 

Yukarıdaki sorunun yanıtını ancak, sihirli değneğin insanın kendisi olduğunu söyleyerek yanıtlayabilirim, kendimce. Elimizdeki resmi, tıpkı bir camaltı resim gibi, tersten okuyarak daha iyi anlama yoluna gitmeliyiz. Fazla boş ve yüksek ses, sadece ve sadece gürültüden ibarettir. Burada aranması gereken, akılcı bakış açısı, resimlerin veya mesleki terminolojiyle tasvirlerin nahoş olmasından daha çok “yasak” “sansür” veya “namahrem” “sakıncalı” olarak adlandırılan talihsiz ve de garip durumun yaşanmış olmasıdır. Üzerinde durulması gereken ise, olayın kaynağındaki bir dönemin toplumsal yaşamına ait betimlemelerden enstantane sunan resimler değil, bir derginin yasaklanmasına kadar giden yaptırımdır. Başlangıç sözüme yine geri dönmek gerekirse: Mimesis Dergisi’nin sansürlenmesini, Türkiye resmi çerçevesine taşımak gerekir. Ancak bulunduğum yerdeki bazı bağlayıcı koşutluklardan dolayıdır ki, seçmece (!) kelime oyunları içinde yüzmeye çalışıyorum. Sığ sulardaki kalemle, hasbıhalden kaçınmalı yazıcı!  Sadece kelime dünyasıyla sınırlı bir atmosferde boğulmaya çalışmak gibi benimkisi… Hâlbuki özgürlük kelimelerin estetik biçim betimlemelerinde saklı değil midir? 

 

Mimesis Dergisi’nde müstehcen olduğu iddia edilen makale, Antik Yunan komedyası hakkında bir çeviri-araştırma dosyası olan “Aristophanes Üzerine” adlı dosyada yer alıyor. Kadının Tasviri: Aristophanes’in Lysistrata’sı ve Yunan Eşlerinin “Hetairalaştırılması”  adlı makaleyi, Washington Üniversitesi’nden Sarah Culpepper Stroup 2004 yılında kaleme almış.

Genel bir bakış odaklanmasıyla özetlemek gerekirse makale, Antik Yunan toplumunda kadınların toplumsal işbölümü içerisindeki konumları ve bunun Aristophanes'in Lysistrata oyununda nasıl bir karşılığı olduğunu inceliyor. Makalenin satır aralarında detaylı bir gezintiyle yol haritamıza yerleştireceğimiz ana fikir ise: Kadınların hem evlilik hayatı içerisindeki konumlarının, hem de deheteria olarak adlandırılan kadınların evlilik dışı ilişkilerini ve bunun Lysistrata oyunundaki karşılığı inceleniyor. Bu analiz odaklı denemenin cümlelerindeki fikir yansımaları ise, Antik Yunan hayatı ile ilgili referanslar günümüze kalan yazılı ve görsel malzemeye dayanıyor ki, vazo ve kadehlerin üzerinde yer alan betimlemeler yazarın düşünce gezginliğine somut deliller olarak eşlik ediyor. Kuşkusuz bu yaklaşımı, Antik Yunan mitolojisinin kaynaklarını açıklarken de kullanıyoruz. Bilim böyle bir şey… Düşünceyi bilgi dağarcığındaki somut, diğer bir deyişle, elle tutulur verilerle destekleyebilmek! Mitoloji derslerinde insanoğlunun var olduğu günden başlayarak inanca odaklı bir yaşam sürdüğünü belirtir, arkeoloji ve antropoloji ışığında mitleri logosa dönüştürürken Antik Yunan Mitolojisi’nin neden bu kadar popüler olduğu sorusu sorulur. İşte yanıt: Antik Yunan dünyasından günümüze kadar gelen ve Yunan resminin en göz alıcı örneklerini bulabileceğimiz arkeolojik malzemeler veya fragmanlar yoğundur. Tarih sayfalarına ışık tutan her veri, kendi dönemine ait siyasal, sosyal ve kültürel yaşam hakkında geçmişten bugüne cümleler taşır.  Hal böyleyken Culppeper’e göre de: kadın-erkek ilişkilerinin vazo ve kadehler üzerinde nasıl resmedildiği, dönemi anlamak için büyük önem arz etmiştir. Kuşkusuz bu absürt durumu, Lysistrata oyunu ilk defa yaşamıyor. Tek bir örnekle durumu özetlersek: 1967 yılında Yunanistan, savaş karşıtı temaları olan diğer oyunlar gibi bu oyunu da geçici olarak yasaklamıştır.   

 

Söz konusu sansürlemede, diğer bir deyişle müstehcen olmakla cezalandırılan benzer durumları bilgi belleğimde aramakla meşgulüm. Hemen akla Pompei şehri, duvar resimleri geliyor. Vezüv yanardağının eteklerindeki şehrin duvarlarındaki erotik betimlemeler, Antik Roma dünyasına ilişkin çok önemli ipuçları içermesiyle büyük önem taşır. Şehirdeki toplum yaşamına ait verilerin okunmasında ve aynı zamanda yerleşim alanındaki kapital gücün çarklarına aldığı yönetim ve insan ilişkilerinin geldiği noktanın belirlenmesinde önemlidir. Bu bir gecede tüm nüfusun yanardağın alevleriyle tarih sayfasına eridiği/taşlaştığı şehrin duvar freskleri, çok uzun yıllar sanat dünyası ile Katolik Kilise arasında tartışmaları gündemde tutmuştur. Tarih sayfalarını geriye doğru çevirdiğimizde Nisan 2000 yılında sergilemeye açılan bazı fresklerin, bir zamanlar, dönemin kralı tarafından sansüre uğradığına dair bilgiye yazılı kaynaklardan ulaşabiliyoruz.

 

Pompei'de evlerin yatak odalarında aşk oyunlarını yansıtan tasvirler yer alırdı. Romalılar, özellikle şans getirdiğine inandıkları ve ereksiyon halindeki cinsel organıyla tasvir edilen bereket tanrısı Priapos’un betimlemelerini yaptırırlardı. Fresklerden birçoğu, 19. yüzyıldan beri arkeologlar tarafından yapılan kazı çalışmalarıyla gün yüzüne çıkarılmaya çalışılıyor. Nisan 2000’de Napoli Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmeye başlayan fresklerin ise ilk kez 1879 yılında ortaya çıkarıldığını biliyoruz. Peki, neden o dönemde sergilenmedi? Doğrusu arkeologlar dışında bu fresklerin varlığından kimsenin haberi olmamıştır. O tarihte Güney İtalya’nın yönetimi Alman Kralı I. Frederico’nun kontrolü altındaydı. Pompei’nin yeni kazılarda ortaya çıkarılan freskleri, kilise temsilcilerinin refakatinde kralın huzuruna getirilmiş ve fakat Papa’nın mesajının okunmasıyla, fresklerin üzeri bu defa sansür veya yasak denilen külden bir perdeyle örtülerek sırlar odasındaki yerini almıştır. Eğer yanlış anımsamıyorsam söz konusu mesajda: “Kalpleri ve elleri titreten şeyler bulunmuştur. Bunların gömülmesine izin verin.” deniliyordu. Sonuçta freskler kralın emriyle yeniden gömüldü. 206 parçadan oluşan freskler ki o dönemde basın yayın organlarında pornografik olarak tanımlanmıştır, Napoli Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Ancak 10 yaşından küçüklerin sergiyi gezmeleri, bildiğim kadarıyla, yasak!

 

Bellek haznenizi zorladıkça, benzer olaylara ait bilgiler artarak sıralanıyor. Tarihin sayfalarını çevirmekle başa çıkamıyor usun bellek kıvrımları… Ve galiba çıkamayacak da!

 

Son sözü yazarken: Alınan kararla MÖ 5. yüzyıla ait görseller fiilen sansürlenmiş oldu.

 

Aklıma gelmişken: Sussan olmuyor, susmasan olmaz!

 

Bu haftalık da benden bu kadar!

 

 

 

 

Bu haber toplam 1421 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler