1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Meyhaneci-bakkal Loyizo’nun hikayesi...
Meyhaneci-bakkal Loyizo’nun hikayesi...

Meyhaneci-bakkal Loyizo’nun hikayesi...

Akkavuk-Ayluga mahallesinden yetişen Hüseyin Kaba, eski Lefkoşa’yı anlatıyor... Hüseyin Kaba eski Lefkoşalılar’dan... 1945 doğumlu olduğu için çok şey hatırlıyor... Onunla buluşup eski Lefkoşa’yı konuşuyoruz... Hüseyin KabaR

A+A-

 

 

 Akkavuk-Ayluga mahallesinden yetişen Hüseyin Kaba, eski Lefkoşa’yı anlatıyor...

 

 

 

Hüseyin Kaba eski Lefkoşalılar’dan... 1945 doğumlu olduğu için çok şey hatırlıyor... Onunla buluşup eski Lefkoşa’yı konuşuyoruz...

Hüseyin Kaba’yla röportajımızın devamı şöyle:

 

SORU: Bir sohbetimizde bana gene bu mahallerde bulunan meyhaneci-bakkal Loyizo’dan bahsetmiştiniz...

HÜSEYİN KABA: Evet, az kalsın unutuyorduk...

Bakkal Cahit’in bakkaliyesi Alparslan,  Toros, Turan ve Ege sokaklarının kesiştiği köşedeki sarı taş binadaki büyükçe bir dükkândan; toplumlar arası gerginliğin başlamasına yakın bir zamanda bakkaliyesini satın aldığı bir Rum bakkalın; Meyhaneci Bakkal Loyizo’ nun ilerisinde Ege sokağı ile Vefalı, Ali Yüzbaşı ve Marmara sokaklarının kesiştiği sağ köşedeki bakkal dükkânına taşınmıştı. Cahit’ten boşalan dükkâna da Alparslan Sokağı içerilerindeki İbrahim Çolakoğlu taşınmış, Çolakoğlu’ nun dükkânına da yine bakkal Hasan Efendi başka yerdeki bakkaliyesini taşımıştı…                                                  

Bütün bu sokaklar içinde en renkli yerlerden biri de Lozan Sokağı ile eski adı Hacı Yorgi olan Ege Sokakları’nın birleştiği köşedeki Kıbrıslırum LOİZOU -Loyizo- nun bakkaliyesiydi. Loyizo hafif kırlaşmış ve önden arkaya doğru dökülmeye yüz tutmuş kısa kesilmiş kırçıl saçları, temiz ve bakımlı giyinişi ile önündeki alacalı önlüğü ve güleç yüzüyle,  müşteriyi her zaman karşılamaya hazır vaziyetteydi. Loyizo Cumartesi öğle saat birde başlayan ve Pazar bütün gün devam eden hafta sonu dükkân kapatma yasaklarına uygun olarak Meyhane ile bakkaliyeyi kümes teliyle ayırmış ve bakkaliyeye çıtadan bir kapı açmıştı. Kapı üzerine de meyhaneden taraf anahtarı hep üzerinde duran kocaman asma bir kilit takmıştı. Bu çıta kapının hemen yanına yüksek bir banko ve ona uygun olarak arkalıksız yüksekçe dört adet de hasır sandalye koymuştu. Meyhane girişinin hemen sol yanındaki ev de ona aitti. Ev ile meyhane arasında hiç açık olduğuna tesadüf etmediğim eve açılan bir başka mavi boyalı kapı vardı. Bu kapıdan örfi idare vakit ve saatlerinde kendi ve yakın komşularının ihtiyaçlarını  karşılamak için dükkânı açmadan içeriden girip çıktığı söylenirdi, sair zamanlar hep kapalıydı. 

Meyhaneye girişte sol tarafta dört kişilik,  sandalyeleri ile birlikte bir “trabez” (masa); karşı duvarda özel kalın payanda kalaslar üzerine yatık vaziyette sıralanmış altta üç adet büyük, üstte de iki adet az daha küçükleri, bir âdeti de en üstte olmak üzere sıralanmış toplam altı şarap fıçısı göze çarpıyordu. Sonradan bunların yerine iki adet çok büyük yerleştirilmişti. Fıçıları taşıyan payanda kalasların altındaki boşlukta da boş ve dolu damacanalar, ölçmeye yarayan ölçü kapları vardı. Fıçıların tahta çeşmelerinden damlayan şaraplar için, çeşmeler üzerine ince tellerle maşrapalar asılmıştı. Böyle olduğu halde döşeme, damlayan şarap asitlerinden delinmiş deforme olmuştu. Daha da önemlisi şarabın keskin, ekşimtırak ve kekre kokusu tüm meyhaneyi kaplayıp bakkaliye kısmına kadar yayılmış içeriye girenlerin genizlerini yakmaktaydı. Kapı girişindeki Bankodan önce; bir, bir de sol taraftaki Mavi kapı ile şarap fıçıları arasına iki yedek masa sıkışık saatlerde Loyizo’nun imdadına yetişmek üzere yedek olarak tersyüz edilmiş vaziyette üst üste duruyorlardı.

Haftasonları mahalleli eksiğini gediğini hep Loyizo’dan yapardı. Loyizo haftasonları alış veriş için gelen müşterilerini; Meyhane hep açık olduğu için bakkaliye müşterilerini burada, meyhane tarafında bekletir; ihtiyaçlarını açtığı derme çatma kümes telli kapıdan karşılardı! Kendine has bir kokusu olan bakkaliye dükkânlarından farklı olarak Loyizo’nun bakkaliyesinde şarap kokularıyla karışık başka bir kimyasal bileşiğe has koku oluşurdu! Meyhaneye girişten başka, yolun sonunda bir, bir de Lozan sokağından bakkaliyeye girilirdi. Bu dükkânı ve meyhaneyi güleç yüzlü karı koca Loyizo birlikte çalıştırır, idare ederdi. Loyizo’ların evleri; Mercedes Garaj sahibi Rahmetli Ahmet Cemal ile duvar aşırı idi. Ondan sonraki evde de üç müzmin bekâr kardeş Fahri Bey, Bahri Bey ve Ali Usta oturuyordu. 

Bankoda içenler genellikle elit tabakadan olurdu: Arap Necdet, babam ve Karadenizli. en iyi müşterileriydi. Buraya birilerinin oturmak istemesi halinde “az sonra gelecekler!” diyerek onları oradan alır masaya oturturdu. Bankoda oturanlar kapalı şişe müşterisiydi diğerleri gelip geçiciydi, şarapçıydı, onlara leblebi, fıstık, lâhana, çakızdez gibi mezeler verirken elit müşterilerine ayne mezelerin; tuzlu balık, yoğurt, pastırma, kaşkaval, çakızdez, zeytin, tahin (eşek tepsin), gabbar turşusu ve küçük sokumluk ekmeklerle zenginleştirilmişini verirdi. Bu mezeleri müşterilerine peyderpey verir içenleri mezeye boğmazdı. İlerleyen vakitlerde de karısının evden yapıp getirdiği kemik suyuna mercimek çorbası, kavrulmuş patates veya kavrulmuş pastırmalı yumurtayı ikramdan sayardı! Loyizo gittikten bir iki yıl sonra da karşı köşede kunduracı atölyesi bulunan Sağır Halil diye bilinen Halil Alasya; atölyeyi ve karşı dükkânı; erkekleri getto günlerinin sıkıcı havasından kurtaracak dillere destan olan meyhaneye çevirecekti. Sonra bu meyhaneyi Musalla, Barbaro’ya, İstanbul Sokağına “Hammalın-Mustafa’nın” meyhanesinin tam karşısında restorana dönüştürecekti…

Toplumlararası olaylar kızışmaya başladığı zamanlarda Loyizo’nun, meyhanenin bir başka müdavimi daha vardı. Kendisine Tat Hasan dedikleri bir adamcağız meyhane etrafında toplanan kalabalık için, sekide oturarak ud çalar ve “Federasyon” şarkısını söylerdi. Loyizo da ona iyisinden şarap döker oturduğu meyhane sekisi üzerine yanına bırakırdı! O da hem içer hem söylerdi “Ah Federasyon olmasaydı ne olurdu halimiz, Doktor Küçük, Osman Örek, Rauf Denktaş üç arkadaş anlaşmışlar gardaş-gardaş, Ah Federasyon olmasaydı ne olurdu halimiz!” diye, diye…

Bu olay karşısında Loyizo başına geleceklerden bihaber “Federasyon”u şarapla beslerdi! Tat Hasan’a şarabı döker döker verir, Tat Hasan da içtikçe coşar, coştukça udun tellerine daha coşkun vururdu. Bu defa da  “Federasyon olmasaydı. (…)” şarkısı; şarabî, Hasan’ın yüzü de bordo renge dönüşür; müzik detone hal alırdı!!!

Federasyon tezleri, Taksim tezlerinden önce mi geldiydi?! Yoksa taksim tezlerinden sonra mı geldiydi! Her ikisi birden mi savunulmaya başlanmıştı hiç hatırlamıyorum! Herhalde Federasyon kabul edilmeyince Taksim’e geçilmişti! Zaten her ikisi de hedefe ulaşmak için bir araçtı. Ama dış mihraklar iki toplumun birbirinden ayrılmasının hesaplarını öyle iyi yapmışlardı ki, toplumların etnik yapıları devreye sokulmuş Türkü Türk eliyle, Rum’u Rum eliyle ayni zamanda da Türkü Rum eliyle olduğu gibi Rum’u da Türk eliyle “komünist’lere ölüm” sloganlarıyla birbirlerine kırdırmışlardı. Bu bütün dünya ile eş zamanlı bir harekâttı; Amerika ve İngiltere’nin uygulamaya koyduğu soğuk savaş stratejileri, harekâtıydı…

Konuyla yakından ilişkisi olması bakımından o günlere bir bakalım; Amerikan pragmatizmi ve faydacılığı teknolojiyi geliştirip maddi ilerleme sağlarken çevreye ve bütün dünyaya egemen olma girişimleri ve uyguladığı gayri insani yaklaşımlarıyla özgür düşünceyi ve felsefeyi kısırlaştırıyor dünya halklarına zarar veriyordu...

Uzun yıllar sonra “Popaz”(!) (Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’u ayni zamanda Başpiskopos olması hasebiyle Türkler böyle ifade ederlerdi.) “Yolları” 1968 de açtıktan sonra “Cenk Tepesi”   (Tımarhane tepesi-Eylence tepesi ve hemen yakınında bulunan cüzamlıların tedavi gördüğü mahalden ötürü Miskinler tepesi) de denen Limasol yolu üzerindeki Hilton Hotel’e yakın bir bölgede bakkaliye dükkânını çalıştırdığına tanık olmuştum Loyizo’nun. Pek sıcak karşılamamıştı ama konuştukça açılmış, kendini soran olup olmadığını merak etmiş, tanıdıklarını, mahalleliyi sormuş hatta falana, filâncaya da selâmını esirgememişti. Bir de çok sevdiği “Garangdengizli” dediği Karadenizli Mehmet’in kendini nasıl kovduğunu hiç unutamamış bir türlü aklından çıkaramamıştı! Yaz sıcağında içtiğimiz Alfa portakal suyunu da ikramdan saymıştı… İnsan geçmişte yaşadıklarını, gördüklerini anlattıkça içi burkuluyor; tekrardan yaşarmış gibi oluyor adeta....

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1128 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler