MASAL

MASAL

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok az şeyleri olan namuslu insanların çok olduğu güzel mi güzel bir ülke varmış. Çok az şeyleri varmış o insanların. Otomobilleri, evleri, cep telefonları, markalı giysileri yokmuş ama birbi

A+A-

 

 

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok az şeyleri olan namuslu insanların çok olduğu güzel mi güzel bir ülke varmış. Çok az şeyleri varmış o insanların. Otomobilleri, evleri, cep telefonları, markalı giysileri yokmuş ama birbirlerine kol kanat gerip yaralarını sardıkları, bir lokma ekmekle iki zeytini gülümseyerek paylaştıkları, aynı masa etrafında toplanıp şarkılar söyledikleri, birbirlerine çocuklarını, eşlerini emanet edebildikleri, canlarını siper ettikleri, dostluklarıyla gururlandıkları kardeşleri, yoldaşları varmış. Birlikte aç, birlikte tok gezer, birlikte sevinir, birlikte kederlenirlermiş. Ola ki biri tökezlediğinde, kaldırıverirlermiş hemen ayağa, öpüp yarasını basarlarmış bağırlarına, “biz seni sokakta mı bulduk a oğlum” diyerek…

Günlerin bugün getirdiği/ Baskı zulüm ve kandır

Ancak bu böyle gitmez/ Sömürü devam etmez

Yepyeni bir hayat doğar/ Bizde ve ülkelerde.

Bir varmış bir yokmuş. Develer tellal, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, o ülkenin namuslu, güzel insanları, kendilerine reva görülen baskılardan, zulümden, acılardan yorgun düşmüşler. O kadar yorgun düşmüşler, o kadar yorgun düşmüşler ki artık eskisi kadar birbirlerinin elini sıkıca tutmaz olmuşlar. Üçer beşer tökezleyenleri ayağa kaldıracak mecalleri de kalmamış yola devam ederken. Şarkılar yerini önce kederli mırıldanmalara, sonra öfkeli homurdanmalara bırakmış. Eskisi kadar sevmez, sakınmaz, önemsemez olmuşlar birbirlerini. Unutmuşlar omuz omuza mücadele verdikleri o zorlu günleri. Önce masalar seyrelmiş. Yan yana gelmez, gelmek istemez olmuşlar eskisi gibi. Birbirlerinin yarasını öpen, saran o güzel insanlar artık kuşku hançerleri taşır olmuşlar ceplerinde. Ayıplının ayıbını örtmez, dertlinin derdine derman olmaz olmuşlar. Geride kalanın yasını tutmaz, telaşına düşmez olmuşlar. En fenası artık birbirlerini duymaz, dinlemez olmuşlar.

Sonra bir çocuk çıkıp gelmiş Kaf dağının ardından. Omuzları küçük, sesi kırık, üstü başı dökük, cılız bir oğlan… Demiş ki “nedir bu yaptığınız?”…

“Sus be çocuk!” demişler ona. “Sen bilmezsin buraları, bizim neler çektiğimizi, yaşadığımızı bilmezsin. Az şey mi gördük biz? Yorulduk. Usandık. Eksildik. Hadi git sen işine!”

Çocuk bakmış, bakmış, bakmış o güzel insanların gözlerine.

Evet yorgunlarmış biraz ama yüreklerinin tam orta yerinde hala bir ateş duruyormuş.

Evet eksilmişler biraz ama hala çoklarmış.

Evet kırmışlar, kırılmışlar, örselenmişler, örselemişler birbirlerini biraz ama insan ancak kime kırılırmış ki zaten? Sadece ve sadece dostları kırmaz mıymış insanı? Birbirlerine kırılabildiklerine, gücenebildiklerine göre hala dost değiller miymiş aslında?

Ülkenin bilgeleri toplanıp bir karar almış ve çağırıp karşılarına “Yürü git işine” demişler çocuğa.

Üzülmüş çocuk. Bakmış bilgelerin gözlerinin içine. “Geldiğim gibi giderim ben, orası dert değil de…” demiş, “daha mı çok, daha mı güzel, daha mı güçlü, daha mı umutlu, daha mı mutlu olacaksınız yarın, eğer şimdi sarılmazsanız, şimdi kucaklamazsanız birbirinizi? Eğer şimdi sarmazsanız birbirinizin yaralarını, eğer şimdi omuz omuza verip, birlikte türküler söylemezseniz yeniden?”…

Dönmüş gitmiş çocuk kendi yoluna…

Giderken söylediği türkü gelip duvarlarına çarpmış kentin. Odalarına dolmuş. Başka çocukların kulağına gelmiş ve onlar mırıldanarak eşlik etmişler çocuğun türküsüne. Türkü çoğalmış. Çoğaldıkça gürleşmiş. Duyanın yüreğini titretmiş. Eski güzel günleri hatırlatmış yeniden. Bir de bakmışlar ki ülkenin tüm güzel insanları, aynı anda söylemeye başlamışlar o türküyü. Mırıltıların aslında güçlü, uyumlu bir sese dönüştüğünü görmüşler. Kendi seslerini yeniden duymuşlar uzun yıllar sonra. Çoğaldıkça gürleşen, gürleştikçe güzelleşen o güçlü, namuslu sesi, birlikteliklerinin sesini duymuşlar yeniden… Birbirlerinin gözlerine bakmışlar, şaşırmış ve üzülmüşler niçin bu kadar zaman birbirlerinin gözlerinin içine bakmaktan vazgeçtiklerine… Dolu dolu, gülümseyerek, sevecenlikle bakmışlar birbirlerinin gözlerine. Ayağa kalkmış, sarılmış, kucaklaşmışlar yeniden. Omuz omuza sokağa fırlamışlar. Meydanları doldurmuşlar. Ve birlikte haykırmışlar:

Vermeyin insana izin/ Kanması ve susması için

Hakkını alması için/ Kitleyi bilinçlendirin

Yurdumun mutlu günleri/ Mutlak gelen gündedir.

O cılız, küçük omuzlu çocuk mu?... Artık her neredeyse, duymuş ve gülümsemiş güzel dostlarının türküsünü… Biliyorsunuz çünkü… Bir olmak, birlik olmak, beraber olmak için yan yana olmak şart değil… Dostlar seslerini duyar, duyurur birbirine bir biçimde… Nerede olurlarsa olsunlar…

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1235 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler