1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Lisi’de (Akdoğan) bir düğün ve bir cenaze...'
Lisi’de (Akdoğan) bir düğün ve bir cenaze...

'Lisi’de (Akdoğan) bir düğün ve bir cenaze...'

Kıbrıslırum okurumuz Andreas Sudjis, geçtiğimiz günlerde duygularını anlattığı bir makalesini gönderdi bize... Bu makalesi geçtiğimiz Nisan ayında ALITHIA gazetesinde yayımlanmış Rumca olarak, İngilizce’ye çevirip bize gönderdiği bu yazıyı Türkçeleş

A+A-

 

 

Kıbrıslırum okurumuz Andreas Sudjis, geçtiğimiz günlerde duygularını anlattığı bir makalesini gönderdi bize... Bu makalesi geçtiğimiz Nisan ayında ALITHIA gazetesinde yayımlanmış Rumca olarak, İngilizce’ye çevirip bize gönderdiği bu yazıyı Türkçeleştirerek yayımlıyoruz... Andreas Sudjis şöyle yazıyor:

“Bay Mazlum’la tanışmamız 23 Nisan 2003 tarihinde olmuştu. Bölünmüş yurdumuzda barikatların açıldığı ilk gündü ve içimizde dayanılmaz bir özlemle, 1974’te geride bıraktığımız köyümüze neredeyse uçarak gitmiştik.

Eski evimizde Bay Mazlum’un ailesi kalıyor... Bay Mazlum aslen Stavrokonnolu’dur ve eşi Tüzay Hanım da Arhimandriyalı’dır. Savaştan önce Leymosun’da, Mişauli ve Kavazoğlu Sokağı yakınında, kaynanasının evinde kalıyorlarmış...

Şimdilerde Fazıl Küçük Meydanı olarak adlandırılan Gregori Afksentiyu Meydanı’nda eski PEK binasında bir kebapçı dükkanı çalıştırıyor Mazlum... Onunla tanıştığımızda tek bir kelime bile Rumca ya da İngilizce sözcük hatırlayamıyordu... Ben de tek bir kelime dahi Türkçe konuşamıyordum. Şansımıza orada bulunan Lurucinalı Kemal Bey imdadımıza yetişerek bize çevirmenlik yaptı. O günden beridir de Kemal Bey’le harika bir arkadaşlığımız var...

Mazlum Bey, eşi Tüzay Hanım’a dönerek gidip evi açmasını ve bize göstermesini söylemişti. Çok kibar insanlardı... Tipik Kıbrıslı’ydı bu aile... Başka aile mensuplarına ve arkadaşlarımıza da evimizi göstermek için tekrar tekrar onlara gitmiştik. Her defasında Bayan Tüzay hiç şikayet etmeksizin gelip bize evi gösteriyordu.

Kebapçı dükkanlarında onları ziyaret ediyorduk, her defasında, karnımız tok olsa dahi, bizi birşeyler yemeye zorluyorlardı. Bay Mazlum yavaş yavaş Rumcası’nı hatırlamaya başlamıştı, ben de Türkçe derslerine gitmeye başlamıştım.  Şimdi artık hiçbir sorun olmaksızın anlaşabiliyoruz.

Onlar da Leymosun’a geldiler ve savaştan sonra kaçmaya zorlandıkları evlerine gittik. Şimdi bu evde Komikebir’den (Büyükkonuk) bazı Kıbrıslırum göçmenler kalıyor. Eğer politikacılar göçmen sorununu çözerlerse, bu bir mucize olacaktır!!!

Mazlum Bey bizi en küçük oğlu Olkan’ın düğününe davet etmişti – düğün köyde, Haziran 2006’da yapılacaktı. Düğüne gittik ve ilk kez bir Kıbrıslıtürk düğününde hazır bulunduk – aslında bu düğünün Kıbrıslırumlar’ın düğünlerinden hiçbir farkı yoktu. Tek fark, Kıbrıslıtürkler’in düğün öncesi dini bir seremoni yapmamalarıydı.

Olkan’ın düğününde hazır bulunduk, evlenmesine tanık olduk ama sonra o aramızdan ayrıldı. 1 Nisan 2012 Pazar günü arkadaşım Kemal beni arayarak, Mazlum’un oğlunun hayatını yitirdiğini söyledi. Kendi av tüfeğiyle kendi canına kıymıştı. Geçen Salı gününden beridir “kayıp”tı. Sonra Çarşamba günü Aya (Dilekkaya) köyünün dışında bir tarlada, arabasının yüz metre kadar uzağında onu bulmuşlardı. Canına kıymak için kullandığı av tüfeğinin yanında ailesine hitaben bir de zarf bulunmuştu. Ertesi günü yani 29 Mart Perşembe günü cenaze töreni yapılmıştı. Henüz 28 yaşındaydı...

Bu haberi ben 1 Nisan Pazar günü almıştım, ertesi günü yani 2 Nisan Pazartesi günü Mazlum Bey’in ailesine başsağlığı dilemek için köye gittim. Saat akşamüstü 18.30’du ve günbatımıydı, güneş, bulutların üstünde bir iz bırakırmışçasına  onları turuncumsu kızıl bir renge boyamıştı...

Panaya kilisesinin dışında (şimdilerde cami olarak kullanılıyor) toplanmış insanlar gördük. Olkan için mevlit okutuluyordu. Oraya gittik. Beni tanıyan bazı Kıbrıslıtürkler, beni karşıladılar. Üçüncü gün mevlidi için buradaydılar. 40 gün sonra da bir mevlit daha olacaktı. Sonra da tıpkı Kıbrıslırumlar’da olduğu gibi, her yıldönümünde anılacaktı...

Mevlid için şimdilerde cami olarak kullanılan kiliseye yalnızca kadınların girdiğini, erkeklerin mevlid bitinceye kadar dışarıda beklediklerini öğrendim. Kilisenin içine girdim açık kapıdan çünkü kilisenin tüm diğer kapıları kapatılmıştı. İçeride kadınlar beyaz başörtüleri örtmüşlerdi, bu tuttukları yasın rengiydi, Panaya kilisesinin tüm zeminini kaplayan halıların üstünde yerde oturuyorlardı... Ayakkabılarını çıkarmışlardı, şimdi artık ikonaların bulunmadığı bölümde duruyordu ayakkabılar – bu bölüm kilisenin en kutsal yeriydi... Sol tarafta, yerde oturan Hoca, Arapça Mevlid okuyordu. Kimse bu Arapça’yı anlamıyordu... Bu görüntü son derece sürrealist bir görüntüydü... Gözlerim yaşlarla dolmuştu... Ağlamak istiyordum... Bu hüzün Olkan’ın ölümünden miydi yoksa kilisemizin durumundan ötürü müydü? Bir zamanlar bu kilise Mesarya’nın en güzel ve en etkileyici kilisesiydi ve şimdi başkalarının insafına kalmıştı durumu...

Bir an için gözlerimi kapadım. Paska’da Kutsal Cumartesi gecesiydi... 10 yaşındaki bir çocuk olarak halim geldi aklıma, Papaz Zenieris’in elinden kutsal ışığı ilk alan şahıs olmak üzere kalabalıkları yarıp ona doğru koşmuştum... Bu büyük bir onurdu... Gözlerimi açtım ve gerçeğe döndüm. Uzaktan bana seslenen Mazlum ve Tüzay’ı gördüm... Dışarıya çıktım... Büyük oğluları Osman’ı gördüm, köylülere sesleniyordu. Ona başsağlığı diledim, beni kucakladı...

Başka Kıbrıslıtürkler’le de konuştum orada... Kimsecikler Olkan’ın neden böyle bir şey yaptığını bilmiyordu... Yalnızca spekülasyonlar vardı... Ancak önemli olan şey, geride bir eşi dul olarak bırakmış olmasıydı, bir de 15 aylık oğlunu, öksüz olarak geride bırakmıştı...

Mevlid sona ermişti. Kadınlar kiliseden çıktılar. İnsanlara tatlı ve yiyecek dağıttılar. Bu bir gelenekti. Mazlum ve Tüzay kiliseden dışarıya çıktılar, akrabalarının kollarındaydılar, ancak yürüyebiliyorlardı destekle... Onlara yaklaştım ve başsağlığı diledim. Mazlum’la birkaç kelime konuşabildik ancak çünkü gözyaşlarımız, konuşmamızı engelliyordu...

Kiliseden ayrılarak köyü dolaştık... Her yana yeni evler, yeni dükkanlar inşa ediliyor... Eski evler tamir ediliyor, yenileniyor... Köyün girişinde, paketleme fabrikasının yanına büyük bir oymalı çeşme inşa edilmiş...

Karanlık bir yürekle köyden ayrıldık... Yüreğimin bu iç karartıcı hali acaba genç bir adamın haksız yere yitip gitmesinden miydi yoksa köyümüze dönme umudunun artık tamamen yok olmuş olmasından mıydı?

Tanrı bizi korusun...

Andreas Sudjis - Elektronik Mühendisi

Leymosun – 5 Nisan 2012”

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 974 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler