1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Mısmıl Mavi ve Omorfolu Rumlar’ın süs havuzları…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Mısmıl Mavi ve Omorfolu Rumlar’ın süs havuzları…”

A+A-

BASINDAN GÜNCEL…

 

Reşat KANSOY

En iyi meditasyondur, günün yorgunluğu ardına, çocuklarla zaman geçirmek. Bir akşam vaktiydi, mütevazi sofradan kalkılmıştı, beş yaşındaki oğlum pastel boya ve bembeyaz bir sayfaya, yetişkinlerin anlam veremeyeceği şekilleri, hiç bir ressamın kullanmadığı metodlarla boyamaya başlamıştı bile: benden mavi rengi istiyordu neşeyle, başını işinden hiç kaldırmadan. Ben de ona maviyi uzattım hızlıca. Kendi ruhunu keşfedişine, bir şeyler mırıldanarak karalamasını umutla seyrederken, kendi çocukluğuma uçmuştum bile. Boyama yapıyor muydum bende? Yaparken ne düşünür neler hissederdim? Zihnimi hatırlamak için zorlarken, maviyi geri uzattı ve öfkeyle karışık acelecilikle “bu verdiğin mavi renk değil!” dedi ve ekledi, “ Mısmıl Maviyi verir misin!” Mavi, mavi değil mi? Mısmıl mavi hangisi? Mısmıl hangi ton? Bahar zamanında göyüzünün mavisi mi mısmıl, yoksa kışın yağmurunun ardından -Kıbrıs güneşinin aydınlattığı gökyüzü mü mısmıl mavi?  Hangisi mavi ve neden ikimizin mavisi farklı? Şaşkın sorular, tüm nöronlarımın hareketliliğine, bir birleriyle olan küskünlüklerinin ortadan kalkmasına neden olurken; Bir kuş olup uçmak istedim, oğlumun mısmıl mavisini keşfetmek heyecanıyla, göklerde her mevsimi dolaşmak, her koydan bir örnek almak istedim, yaşadığım kentin mis kokulu narenciye bahçeleri üzerinden uçarken keşfetmeye çalışıyordum, renkler de mi değişkenlik gösteriyordu, yaşanan farklı zaman dilimleri içerisinde. Neydi aralarındaki ton farkı? Kimdi bu renk skalasının aklını karıştıran?

Siyahı, dokuyu, kokuyu anne karnında keşfetmiştim, sonra farklı renkleri içinde barındıran yer mozaiklerinin üstünde emeklediğimi ve duvarlar, eşyalar, gözler, seslerin renkleri, bir kibritin ucundaki koyu kahvenin, kızıl turuncuya dönüşmesi, masalar, mahallem: evlerin dökülen duvarları, badanası, grisi, oyunlar oynadığımız evimin avlusu, toprak ve topraktan çıkanların yeşili, koyusu, sonar açığı ve sonar sarısı, daha sonar kopkoyu sarısı. Yaşadığım kent, önce capcanlı renklerde, turuncusu ve kokusu ve şimdi kişiliksiz ve kimliksiz renksizliği. Ve su! Bahçelere kent içinden akıp kavuşan su, yer altından musluklara varan su ve rengi? Kuş uçuşu geziyorum, birden gözüm takılıyor, tek bir damla su olmayan süs havuzlar görüyorum, içleri boş, kirli ve kuru ot bürümüş süs havuzlar, evlerin bahçelerinde, avlularında, giriş kapısının baktığı yönlere inşa edilmiş kupkuru boş havuzlar. Neden kurudular? kimler yapmıştı bu havuzları? İçlerinde neden su yok? Yaşadığım evin yirmi metre ötesinde bir havuzun üstüne konuyorum: derin ve hüzünlü çatlaklarla dolu bir havuz. Omorfolu Rumlar neden yaptırmışlardı evlerine, bahçelerine bu küçük havuzları? Şekilli olanları, biraz daha derin veya kenarları deniz kabuklarıyla süslenip örülmüş olanlar statü göstergesi miydi? Yoksa keyif veya huzur için yapılan bir yatırımıydılar? Su ve bolluğu temsilen sınıfsal ayrımın, dıştan eve bakanlar tarafından daha kolay algılanmasını mı sağlıyordu? Yoksa inanış mıydı, havuzun zenginlik veya mutluluk belki de sadakat getireceğine mi inanıyorlardı? 1974 öncesi, Ekonomik güçlükler içinde yaşayan Kıbrıslı Türklerin evlerinden ayırt edici bir özellik olarak mı inşa edilmişti süs havuzları? Sahipleri değişeli pek uzun zaman geçmemişti, içlerinde tek damla su olmayan, süs bile olmaktan çıkarılmıştılar. Haliyle Kıbrıslı Rum çocukların, kenarına oturup çıplak elleriyle yakalamaya çalıştıkları turuncu benekli balıklar da yoktu içlerinde. Her şey kötü bir masal gibiydi sanki, mısmıl maviyi bulamıyordum, konduğum süs havuzun kenarında yeniden havalanıp uçmam ve işe koyulmam gerekiyordu. Mısmıl mavi nerede olabilir bakmalıydım. Uçtukça görebildiğim tek şey mutlulukların yerini kedere bıraktığıydı. Yoksa! Tüm zorla yerinden edilenleri mavisi farklımıydı, peki ya gelecek kaygısı çekenlerinde mi mavisi başkaydı? Ya sevdiklerini, aptalca simgeler uğruna kayıp edenler, bir daha asla bulamayıp göremeyenlerin mavisi nasıldı? Mesela doksan gün Limasol’da esir tutulan babamın mavisi ile Spyroulla’nın sorgusuz sualsiz öldürülen babasının mavisi ayni miydi? Neden müsaade vermişlerdi ki farklı maviler yaratmak isteyenlere.

“Baba, Mısmıl maviyi vermeyeceksen, ben başka boyama yapmayacağım!”

Özgürleşmeliyiz, çünkü hepimiz mısmıl mavi renk ile aşık olmayı öğrenmeliyiz.

(VOICE OF THE ISLAND - Reşat Kansoy – MAYIS 2017)


 

 “Kadıların Barış Mücadelesi: Sırbistan, Kosova ve Türkiye” başlıklı konferanstaki konuşmacıların aktardıkları, barış sonrasında yaşananlara dairdi…”

 

“Barış demek masa etrafında oturmak, dost gözükmek, fotoğraf çektirmek değildir… Ancak adalet olursa barıştan bahsedebiliriz…”

FİLİZ GAZİ

Networking, piyasanın, bireylere biçtiği değer üzerinden ilişki kurmak ve bu ilişkiler üzerinden kendini var etmek anlamına geldiği için çoğumuzun irkildiği modern bir sözcük. Fiiliyatta olana müdahale edilemiyorsa farklı pratiklerle ne yapılabilir peki?

İlişki maksadı, örgütlenmeye evrilebilir mi? Dünyanın bir ucundan, bir ucuna mücadele yöntemleri harmanlanabilir mi?

“Tanışıklık, ahbaplık” politik mücadelede nasıl kullanılabilir ve en önemlisi uluslararası politikanın dev sözcüleri bu yolla ekarte edilebilir mi?

Bala: Barış, masa etrafında toplanmak, fotoğraf çektirmek değil

13 Mayıs’ta, Demokrasi, Barış ve Alternatif Politikalar Araştırma Merkezi'nin (DEMOS) düzenlediği “Kadıların Barış Mücadelesi: Sırbistan, Kosova ve Türkiye” başlıklı konferanstaki konuşmacıların aktardıkları, barış sonrasında yaşananlara dairdi.

Konuşmacılardan biri olan, Kosova Vetevendosje Partisi Milletvekili Nazlıe Bala, “kadın olarak attığımız her adımın, siyasi adım olduğunu bilmiyorduk. Aktivizmin bugün konuştuklarımızı getireceğini bilmiyorduk” diye başladı sözlerine. Dünya barışı yokken, kendi ülkesinde barıştan söz etmenin zorluğundan bahsederken, Birleşmiş Milletler’in savaş sonrası ülkelere dahil oluş yöntemlerini eleştirdi. Kosova’da, savaştan sonra BM’in yönettiği yeniden yapılanma sürecinde, kadın mücadelesi, aktörken, seyirci durumuna getirilmişti:

“Bu görüşmelerin, hiç bir sonuca götürmeyeceğine inanıyorduk. Liderler karşılıklı konuştular. Kosova’nın lehine olmadığını düşündüğüm konuşmalardı. Barış demek masa etrafında oturmak, dost gözükmek, fotoğraf çektirmek değildir. Geçmişi unutmak değildir. Her şeyden önce adalet gerçekleşmeli. Ancak adalet olursa barıştan bahsedebiliriz.”

Kosova’da, 2001’de ulusal seçimler yapıldığında, kadınlar, yüzde 30 oranında seçime dahil edilmişler. Bunda memnun olacak bir durum görmediğini, kadınların, istatistik rakam olarak tanımlandığını söylüyor Bala: “Kota, siyasi partiler tarafından istismar edildi. Kota ya da istatistikler uluslararası topluma karşı savunmaydı, ama hikayenin iç yüzü farklıydı.”

Resmi ajandaya karşı alternatif plan

Bir diğer konuşmacı, Igballe Rugova, Kosova Kadın Ağı Kurum Yöneticisi. 90’larda okur yazar olmayan kadınlara ders vermek için, kızkardeşiyle, Motrat Qiriazi'yi kurmuşlar.

Onu feminizme ve dolayısıyla örgütlenmeye çıkaran bir anısını anlatıyor Rugova:

“Bosna- Hersek’teki savaşa tepki için, Belgrad’ın ortasında, bir grup kadının direndiğini söylediklerinde oraya gittim. Arnavut bir kadın olarak oraya gittiğim için kendi ülkemde hain ilan edildim. Kadınlar, Belgrad’ın ortasında Miloseviç'e karşı ayaktaydı. Bizimle ilgili olarak Arnavutlara uygulanan eşitsiz davranış ve Arnavutluk’tan gelen kardeşlerimiz diye konuşuyorlardı. Sırplar tarafından çembere alınmışlardı. Yerlerinden kımıldamıyorlardı. Kadınlardan birinin yüzüne tükürüldü. Tükürük kadının yanağından süzüldü. Kadın buna rağmen yerinden kımıldamadı. Ben yüzümü silerdim ama o kadın hareket dahi etmedi. ‘Cesaretini anlıyorum ama o tükürüğü nasıl oldu da silmediniz’ diye sordum. Yanıtı şöyle oldu: ‘Onu temizleseydim, onu görmüş olacaktım, onu gözardı ettiğimi göstermek istedim.’ Bu grubun adı, Siyahlı Kadınlar’dı.”

Rugova’da, Bala gibi, savaş sonrası, BM’in tutumundan bahsediyor. “Uzman olan biziz, ne yapacağını biliyoruz” diye meselenin üzerine bilirkişi sıfatıyla kurulmalarından.

“1999, Ekim ayında, Kofi Annan Kosova’ya geldi. Ellerde kadehler, bir tören düzenlediler. Eller sıkıldı. 10 sene mücadele ettik ama sonra ‘uzmanlar’ tarafından kenara itildik.”

Buna karşılık, resmi ajandada yoksak alternatif şekilde dahil oluruz demişler ve Siyahlı Kadınlar’la birlikte Kadınların Barış Koalisyonu’nu kurmuşlar.

Barışın zorluğu, savaşı yaşayanların, “barış geldi!” dendiğinde ne hissettiği aslında.

Politika sahnesinde verilen barış pozları, adaleti sağlamak için ne kadar inandırıcı olabilir? Rugova, bu tecrübeyi şöyle anlatıyor:

“23 bin kadın tecavüze uğradı. Barışı nasıl kurduğumuzu anlamak istemiyorlar. Adalet olmadan kayıp yakınlarına ve tecavüze uğrayan kadınlara özgür bir ülkede yaşadıklarını nasıl söyleyebilirsiniz?”

(BİANET.ORG – Filiz GAZİ – 17.5.2017)

 

 

 

Bu yazı toplam 1087 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar