1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Musalla'da kendi yaptığımız uçurtmaları uçururduk...'
Musallada kendi yaptığımız uçurtmaları uçururduk...

'Musalla'da kendi yaptığımız uçurtmaları uçururduk...'

Hüseyin Kaba eski Lefkoşalılar’dan... 1945 doğumlu olduğu için çok şey hatırlıyor... Onunla buluşup eski Lefkoşa’yı konuşuyoruz... Hüseyin Kaba’yla röportajımızın devamı şöyle: SORU: İpçiler Hisarı’ndan da söz eder misiniz?

A+A-

 

 

 

Akkavuk-Ayluga mahallesinden yetişen Hüseyin Kaba, eski Lefkoşa’yı anlatıyor...

 

 

Hüseyin Kaba eski Lefkoşalılar’dan... 1945 doğumlu olduğu için çok şey hatırlıyor... Onunla buluşup eski Lefkoşa’yı konuşuyoruz...

Hüseyin Kaba’yla röportajımızın devamı  şöyle:

 

SORU: İpçiler Hisarı’ndan da söz eder misiniz?

HÜSEYİN KABA: İpçiler Hisarı, Site’nin olduğu yerdi. İp yaparlardı onun üstünde. İstanbul Sokağı’dır orası... Üç Şehitler Mezarı var orada. Üç Şehitler, İslamiyet’te ve Tasavvuf’ta, Üçler, Yediler, Kırklar diye geçer – halbuki bütün felsefelerde vardır o. Semavi dinlerinde, hepsinde da vardır. Kökenleri da Museviliktir, ondan kaynaklanır hepsi da. Ondan dolayı, “Üçler”, Alevilikle birlikte Aleviler’de da hakimdir bu, Allah’a erişmek için 40 basamaktan geçmek lazım diye Hacı Bektaş-ı Veli’nin öğretilerinde vardır. Şehit olan insanları, bir kişi bile olsa, iki kişi daha getirirlerdi veya yakınsaydı koyarlardı, anıt mezar olurdu o. Yediler’de olduğu gibi... Bir rastlantı değildir bu... Timbu’da 40’lar Tekkesi var...

 

SORU: Hocası da “kayıp”tır... 1958’den...

HÜSEYİN KABA: Evet... Dolayısıyla biz oraya Musalla derdik, çocuklar arasında. Musalla’ya giderdik, Musalla’da uçurtma uçururduk biz, kendimiz yapardık uçurtmalarımızı parşömen kağıdından ve kamıştan...

 

SORU: Beşgen... Bir da daha küçükleri vardı...

HÜSEYİN KABA: Markutti’ydi o... Markutti derdik... Üçgen...

Orada, Hisar’ın doğu ve batı tarafında olmak üzere, iki, üç, belki da dört, özel dikilmiş kazıklar vardı. Onların göbeklerinde delikler vardı, uygun biçimde tahta parçası koyarlardı, onun ucuna ipi örmeye başlardı elinde, eğirirdi, eğirerek giderdi, tee öteki ucuna kadar. Biri çevirirdi makarasını, öteki da “kannav” dediğimiz, “kanaviçe” dediğimiz ipi üzerine koyardı, o döndük sonra bükerdi, bükerdi, kendiliğinden ince iplikten halat olurdu...

 

SORU: Siz gördümüydünüz bunların yapılışını?

HÜSEYİN KABA: Tabii, çocukken gider izlerdik orada... Salahi Dayı vardı, en son ipçilerden, Tüzel Hanım’ın kayınpederiydi, Yüksel arkadaşımızdı, Sarı Yüksel derlerdi kendine... Meyhaneci Hammal Mustafa Dayı ipçiydi, kardeşi Hüseyin Dayı ipçiydi... Berber Ahmet’in babası... Halil vardı kardeşleri Girne Kapısı’nda, o yaptı mı, yapmadı mı bilmem. Ama Hammal’ın Mustafa, kardeşi Hüseyin Dayı ipçiydi. Musalla’dan sonra da İp Hisarı derdik oraya ip yaptıkları için... Gider izlerdik orada... Hasan Hasipoğlu vardı o mahalleden, Aysın Cambaz vardı, okuldan tanışırdık, mahalleden tanışırdık...

 

SORU: Ahmet Okan vardı...

HÜSEYİN KABA: Ahmet Okan, iki sokak arkadaydı, Ahmet Okan benden biraz ufaktır, 50 doğumludur galiba. Ali Okan biraz yakındı bana... Mahallede Babacan dedemiz vardı, çok önemli biriydi. Babacan Dede’nin damadı Enver Dayı, vardiyanıdı, Ahmet Okanlar’ın babası da vardiyandı, gelirlerdi, bir da öyle tanışıklığımız vardı ailelernan. Berber Faik, berber İsmail’in karısı Huriyaba, Babacan Dede’nin kızıydı. Aynı evde otururlardı... Babacan Dede da ozandı. Abbas’ın Şerif da o sokaktaydı... Çok sarışın, güzel bir kadındı... Batı cephesinden Alparslan Sokağı’na girdiğinizde, ilk evde, sağ kolunuzda, orada otururdu. Güzel def çalardı, sarışındı, güzel bir kadındı. Onun için çok şeyler uydururlar, halkta bilirsiniz uydurma hastalığı vardır... Yok Kral Hüseyin istemiş da gitmemiş da, belki kadın övünsün diye da söylemiş olabilir... Daha önce da anlattım size, kaşlarını alır, rastık sürerdi, yok hamamda görmüşler, kaşı yokmuş da korkmuş insanlar!

Saffet Animal, Abbas’ın Şerif’in kızkardeşinin oğluydu, onlar da kalabalıktı çok. Bu yanda Celaliye Sokağı’nda oturan Ulus’un babası vardı İsmet, o da kardeşiydi, Abbas’ın İsmet derlerdi... Nereden nereye gidiyoruz...

 

SORU: Bodamyalı Sokak’tan ayrılmış mıydı aileniz?

HÜSEYİN KABA: Hiç ayrılmadılar, annem babam orada öldü... Biz hep gittik Bodamyalı Sokak’taki evimize. Hep kirada kaldılardı... Memduh Bey isminde bir adamcıktı evsahibi. Fuat Bey’le Özer Bey diye iki oğlu, bir da kızı vardı. Özer Bey ansızdan öldü, rahmetlik oldu... Bu insanlar çok iyi, güngörmüş insanlardı... Hiçbir zaman anneme-babama evsahibi muamelesi yapmadılar. Hala daha hayattadır. Giderdi anneme, “Hacıhanım nasılsın?” Otururlar, konuşurlardı. Annem mevlid okurdu, kahve içerlerdi, sohbet ederlerdi. Becerikliydi annem, hamur işi yapardı, ikramda bulunurdu kendilerine. Biz dört kardeşiz, iki kız, iki oğlan. En büyük ablamızın adı Süheyla, terziydi o zaman... Kocası kunturacıydı. Kayboldu eniştem ansızdan, böyle kaçtı gitti! Ayrıldıydı yani, o zamanlar “Üçten dokuza boş oldukları” zamanlardı. Daha geçmediydi o yasalar... Bir çocuğu vardı ablamın, kızı Günay... O da Ahmet Belevi’yle evlidir.

Ondan sonra Mualla gelir, onun kocası da berberdi. Mualla’dan sonra ben gelirim, sonra da Kadir Kaba... Benden önce bir abimiz varmış, Mustafa adı, ölmüş... Yedi yaşında ölmüş... Annemin aklına gelirdi, gözleri dolardı. “Allah sizlere ömürler versin annem” derdi.

Turgut Reis Sokağı’nda Tenekeci Remzi’nin oturduğu evden sonraki evde Polikseniler diye birileri otururdu. Lakaplarıydı “Polikseniler”. Lefkoşalılar bu lakabı iyi anlamda kullanmazdı, mitolojik çağlarda yaşamış olan güzel bir kadının ismidir Polikseni. Aşil öldürttü kendini, çocuklarının rüyasına girmiş Aşil ve kurban istemiş, Polikseni’yi öldürttü. Onun makus tarihi gibi bir tarihi oldu Turgut Reis Sokağı’ndaki Polikseniler’in en güzellerinin. Adını bilmiyoruz, o kadın öldürüldü orada... Bu, 55’lerde veya 50’lerde olduydu.  Ahmet Muzaffer Gürkan, bu aileden birisinin kızkardeşi İsmet’le evliydi. Ahmet Muzaffer Gürkan, toplumumuzda CUMHURİYET gazetesini çıkaran iki kişiden biriydi. Biri Ayhan Hikmet, diğeri o... Ve her gün o yoldan geçerdi, İsmet Abla’yı getirir bırakırdı kızkardeşine. Annesi da o evdeydi İsmet Abla’nın – getirir bırakırdı kendini veya kendi gelirdi. Bu aile bir Kıbrıslı Türk aileydi ama lakapları “Polikseniler” idi. Ahmet Muzaffer Gürkan akşam üzerileri geçerdi oradan, kapının önünden geçerken gıcırdardı ayakkabıları. O zaman gıcırdayan ayakkabılar vardı, Lord tipi modelleri vardı, gıcırt gıcırt giderdi... Geçerdi Ahmet Muzaffer Gürkan oradan, giderdi... Sonradan Kunturacı Nebil Arap oturduydu aynı eve, çok renkli bir simaydı, siyahtı o da. Ayakkabıyı yaparken ayakkabının orasına içten taraf pudra sürerlermiş ki o gıcırtıyı yapsın. Rutubet aldıksonra kaybolur o...

Çocukları vardı onların, Erdinç, Saffet, bizim ekrandı bunlar, biz oynarken ve Ahmet Muzaffer Gürkan oradan geçerken, adama bazı arkadaşlarımız “Komünist” derdi. Biz arkadaşımızın eniştesi olması hasebiyle çekinirdik ve öyle bir yakıştırmayı da hoş bulmazdık. Ve bu daha beter çocukluk çağımızda aklımızda yer ederdi, “Nedir bu komünistlik?” diye.

 

SORU: 1958’lerde çok insan kaçtıydı Kıbrıs’tan dediydiniz...

HÜSEYİN KABA: Rumlar Türk mahallerini terkederken, Türkler da Rum mahallelerini terkediyordu ve bir hayle insan da göçetti, İngiltere’ye gitti... Bunun nedeni birincisi bu fasariyalardan kaçma, ikincisi ekonomik nedenlerdi, işsizlik da vardı, fukaralık da vardı. O nedenden dolayı kaçarlardı insanlar. İş tutmak, para kazanmak... O tarihlerden beri hiç gelmemiş insanlar da vardı. Benim ablam da Ömerge’de kalıyordu, o taraflara da giderdik. Hatta EOKA’nın o tedhiş hareketlerinin hız kazandığı zamanlarda, nümayiş yapardı insanlar... İngiliz panzerleri boya fışkırtırdı insanların üstüne! Bunun amacı neydi? Sonradan görürse yakalasınmış!

 

SORU: Ayluga-Aykasiyano’yla aşağı yukarı aynı tarihlerde da sanırım Ömerge kaçırıldı...

HÜSEYİN KABA: O yıllarda, bahsettim Türkler o taraftan bu tarafa geldi. Mualla ablamın eşinin berber dükkanı Yenicami’deydi. Ablamı taşıdıydı... Alparslan Sokağı 33 numaralı evimizde çok güzel anılarımız olduydu... Bir da çocuğu vardı ablamın, Melike... Halam vardı, Feride Hasan, Cenk Tepesi’nde otururdu... Rumlar öldürmesin kendini diye şimdiki Barbarlık Müzesi’nin olduğu yeri satın aldı, araziyi satın aldı, trampa yaptı bir Ermeni’yle. Geldi, ev yaptı onun içine. Ve onun içinde şehit oldu! Öldürülmekten kaçarken, bu yanda öldürüldü! Cenk Tepesi dediğimiz, Atalassa’ya gitmezden evvel Eylence... Eylence Tepesi, orada çok güzel konumda bir evi vardı. Gene babamla iki kardeş çocuğu olan Ziliha halamız vardı, Leymosun yolu ortasından geçirildi, bahçenin çoğu kısmı yolun obir tarafında kaldı, ev bu tarafta kaldı... Epeyi uğraş uğraş, o da Köşklüçiftlik’te bir Ermeni’ynan trampa yaptı, biraz da hükümet verdiydi kendine...

 

SORU: Feride halanız “Banyo Cinayeti”nde öldürüldüydü...

HÜSEYİN KABA: Evet... Herkesin garibine gider, nasıl olur Yüzbaşı’nın çocukları öldürüldü, halam o evi yaptı. Oradaki Hacı halamın oğlu Yılmaz, Suitex’in sahibi, o da yeni evliydi. Ona teklif etti, “Oğlum gel, evin yapısı zaten müsait, buraya bir yatak odası yap sen da, aynı kapıdan gir çık, mutfağı kullanalım hep birlikte... Ben evimin borcunu öderim, evimin borcu bittikten sonra sizin olsun ev, bakınız bana, sizin olsun ev...” dedi. Çocuğu olmadıydı, maksat yalnız kalmasındı. Çok da iyi bir kadıncıktı öyle. Yılmaz abim da gitti, yaptılar fakat halam aşırı derecede titiz ve yargılayıcı olduğu için, “Bunu böyle yap, şunu şöyle yap” deye deye, “Olmadı bu iş” dedi Yılmaz abim, “biz kaçacayık...” Kaçtı, çok gitmedi, 5-6 ay sonra olaylar çıktı. Geldiler, bastılar orayı. Bu arada halam evi Yüzbaşı’ya kiraladı. Çok iyi insanlardı o insancıklar da. Eniştemin anlatmasına göre, eniştem yaralı kurtulduydu, Hasan Kuttum – Kuntiş... Eniştemin anlatmasına göre, halamız evde lambanın üstüne perde asacakmış ki ışığı yere versin, loş olsun... “Öyle gene uğraşırdı halan, ansızın ses duyunca korktuk, taradıklarında ses da çıkarttık... Döndüler kapının arkasından taradılar bizi” diyor. Zaten vurulduğu yer küçücüktü, tuvalet tarafındaydı... Eniştem atladı arka telden, yavaş yavaş bizim sokağa çıktı, Enver Dayı’nın evine... Burada rastladılar kendine, aldılar, bize getirdiler, oradan da Türkiye’ye yolladılardı ameliyat etmeye. Epeyi yaşadıydı eniştem, sonra bir akrabamızın kızıyla evlendiydi, baksın diye kendine. Bir da çocucuğu olduydu...

 

SORU: Şimdi gittiğinizde bu mahallelere ne hissedersiniz?

HÜSEYİN KABA: Bu mahallelere gittiğimde adeta gözlerim dolar, içim burkulur, boğazım düğümlenir ve çokluk gitmek istemem mahalleye çünkü yıkıldığını görürüm. Mesela bizim sokakta hemen hemen evlerin tümü durmakla beraber, bir iki tane böyle benim ekran çocukları olan arkadaşlarım vardı, onların evlerinin yıkık olduğunu görürdüm, içinde hurma ağaçları bitmiş kendiliğinden. Ama ilginç yanı nedir? O insancıklar, farklı kültüre sahip olsalar bile, ben hep her zaman sahip çıktım kendilerine, bir iki yazımda da değindim ben. Yani insanı hakir görmek, hakir düşürmek veya küçük görmek veya küçük düşürmek... Sonuçta insanları savunan bir zihniyete terstir o, ne aşağılan sen o insanı “gaco” diye? Zaten kullanıyor bizi emperyalizm, yarın öbür gün bizi bunun içinde onlarla kavga ettirmeyecekleri ne malum? O da var... Günahtır... Bizim eksiğimizi tamamlıyor o insanlar. Ha, beğenmeyebiliriz, senin seviyende olmayabilir ama bir toplumun içindeki katmanlardan bir tanesidir, bu gerçeği kabul etmek lazım. Çok güzel çiçekler ekmiştir kapılarının önlerine, eskiden da vardı bizim çocukluğumuzda. Kapıların önlerine çiçekler ekerlerdi saksılara, tenekelere... Şimdi bir gidin görün o sokakları, tee hanaylara kadar tırmanmış sarmaşık çiçekler ekmişler insanlar, bu da var... Belki da çoğunun hoşuna gitmez benim bu şekilde davranışım ama bu bir gerçektir, bu gerçeği kabul etmek lazım. Ben bir Anadolu hastasıyım ama sen beni engelleyemen ki düşüncelerimi, neyi sevip neyi sevemeyeceğimi...

 

SORU: Son olarak biraz da Lefkoşa’yla ilgili yazmış olduğunuz, henüz yayımlanmamış kitabınızdan bahseder misiniz?

HÜSEYİN KABA: Ben bütün bu anlattıklarımı hep bir zaman kitaplaştırmayı düşünürdüm ama henüz daha erken olduğuna inanırdım çünkü kime anlatıyordum, kime anlatacaktım? Benden büyükler daha çok bilirdi – onun için dedim ki benden büyüklerden daha çok şey öğrenerek, bunu belki bir zaman yaparım. Öyle de oldu. Ama biraz geç kaldım gibime geldi... Kitabı yazıp bitirdiğimde, 1000 sayfa olduğunu gördüm kitabın ve bir o kadar daha da gidebilirdi... Sonuçta yazdık, okunuyor şimdi. Bunu iki kitap şeklinde çıkaracağız veya üç kitap, resimler de girecek çünkü. Akademik bir dille bir önsöz hazırladık... Kitabın adı “Çığlık çığlığa Lefkoşa...”

Bu arada kitapta ben bahsediyorum, bizim çocukluğumuzda Filistin göçmenleri vardı, Filistin’den gelenler vardı.

 

SORU: Hatta bir çörekçi vardı Sarayönü’nde, Filistin’den geldiği söylenirdi...

HÜSEYİN KABA: Bir hayle da arkadaşlarımız vardı bizim, sınıfımızda olanlar vardı. Onları yazarken ben, bir rastlantı, çok değerli insan Neriman Hocanım ve Eralp Adanır, bu konuyu ele alıyordu... Çocukluğumdan beri beni ilgilendiren, duygulandıran, “satılmışlık” sözcüğüne taktıydım. O günlerde bir kitapçık verdilerdi bana, sakladıydım. Hocanım’a mail atarım gitmez, Eralp’ı tanımam... Cenk’e attım, o da gazetede kullandı. Tabii beni tanımayan Eralp, kalktı bir yazı yazdı. O sebep oldu, onun yazısını da buldum Yenidüzen’den ve kitapta kullandım.

O dönem Mustafa Bitirim’in kaleme aldığı “Niçin satıyoruz?” diye çok güzel bir yazı, neden kızların Araplar’a satıldığını yazdı ve o “satılma” sözcüğünü da imtinayla kullandı çünkü bizden büyük çocukları olan vardı, bizim ekran çocukları olan vardı, “satılmışlığı” sen durmadan kotarırsan o insanların önüne, o insanlar hicap duyacak, eziklik hissedecek... Yazık değil mi dedim, toplumumuzda bir başka yara açmaya? Günah dedim. Bir art niyetim yok benim...

Sonuçta yazdıklarım kitaba dönüştü... Kendim yapıyorum...

 

SORU: Büyük bir merakla bekleyeceğiz kitabınızı... Lefkoşa’nın yakın tarihini daha iyi öğrenmek için...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 954 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler