1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Milliyetçi azgınlığa izin verirler miydi?
Milliyetçi azgınlığa izin verirler miydi?

Milliyetçi azgınlığa izin verirler miydi?

400 yıla yakın bir beraberlikten sonra yolları ayrılan Kıbrıslı Rum ve Türkler, son 40 yılda yaşadıklarını önceden görebilseydiler acaba her iki taraf için de büyük acılara ve ayrılığa neden olan milliyetçi azgınlığa izin verirler miydi? Sevgül Uludağ&#

A+A-

 

400 yıla yakın bir beraberlikten sonra yolları ayrılan Kıbrıslı Rum ve Türkler, son 40 yılda yaşadıklarını önceden görebilseydiler acaba her iki taraf için de büyük acılara ve ayrılığa neden olan milliyetçi azgınlığa izin verirler miydi?

Sevgül Uludağ’ın büyük bir titizlikle aktardığı anlatılara bakılırsa, o dönemin tanıkları derin bir pişmanlık içerisinde. Sizi bilmem ama ben her satırını dikkatle okuyor ve arşivliyorum Sevgül’ün yazdıklarını. O anlatıların ağzımda bıraktığı acılığı Niyazi Kızılyürek hafifletiyor. Bir yanda geçmişin pişmanlıkları, hemen ardından her şeye rağmen bilimsel temellere oturtulmuş bir umut ve iyimserlik…

Sevgül ve Niyazi Hoca’nın yazdıklarını en çok Türkiyeliler okumalı. Özellikle de sinsi bir milliyetçiliğin azgın salyalarını savurmaya başladığı şu günlerde…

Ben Lefkoşa Büyükelçisi olsaydım bu yazıları dosyalar doğrudan Başbakan’a yollardım. Hatta Beşir Atalay geldiğinde ne yapar eder Sevgül ve Niyazi Hoca’yı hiç değilse 1 saat dinlemesini sağlardım. Hayır hayır, “Kıbrıs’ı anlamaları” için değil… Türkiye’yi nelerin beklediğini anlatmak ve Kıbrıs deneyiminden Türkiye’nin nasiplenmesini sağlamak için…

Türkiye, Irak Kürdistanı’nı hazmetmekte çok zorlandı. “Sınırlarımızda böyle bir oluşuma izin vermeyiz”, “Irak’ın toprak bütünlüğü her şeyden önemli” replikleri herkesin hatırındadır. Buyrun şimdi aynı replikleri Suriye için kullanıyor iktidar. Toplumun bilinçaltı ise artık olup bitenleri kavrıyor ve önceden hazırlanmadığı için şaşkın ve öfkeli tepkiler veriyor.

İşin özü şudur: Türkiye Cumhuriyeti en büyük kötülüğü Türklere yaptı! Onları aldatarak!

90 yıldır Anadolu’nun tek sahibi, efendisi olduğuna inandırılan, Anadolu’da yaşayan herkesin Türk olduğuna, Türkçe konuşmasına, her ortalama Türk gibi “devletin formatladığı biçimde” Sünni Müslümanlığın gereklerini yerine getirmesi gerektiğine ikna edilen Türkler, şimdi aslında hiçbir şeyin kendilerine anlatıldığı gibi olmadığını fark etmeye başlıyorlar. Aldatılmışlık duygusu, bir topluluğa yapılacak en büyük kötülüktür. Ve bu kötülüğün yaratacağı düş kırıklığı ve öfkeden korkmak gerekir!

Türkler kendilerine tabi olması gerektiğine inandırıldıkları Kürtlerin ve tüm diğer etnik toplulukların, Alevilerin ve tüm diğer dinsel grupların gerçekten laik ve demokratik bir ülkede, gerçekten eşit haklı olmaları gerektiğinin ayırdına varıyorlar.

Dehşetli bir farkındalık bu! Kabullenmek, içselleştirmek zaman alacak. İşte bu “zaman” çok tehlikelere gebe. “Yeni gerçekliği” kabullenme sürecinde savrulmalar, sert tecrübeler yaşanacak. Hem 90 yılın egemeni Türkler hem de 90 yıldır sindirilen etnik ve dini gruplar öfkeli çıkışlar yapabilir.

Tam da bu noktada herkesin her zamankinden fazla sorumlu, her zamankinden serin kanlı, her zamankinden akılcı davranma zorunluluğu var. Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere tüm etnik ve dinsel gruplardan 90 yıllık sabır ve metanetin üstünde bir şey beklemek belki haksızlık gibi gelebilir. Ama Türklerin “sersemlemesini” anlayışla karşılama ferasetini gösterebilmeliler. Türklerin de algılayabildikleri ölçüde, hiç değilse işin ayırdına varabilmiş âkil kesimleri Kürt ve Alevilerin 90 yıl boyunca kendilerine yapılan tüm haksızlıklara rağmen bir arada yaşama çabası gösterdiklerini düşünerek hareket edebilmeliler.

Durumun ciddiyeti sokakta belki yeterince hissedilmedi. Ama etrafımızda uçuşan kıvılcımların evimizde büyük bir yangını başlatması hiç de öyle boş bir endişe değil…

Son birkaç günde olup bitenlere bakın:

 

 

Malatya’da Alevi bir aileye yönelik saldırının hemen ardından İstanbul Ayazağa’da Kürt işçilere, hemen ardından da benim 5 yılımı geçirdiğim Muğla’nın sakin ve sevimli kasabası Dalyan’da Kürtlerin işlettiği bir restauranta saldırı gerçekleşti. “Şşşşemdinli” de 13 gündür örtülü bir sıkıyönetim, medyanın, siyasetin, sivil toplumun gözleri önünde vücut buluyor. Biz fısıltıyla “Şşşemdinli” diyoruz oraya artık. Zira Başbakan yüksek sesle Şemdinli diyeni fena halde azarlıyor.

Arap coğrafyasındaki hareketlilik geldi Türkiye sınırlarına dayandı. Sağa sola akıl veren Hükümet, o aklın azıcığını kendi kullansa iyi olacak ya, içeriye Türk-İslam hamaseti pompalamaktan, Kürtler yetmiyormuş gibi Alevileri de zıvanadan çıkartacak davranışlar sergilemekten alıkoyamıyor kendisini ne yazık ki. Oysa Kürt coğrafyasına vaktiyle en  fazla nüfuz edebilmiş Türkiye partisi olarak AKP’nin Kürt seçmenden aldığı desteği pamuklara sarması gereken zaman bu… Gerçi AKP’nin problemi hep bu olmadı mı? Birkaç adımla “çantada keklik” diye baktığı kesimleri tuhaf bir özgüvenle hiç kaybetmeyeceği vehmini yaşıyor. Ama kazın ayağı hiç de öyle değil! Kimse çantada keklik değil. Yaşadığımız coğrafyada dengeler öylesine hassas, tüm toplum kesimleri o denli bilenmiş durumda ki aslında “10 yılda ustalaştım” rehaveti yerine bilakis “çırak” heyecanı  ve dikkati gerekiyor şimdi…

Başbakan’ın en sevdiği şarkı “Beraber yürüdük biz bu yollarda” diye başlıyor. Güzel şarkıdır…

Ancak Saadettin Kaynak’ın Vecdi Bingöl’ün güftesi üzerine bestelediği büyük segâh eserini de şiddetle tavsiye ederim şu sıralar herkese… Mümkünse Sevgül’ün yazılarını okurken…

 

“Ayrılık yaman kelime/ Benzetmek azdır ölüme/ Kim uğrasa bu zulüme/ Gündüzü olurmuş gece

Tatmadan aşkın tadını/ Duydum  acı feryadını/ Dilimin zevki adını/ Sayıklarım hece hece

Soldu mu neşe'n hevesin/ Seslerim gelmez sesin/ Dudaklarımda nefesin/ Özlerim seni delice”

 




 

 

 

Bu haber toplam 1297 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler