1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Melankoli ve 'Olağanlaşmış Ölüm'
Melankoli ve Olağanlaşmış Ölüm

Melankoli ve 'Olağanlaşmış Ölüm'

Halil Duranay: Ufak bir cemaat düşünün, cemaati ayakta tutan ortak bir yaşam güdüsü var. Bu ortak yaşam güdüsünün büyüsünü bozacak ilk şey şüphesiz bir ölüm olayı olacaktır

A+A-

 

 

Halil Duranay

hduranay@gmail.com

 

 

“Melankolik insan (bir Cezayirli) intihar etmez, öldürür”

 

Fanon, bu tanımı sömürge Cezayir’indeki birey için kullanıyor. Tabi ki genel bir saptama değil, bağları genişletilebilir ya da daha ufak bir düzeye de indirilebilir. Burada bireyin bu dışavurumundan evvel “melankolinin” durumuna bakmak lazım. Fanon’uu melankolisini: kaçınılmaz bir “Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı” mefhumu olarak okuyorum. Lingis, Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı savını, kaygı altında bocalamaya başlayan topluluğun bir tür kolektif bilinçdışı refleksi olarak kullanıyordu muhtemel.

Ufak bir cemaat düşünün, cemaati ayakta tutan ortak bir yaşam güdüsü var. Bu ortak yaşam güdüsünün büyüsünü bozacak ilk şey şüphesiz bir ölüm olayı olacaktır. Öleceği kesin hasta bir adamın durumu, yavaş yavaş cemaat içinde huzursuzluk başlatır çünkü hasta adamın ölmesi bütün cemaati bir arada tutan yaşam durumunu altüst edecektir. Böyle bir durumda cemaatin el birliği ile hasta adamı, cemaatin dışına çıkartıp, cemaatin görmeyeceği, bilmeyeceği, haber alamayacağı bir yerde ölmesi için terk eder.

Bocalamaya başlamış ve kaygıya düşmüş cemaat, bir süreliğine huzur ve düzenine geri döner (kaygıyı geciktirir) ama kolektif bilinçdışına bastırdığı bu kırılma silinmez, kaybolmaz, yok olmaz. İlla ki başka bir olay ya da olguyla yüzünü yeniden gösterecektir.

Melankoli tam da böyle bir noktada; bilinçdışına defalarca bastırılmış problemlerin, çıkmazların, gizlerin, ortaklığı tehdit edecek tüm kırılmaların topyekün ortaya çıkış biçimlerinden biridir.

Melankoli nedensiz bir bunalım ve isteksizliğin ötesinde; kaygının tüm davranışları ve düşünüşü ele geçirme biçimidir. Dürer’in Melankoli I gravürünü düşünün; Kanatlı bir Mimar doğanın tasarısını bitirmiştir, ancak yeryüzünü inşa ederken (inşası yarım kalmış kulübe) apansız kaygıya düşmüş ve melankolisiyle baş başa tüm varlıksal işleyişini durdurmuştur.

Bugün melankoli, “olağanlaşmış şiddetin” müteal bir hale geldiği Türkiye’de, medya retoriği ile gün aşırı enjekte edilen dilin bizzat kendisine dönüştü. Genç insanların peşi sıra gelen ölüm haberleri, özensiz kotarılmış montajlarla; haber zamanını ve haber metnini dolduracak bir geçiştirme olarak sunuluyor.

Vertovvari hızlı bir montajla (pastoral bir alan, arşivden alınan bir çatışma karesi,  ağıt yakan aile, teselli veren resmi görevli) sunulan haberin ertesinde olağanlaşmış bu ölüm olgusuna karşı bir melankoliyi bölüşüp, beraber yaşanılması mümkün bir devamlılıkmış gibi hareket ediyoruz. Montaj içinde asıl tema olan ölüm vasfını yitirip, çağrışımlarla algılanan niteliksiz bir geçiş olarak kalıyor. Bırakın terörün tarihçesini, sadece son bir yılda bu olağanlaşmış ölümlerin bilançosu hesaplanırsa, işin ne denli korkunç bir boyutta olduğunun apaçık farkına varılacaktır.

Debord’un gösteri toplumu gibi; kitle, gösteri karşısında gösterinin yapıt olarak zorla sunduğuna teslim oluyor ve ötesine geçmek için elinde de bir gerekçesi yok. Çünkü melankoli, zaten karşı durulması gereken asıl meselenin kendisi olup, bize melankoli ile boğuşmanın dışında bir çıkış bırakmıyor.

Burada bir bilinç akışı çağrışımla, Trier’in Melancholia’sını da işe katabiliriz. Trier’in Melancholia’sında, yaklaşan sona karşı tüm dirençlerini yitirmiş ve eskatolojik bekleyiş içinde boğazına kadar kaygıya gömülmüş bir aileye tanıklık ediyoruz. Filmde bir süre sonra yaklaşan sonun kesinliğinin doğurduğu kaygı, özneleri o kadar zıt dönüştürüyor ki, özneler asıl vaka olan sonun gelişinden sıyrılıp, kendi yaşamlarının çıkmazlarına saplanıp kalıyorlar. Melankoli yine asıl kederlenilecek olanın ötesine geçip, özneleri başka yöne doğru saptıran bir ortaklık paydasına dönüşüyor.

 Ölüm haberlerinden kaynaklı toplumsal bir bocalama açıkça ortada ve bu da kaygının gelişini hızlandırıyor. Medya retoriğinin “bir geçiştirme olarak” olağanlaşmış ölümleri temsil biçimi bir melankoli yaratımından ibaret. Sonra o melankoli, Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Yeni Ortaklıklarından Birisi oluverdi. Ölümün içeriği, ölümün biçimlenişi, ölümün olgu olarak kendisi bile, ölümün olağanlaşması karşısında kaybolup, gözden uzaklaşıyor ama olağanlaşan bu ölüm sapasağlam orada varlığını gün aşırı gösteriyor ve gelemeye devam ediyor.

Ortada dolanan yüz binlerce melankolik insan, günü bitirme derdinde. Binlerce medya formu da bu melankoliyi körüklemekle meşgul. Hani Fanon diyordu ya “melankolik insan intihar etmez, öldürür” – öldüren ve öldürülen insanların aynı olağanlaşmış ölümün taraflarından ziyade tanıkları ve hatta bizzat melankolik adamların kendileri olduğunu gözden kaçırıyoruz. Bu ıskalanmış nokta da meselenin devamlılığını sağlayan başka bir kaynak.

Ortaklık paylarından biri olan melankoli, bireyi değil kolektif bilinçdışına bastırılmış kırılmaların gün aşırı “olağanlık” olarak hortlamasıyla, cemaatin tamamını tehdit ediyor. Cemaat için verili olan melankoli ve olağanlaştırılmış ölüm günün içinde günün bir parçası olarak sosyal devinimin yongasına dönüşüp kaldı. Medyanın, özensiz bir montajla kotardığı gösterinin sosyal içinde bu kadar kolaylaştırılıp, bu kadar rahat kabul görmesinin en temel gerekçesi de şüphesiz  “ortaklıkların” sınırlılığı.

Hasta olan insan, nereye atılırsa atılsın, cemaatten ne kadar uzağa püskürtülürse püskürtülsün nasılsa kaderi değişmeyecek, ölecek.

Peki geride kalan cemaatin akıbeti ?

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1078 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler