1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Medeniyet Teknolojide Değil, Verilen 'Selam'dadır!
Medeniyet Teknolojide Değil, Verilen Selamdadır!

Medeniyet Teknolojide Değil, Verilen 'Selam'dadır!

“Kanatları var... Ama uçamıyorlar...” diyor Okan Bayülgen ve akabinde karşısındakine soruyor: “Sen uçabilen kuşlardan mısın?”. Bu diyalog; emekli rock starımız Teoman ile Okan Bayülgen’in, pek de başarılı sayılmayan filmleri

A+A-

 

 

 

 

 

 

“Kanatları var... Ama uçamıyorlar...” diyor Okan Bayülgen ve akabinde karşısındakine soruyor: “Sen uçabilen kuşlardan mısın?”. Bu diyalog; emekli rock starımız Teoman ile Okan Bayülgen’in, pek de başarılı sayılmayan filmleri Romantik’ten alıntı. Filmi izledim mi? Hayır. Niye başarısız diyorum? Önyargı. Henüz önyargı. Elbet izleyeceğim. Peki, izlemediğim filmden nasıl diyalog alıntısı yapabiliyorum? O, benim en antika huyumla açıklanabilecek bir durum: İzlemediğim filmlerin müziklerini dinlemek! Evet böyle bir huyum var, ama daha en önemli kısmına gelmedim. Bu diyalog sizce hangi şarkının başında geçiyor? “Sonbahar Rüzgarları”. Yabancı değil, şarkıyı çok yakından biliyorsunuz. En dramatik Yeşilçam şarkılarından birisi. Youtube’a filmden orijinal bir kare görmek için “Sonbahar Rüzgarları” yazdığım zaman “dramatik” ve “Yeşilçam” kelimeleri aynı cümlede geçtiği için midir bilinmez, bünyede çok ciddi bir “Hülya Koçyiğit beklentisi” oluşuyor. Yani ortada bir maraz varsa, gözler Hülya Hanımı arıyor ama bir de ne görelim: Türkan Şoray! Meğer söz konusu marazlı filmde Hülya Koçyiğit değil, Türkan Şoray oynuyormuş. Nereye bağlayacağım diye merak ettiyseniz hemen söyleyim: Yeşilçam filmlerini ezbere değil, sonunu merak ederek izlediğimiz günlere bağlama niyetindeyim! Yani bayağı bir eski ve hatta kıymetli zamanlara!

 

HERKES ODASINA!

 

İlkin geçtiğimiz haftalarda ziyaret ettiğim Kalavaç’ta dikkatimi çekmişti, geçen gün yine bir tanıdığı ziyaretimde gördüm, etkilendim. Küçük evler... Kimisi kerpiçten, kimisinin üzerinde sadece lamarina. Genelde iki oda: Salon ve yatak odası. Toplum olarak, şu anda yaşadığımız üç oda bir salon tipi evden farklı olarak daha küçük evlerde, çadırlarda yaşadığımız dönem belki daha yoksulduk ama kesinlikle daha mutluyduk diye düşünüyorum. Sosyal olmayı, maddiyatın getireceği her türlü medeniyetten daha üstün bir medeniyet sayarsak, ki ben üzerine basa basa sayıyorum, eski zamanlara göre medeniyetimizde gerileme olduğunu rahatlıkla söylebiliriz. Birinde Mercedes diğerinde BMW olan iki dip komşunun her gün birbirlerini gördüklerinde kafalarını çevirmeleri ile işe otobüsle gidip gelen iki komşunun öğleden sonra kapı önünde birlikte kahve içmelerindeki durumdan bahsediyorum. Medeniyetin kullanılan teknolojide değil, verilen selamda olduğuna olan inancım her geçen gün daha da fazla artıyor. Neden evlerin yapısı üzerinde duruyorum? Çünkü evlerimiz büyüdükçe; sadece mahallede ve hayatta asosyalleşme değil, evde de bir anti-sosyalleşme sözkonusu oluyor. Aile profilinde çalışan anne-baba ve okuyan çocuklar gece 18.00-19.00 gibi eve geliyor. Ebeveynler özel sektördeyse, gece saat 22.00’a kadar gelemiyor da olabilirler maalesef. Çocuklar da, okuldan sonra özel derse gidiyorsa, onlar için de eve geliş 20.00’a kadar sarkabilir. Temel sıkıntımız bu aşamadan sonra başlıyor. En kötü ihtimal, her bir aile bireyinin tamamen kendi odasına kapanması ve gece(ler) boyunca hiçbir etkileşimde bulunulmaması. Çocukların ya Facebook’ta ya da playstation başında olması kuvvetle muhtemeldir. Anne ve baba televizyonda ne izleneceği hususunda konsensusa varmışsa, birlikte televizyon izlerler yok eğer onlar da farklı şeyler izlemek istiyorsa, anne kuuvetle muhtemel mutfaktaki küçük televizyon ile yetinmek durumunda kalır. Bu durum aynen bu şekilde bir hafta devam ediyorsa, bu bir sorundur. 365 gündür devam ediyorsa, daha büyük bir sorundur. On yıldır böyle devam ediyosa, ortada bir israf var demektir! Bir ailenin, kendi içindeki sosyal bağlarının israfı ve telef edilmesi... Halbuki; çoğu zaman insanlar aynı evde, eş zamanlı olarak vakit geçirdiklerinde, birbirlerine vakit ayırdıklarını sanırlar. Bu aile profili çok yaygın olmakla birlikte aynı zamanda ürkütücüdür de. Aynı evde yaşayıp birbirlerini tanımayan, tanıdığını varsayan insanlardan bahsediyoruz. “Birbirimizi tanıyoruz” varsayımı en tehlikleli varsayımlardan biridir. Hatta belki de Kıbrıs, bu varsayım yüzünden hala birleşememiştir. Çok dolaylı bir benzetme gibi görünecek ama, AKEL ve CTP de aynı adada siyaset yaptıkları ve benzer siyasi görüşleri savundukları için birbirlerini tanıdıklarını sanıyorlardı. Aslında birbirlerini ne kadar az tanıdıklarını, 24 Nisan 2004’te hep beraber anladık ve bedeli de ağır oldu. Ne alakası var demeyin. Bir problem bütün evlerde mevcutsa, ister istemez tüm alanlara da yansıyor. Türkiye-KKTC ilişkilerinde de bu sorun yok mu? Yıllarca anavatan-yavruvatan terminolojisi ile şirinleştirilen ilişkilerin, aslında “varsayıldığı” gibi olmadığı er ya da geç ortaya çıkıyor. Peki bunun çaresi ne? Çaresi hem çok zor, hem de çok basit. Tüm reçetelerin ortak bir başlangıcı var, gerisi her birinde ayrı ayrı gelişiyor. Ortak başlangıç tek bir kelime: Selam!

 

Yeşilçam filmlerini ilk kez gördüğümüz ve sonlarını merak ettiğimiz zamanlar, çocukluğumuz, çok daha sosyal ve sıcak zamanları kapsardı. Bizim çocukluğumuzdan önceki hikayeler ise bazen daha da sıcak gelir kulağıma. Örneğin eski Lefkoşa’nın açık hava sinemaları meselesi! Biz yetişmedik, ama hayal etmesi ılık bir meltem gibi. Şimdilerin selamsız, klimalı salonlarından farklı olarak; çok daha samimi, çok daha halktan. Geçenlerde, eskilerden bir tanıdıkla muhabbet ederken bahsetmişti: “Bir gün açık hava sinemasına Yılmaz Güney’in bir filmi geldiydi... Seyircilerden biri ansızdan çıktı dedi ki: “Ne bamma bu adam geçen hafta ölmedi miydi?! Bunnar da bizi mi zefler?!”. Çok güldüm. Bu cümlenin kurulduğu ortamı görmek isterdim, varsın üstümüzde lamarina bile olmasın.

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1984 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler