1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. MEDYA’NIN YENİ SAYISI....
MEDYA’NIN YENİ SAYISI....

MEDYA’NIN YENİ SAYISI....

Sadece özenle değil, büyük bir dikkatle ve konularına tam anlamıyla vakıf kişilerin çıkardığı "dergilere" büyük bir önem verir, bir o kadar da sevinirim. İşte "MEDYA Dergisi" bunlardan biri

A+A-

 

 

Sadece özenle değil, büyük bir dikkatle ve konularına tam anlamıyla vakıf kişilerin çıkardığı “dergilere” büyük bir önem verir, bir o kadar da sevinirim. İşte “MEDYA Dergisi” bunlardan biri. Evet,daha (3.) sayısını çıkarmış ama konusuyla ilgili öylesine verilerle yüklü ki, çok değerli bir veri kaynağı olarak- sadece gazetecilerin değil -toplumumuz meraklılarınca da alınıp arşivlenmesi gereken bir kaynak.

“122.Yılında KIBRIS TÜRK BASINI...” alt başlığıyla çıkmış derginin bu sayısı da çok önemli konularla dolu.Bir sayfada tanıtmak o kadar güç ki...Ama, deneyeceğim...

BASIN GÜNÜ...HEM BURUK...HEM UMUTLU...

KTGB Başkanı Cenk Mutluyakalı’nın ‘Sunu’ yazısının başlığı bu “11 Temmuz 1889 yılında yayın yaşamına giren “SADED” gazetesinin bugünün sembolü olduğunu vurguladığı yazısında, basınımızın tüm sorunlarını dile getiriyor; ki, “Türkiye medyasının çok baskın olduğu bir ortam ve ağır rekabet koşullarında ... “Mücadele Basını” döneminden, “parti yayıncılığı”na, ideolojik basından-popüler kültüre ve ‘patron gazetecili’ğinden - merkez medyaya doğru dönüşüm sancılarının içinde olan medyamızın sorunları ve bu konuda yapılan çalışmaları irdeliyor Cenk Mutluyakalı.

Gerçekten de kutlanması gereken çok başarılı Yayın Kurulu üyeleri Nezire Gürkan, Aysu Basri Akter, Özgül Gürkut Mutluyakalı ve Harun Uçar, bu sayıya da çok emek vererek başarmışlar...

Nasıl, 8 Mart’ta, “kadın odaklı”ysa bu sayı da gün dolayısıyla “Basın Odaklı”...

SAYFALARA GÖZ ATALIM...

Dergideki ilk yazı bir “açık oturum” ve Aysu B.Akter’e ait.Gazeteciliğin geleceğinin tartışıldığı açık oturumda yer alan gazetecilerin - Hasan Hastürer, Sevgi Yalman, Rasıh Reşat, Mutlu Esendemir, Ali Baturay ve Mete Tümerkan’ın konu ile ilgili ilettikleri öylesine önemli ki her satırının altı çizilesi..

·        İsmail Kemal : Dış Politika ve Medya konusunu işlemiş..

·        Yurdagül Beyoğlu’nun neredeyse tüm ömrünü gazeteciliğe adamış,yarım yüzyıldır aynı görevi çok başarıyla sürdüren “Efendi gazeteci Bilbay Eminoğlu ile yaptığı röportaj, bir “tarihi belge” niteliğinde...Her satırı bize geçmişimizi vurguluyor..

·        Aynı paralelde ve aynı donanımlı bir başka efendi basın mensubu, Hüseyin Kanatlı, TAK’ı ise yine – ona çok emek vermiş, uzun yıllar bu konuda hakkı yenmiş bir gazeteciden, TAK Md. Perihan Aziz’in kaleminden – birer mucize gibi – okuyoruz.

·        Hasan Öksüz; “Türkiye’ye Helal İnternet”, Tuğrul İlter, “Habercilik kriterleri varsa ve biliniyorsa, bir ‘medya etiği’ niye gerekli olsun?” “İçim Yalovalı: “Lefke Avrupa Üniversitesi”,  Selda İçer, “Bizim Mahalle” konularını işliyorlar başarıyla.

·        “Tümay Tuğyan, toplumumuzun yüreğinde hala bir yara gibi kanayan: Öldürülen Gazetecilerimiz: “Önder, Hikmet, Gürkan ve Adalı Cinayetleri” konularını işliyor, inceleme yazısında.

·        Prof. Dr. Süleyman İrvan: “Güvenli İnternet Dönemi: Sansür mü, Koruma mı?” konusuna el atmış…

·        Yurdakul Cafer, Sivil toplumun medyaya daha kolay ulaşması için, ülkemizde (3) yıldır faaliyet gösteren, “Kıbrıs Medya Toplum Merkezi” ile ilgili geniş bir bilgi yumağı sunuyor.

·        Zafer Kodan: “İlanlar Resmi, Dağıtım Gayrı Resmi” Ferhat Atik: “YYK,  Ne Yapar, nasıl Çalışır…, “Av. Ahmet Said Sayın: Basın Tarafından Mahkumiyet, Polat Alper: Yeni Medya, Mustafa Özsoy: “Sanatsal ve Sosyal Dayanışma”, Osman Kurt ise, “Kıbrıs Türk Basınında 8 yıllık yaşamına birçok ilki sığdıran bir gazete… Kıbrıs Postası” konularını işlemişler.

·        Hasan Kahvecioğlu: “Rum Basını” diye bir şey var, yok mu?

Ve, Gözde E. Karadeniz de: “Rum Basın Özetleri…. Hazırlanması ve Yaşanan Zorluklar” konularını işlemişler

***

Görüleceği gibi neredeyse tümü de ilgi ile okunacak / okutulacak konular…

Birer belge niteliğinde…

 

 

SAHİ…

NEDİR DEMOKRASİ…

Sanırım, en azından bu ülkeyi sevenlerin oturup önce kendiyle sonra da çevresiyle tartışması gereken “acil bir sorunumuz” var:

“Demokrasi Nedir ve ülkemizde var mıdır yok mudur?”

Sözlüğe bakın: “Halk İktidarı” yazacaktır Demokrasi için… Yani, oy verirsin, seni yönetecekleri seçersin, böylece de “senin temsilcilerin seni yönetir…” Ama, artık demokrasinin tanımına yeni eklemeler de yapılıyor:

“Azınlıkta kalanların, Meclis dışındaki grupların kararlara katılmasından; hatta, herkesin kendini yönetmesinden söz ediliyor…” Ama, pratik, yani ülkemizde yaşananlar, bunun aksini söylüyor: İşte, en son yaşadıklarımız… Bunların nedenleri ise, öyle kısa bir dönemde oluşmadı.

Bizde, artık demokrasi, “Ben çoğunluğu temsil ediyorum, Onun için astığım astık, kestiğim kestik” durumuna geldi… Ve, bu konuda, yıllardır birbirine düşürülen bir halkın sonunda da birbirlerinin boğazına sarılan gençleri… “Polis, sizin en büyük güvencenizdir” diyen ama sırf düşündüklerini söyleyen / gösteren insanların kemiklerini kıran “Emniyet güçlerimiz” acaba ve sadece belli kesimlerin güvenliğinden mi sorumludur?

DÖNÜLEMEYEN YANLIŞ

Artık öğrenelim ki, demokrasi sadece, çok partililik ve belli aralıklarla yapılan seçim değildir. Demokrasi, aynı zamanda uluslararası anlaşmalarla belirlenmiş, “Evrensel insan hakları ve özgürlüklerinin tam olarak uygulandığı bir rejimdir…”

Demokrasinin bir başka ölçütü ise, her türlü fikrin özgürce tartışılabilmesi, düşünceleri ifade etmenin ve örgütlenmenin önüne hiçbir sınır konulmamasıdır. ELEŞTİRİ ve MUHALEFET HAKKININ KISITLANMAMASIDIR.

Demokrasilerde devlet göstermelik bir “amaç” değil… Toplumun gelişmesi ve mutluluğu için bir “araçtır”… Ayrıca, çağımızın demokrasisi “katılımcıdır…”

Ülkemizde, maalesef, henüz bu anlamda bir demokrasi kurulamadı. Özellikle son dönemlerde yeniden ve yeniden “yerle bir” ediliyor.

Ben, yürekten inanıyorum ki, eğer insanımız aklını başına toplar, karşıt kişiler dahi bir araya gelip de tartışabilirse… ve, cesur olunabilirse… Toplumun en büyük ihtiyacı olan, “insan hayatı ve özgürlüğüne dair köklü çözümler “ kararlılıkla gerçekleştirilebilirse…

O zaman, “bize göre olan ve cop disiplinine” bağlı demokrasinin yerini… Evrensel  ölçütlere uygun tam ve eksiksik bir demokrasi alır…

HALA YERİMİZDE SAYIYORUZ…

Keşke, bu konuda umutların güçlü olduğunu da yazabilsem… Ama, daha dün, toplumun gözü önünde demokrasinin, örgütlenme düşünce ve bunları kullanma özgürlüğü – farklı düşünen insanlarca – tehlikeli bir olay olarak görülüp… “Bunlar bu devleti yıkarlar” mantığıyla, polis cop ve botlarıyla ezilmeye çalışılırsa…

***

“Aynı ülkede ve toplumda farklı düşünürler diye bazı insanların bugünleri ve gelecekleriyle ilgili kendi kararlarını verme hakları ellerinden  alınıyor demektir.”

***

Demokrasi, “halk iktidarıdır”, öyle değil mi… Peki ama ülkemizde hani, nerede… Polis copunun ucunda mı dersiniz… Olabilir mi?

ÇAĞDAŞ YAŞAM

Pırıl pırıl bir genç…

Onu, uzun süreden beridir tanıyorum. “Size bir yazı versem yayınlar mısınız” dedi. Tabii, dedim ve elime bir zarf tutuşturup, veda ederek ayrıldı.

İşte, tek bir sözcüğüne dokunmadığım, mektubu:

“Çağdaş yaşam diye öyle zıpırca şeyler sergileniyor ki bu ülkede.

Bir kere, “çağdaş yaşam” kadını mal gibi sergilemek, değil, çıplaklığı porno için kullanmak değil, savurganlığı erdem gibi tanıtma değil, bayağılığı allayıp pullayıp marifet gibi sunmak değil, erkeğin zamparalığını kahramanlık saymak değil, zenginliği  yaşamın ölçüsü saymak değil, köşe dönücülüğü, “dünya görüşü” gibi benimsemek değil…

Siyasi iktidarın verdiği olanakları “Lale Devrini taklit” için kullanmak, halka şatafat gösterisi değil, allı pullu piyasada “kadın pazarlaması” değil…

Bunlarla “çağdaş yaşam” nasıl gerçekleşebilir…

***

Ancak, insanın insan gibi yiyip içtiği, oynayıp eğlendiği, göğsünü gerip alnını yükselttiği, kadınla erkeğin insanlıkta buluştuğu bir ortamda, “yaşamın biçemi” güzelleşebilir…

Onun ötesini zorlayarak, “çağdaş yaşam” diye yutturmak isteyenler, bu topluma kötülük ediyorlar… Hem de en ağırından…

 F.A

 

SANKİ…

Çok sıkılıyorum… çok… çooook…

Artık, eski yaptıklarımı yapıp da rahatlıyamıyorum: Ör. Öğretmenler Sitesi’nden çıkıp da uzun uzun Girne Kapısı’na yürümek… Hatta, Bandabuliya’ya…

Artık mümkün değil… Yoruluyorum… Bedenen değil, zihnen…

Sanki, benim bildiğim, sevdiğim, paylaştığım her şey değişti…

Birden yokoluverdi, sadece yüreğimizde “özlemini” bırakarak. Çocukluğumda, Yenicami’den çıkıp da, Bandabuliya’ya – babama gittiğim o yolda her şey uçup gitti… Aslında, tüm Lefkoşa da uçup gitti… Tek, özlemi kaldı…

Her şey çirkin bir tedirginliğe kurban edildi… Düş’te kaldı…

Başka yerleri de düşünüyorum, Mağusa, Girne, köylerimiz… (Sanki, ruhları çalınmış, tutsak edilmiş beldeler…) ki, bir ülkeyi candan sevdiniz mi, onln her köşesi sizinmiş gibi seversiniz… Ben öyle seviyorum bu küçümen ada’yı…

***

Ama artık buralarda, her şey azınlığın tekelinde kaldı.

Halkımızın – özellikle gençlerimizin – büyük bölümü - yarın, bu ülkeyi terk edecekmiş gibi davranıyor…

Ne önceden ne de sonradan yerleşenlerin çoğu bu adayı artık seviyor. Eğer sevseler, sizce, sağa sola tükürmez… Çöplerini, sigara izmaritleri, bira şişeleri, cam kırıkları ve naylon poşetleriyle, güzelim sokaklarımızı ve kumsalları, pislik yığınına dönüştürürler miydi!!!

Ya görevliler? Onların kaçı görevini yapıyor dersiniz…

Ör: Bizim sokak (6) yılı geçti… Tek bir gün dahi süpürülmedi ana cadde yapıldığı halde… Toz toprak ve pislikte boğuluyoruz…

***

Biliyorum ne yapsak ne yazsak olmuyor… Olmayacak da…

Canım acıyor çok acıyoır…

Canım ülkem, onu sevmeyen sahip çıkmayanların  ülkesi oldu…

En büyük şanssızlığı da bu…


PARANTEZ

Amerikalıların son açıkladıkları, “Toplumları Çökerten Nedenlere”, lütfen bir göz atar mısınız…

1-           Ekonomik İstikrarsızlık

2-           Uyuşturucu Salgını

3-           Yasadışı silah trafiği

4-           Çevre kirlenmesi

5-           Dengesiz Nüfus Artışı

6-           Etnik Çatışmalar

7-           Göç

 

 

Bu haber toplam 1007 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler