1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. Leyla Ulubatlı, YENİDÜZEN için yazdı: “Eksik parçalar…” 1
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

Leyla Ulubatlı, YENİDÜZEN için yazdı: “Eksik parçalar…” 1

A+A-

LEYLA ULUBATLI

Ağrı kesici morfinin etkisi ne kadar sürecek bilmiyordu. Tekrar aynı acılar bedeninin her yerini sarmadan uzandığı kanepeden doğrulup oturdu. Bugün farklı bir heyecanı vardı. Çocuklarına her şeyi anlatacaktı. Çok az zamanı kalmıştı. Ölüp gitmeden gerçeği onlarla paylaşmak istiyordu. Annelerinin kim olduğunu bilmek en çok onların hakkıydı.

Konuşmaya, anlatmaya karar verdiğinden beridir bedenindeki ağrılar azalmış hafiflemiş gibiydi. Ya da kendisi öyle sanıyordu. Her zaman yaptığı gibi ayaklarını karnına toplayıp bir süre daha karın ağrısını geciktirmek istedi. Halbuki ağrıyıp ağrımadığından bile emin değildi o an.  Hastalığın öksürükle başlayıp ciğerlerine,  oradan da tüm organlarına yayıldığını söylemişti doktor. Ama O, bu gün kendini iyi hissediyordu. Arkasına dayadığı yastığı düzeltti ve yanı başında duran sehpanın üzerindeki fotoğrafa baktı. Çok yıl olmuştu. Parmaklarına dokunarak saydı. elli beş, elli altı, yok. Tam elli yedi yıl oldu yüzlerini görmeyeli,  seslerini duymayalı, onlardan haber almayalı.

Çocuklarına bir kez bile onlardan bahsetmemişti. Hatta öğrenmemeleri için büyük bir çaba harcamıştı.  Bu fotoğrafı değerli bir mücevher gibi dolaptaki çarşafların arasına, en geriye ve en gizli bölüme saklamıştı. Kimseler yokken gizli gizli alıp bakar, tekrar yerine koyardı.

Altın yaldızlı çerçevenin yaldızları dökülmüş, camın arkasındaki suretlerin rengi hafif solmuştu. Avuç içiyle fotoğrafın tozunu alır gibi sildi. Temizdi. Çünkü; her gün ayni işlemi yapıyordu. Sonra parmakları önce annesinin sureti üzerinde durdu. Hüzünle gülümsedi. Güzel İrini. “Ne kadar güzel bir kadındı annem!” diye iç geçirdi.  Deftera’nın en güzel kadını derlerdi annesi için. Terziydi. Diktiği kıyafetlerle en şekilsiz vücutları bile dile getirir, hakkında konuştururdu. Sonra babasına dokundu. “Babam!  Babacığım.”

Çerçeveyi dudaklarına götürüp babasını öptü. Gözleri kapalı dudakları çerçeve camında bir süre öylece kaldı.  Küçük bir kız olduğunu hayal etti. Babasının ona “Prensesim” diyen sesini duymayı bekledi. Boynuna sarılırken hissettiği şefkati, sevgiyi, sıcaklığı aradı. Alçak ve okşar gibi bir sesle babasının adını tekrarladı:  “Giryagos, Giryagos Babam!” Gözlerini açtı, sonra kendi haline gülümsedi. Bir cam parçasından ne çok şey beklemiş, ne çok anlam yüklemişti ona. Ablası  ve kendinden sonra gelen erkek kardeşlerine  baktı. Çerçevenin içerisinden O’nu onaylar gibi gülümsüyorlardı. Hayal nerede başlar, gerçek nerede biterdi. Bilemedi. Tek bildiği onlara duyduğu özlemin her geçen gün daha çok canını yaktığıydı.  Kocasına hissettiği  büyük aşk ve sevgi bile bu hasretin acısını hafifletmiyor, onlara duyduğu özlemi azaltmıyordu.  Yaşı ilerledikçe içinde büyüyen boşluğu, kavuşmalara dair hayaller dolduruyordu. Haksızlığa uğramış bir isyankarlık ve alınganlıkla çerçeveyi yerine bıraktı.  Gözlerini duvarda asılı fotoğraflarda gezdirdi. En başta kocası, onun yanında büyük oğlu, ikinci oğlu, üçüncü oğlu ve son oğlu sıralanmışlar, onu izliyorlardı.  Ela gözlerini gölgeleyen hüzne, içinde esen fırtınalara, bunca hasrete rağmen onunla evlendiğine hiç pişman olmamıştı. Oğulları ise onun en büyük zenginliğiydi.

Bugün yıllarca onlara anlattığı uyduruk hikayelere son verecek doğruyu söyleyecekti.  Defalarca kendi kendine konuşma anının  provasını yapmış ama her defasında heyecandan cümlelerini tamamlayamamıştı. Çocuklarına duyduğu güvene rağmen bu konudaki tepkilerini tam kestiremiyordu. Saatine baktı, vakit geçmek bilmiyordu. Yerinden yavaşça kalktı, koltukların örtülerini düzeltti.  Büfenin üzerinde duran cehizinden kalma eski radyonun düğmesini hafifçe kıvırdı.  Dalga frekanslarını çekmiyor, kırıldıyordu.  Düğmeyi sağa sola biraz oynattı ama yaşlı radyodan net bir ses gelmiyordu. Kendi kendine söylenerek kanepeye doğru yürürken bahçe kapısının gıcırdayarak açıldığını duydu. Fotoğrafı acelece dolaptaki yerine yerleştirdi. Pencereden baktı. Gelen küçük oğluydu.  Anahtar kilitte dönerken Selma söyleyeceği cümleleri hızla aklından geçirdi.

“Dünyanın bu küçücük adasında varlıklarından habersiz olduğun akrabaların var oğlum” diyecekti.  Akrabalarına bir nefes kadar yakınken bir ömür kadar uzak kaldığını söyleyecekti.  Onlarla aralarına kilometrelerin millerin değil, milliyetçiliğin ve dinlerin girdiğini anlatacaktı. Ama olmadı.  Oğluna sadece “Hoş geldin” diyebildi.

Oğlu, ’’Bu gün iyi görünüyorsun Selma Sultan’’ derken,  annesinde bir haller olduğunu anlamıştı.  Yine de onu ayakta karşılaması hoşuna gitmişti.   Selma ise hala düşüncelerinin eksenindeydi. Oğluna bakmadan birkaç kez adını tekrarladı. Selma! Selma!  Kendi adını o kadar derinden ve vurgulayarak söylemişti ki; bu ismin kendisine yüklediği sorumluluğun büyüklüğünü  ve acının şiddetini ta içinizde hissetmek hiç zor değildi.

“Selma, benim ikinci adım oğlum” dedi ve yanındaki koltuğa oturdu. Oğluna da oturmasını işaret etti.  Yorgundu. Bugün ona anlatacaklarının kendisi için çok önemli olduğunu, bu yüzden konuşmasını bitirene kadar sözünü kesmemesini tembihleyerek anlatmaya  başladı. 

“Deftera’dan,  Mağusa’ya taşındığımızda Dünya 2. büyük harbına gebeydi. Babam, liman kasabasında iş imkanı daha fazla diye bizi toplayıp buraya geldi. O zamanlar Mağusa Sur içinde Türkler, Rumlar, Ermeniler hep beraberdik.  Babam, çarşı meydanında kahveciliğe başladı. İşleri iyi, keyfimiz yerindeydi. Kısa bir süre sonra savaş başladı. Alamanlar ve İtalyanların  ilk vurduğu yerler limanlar, hastahaneler ve  devlet daireleri  idi.  Mütemadiyen bombalanan Mağusa Limanı’na gemiler uğramaz olmuştu. İşler her gün biraz daha fazla  kötüleşti. Liman çalışmayınca her yer durmuştu. Esnafın işi bozulmuş, insanlarda para kalmamıştı. Kahveden de bir şey çıkmaz olmuştu.  Artık Mağusa ne ekonomik, ne de güvenlik açışından oturulacak bir yer değildi.

Savaş süresince Belediye her aileye nüfus sayısına göre yardım yapmaya başlamıştı. Bizim ev ahalisinin günde 6 kuruş ve bir ekmek hakkı vardı. Bu tayın ne doyurur, ne öldürürdü. Babam  savaş dönemi geçene kadar köyde olmanın bizim için daha uygun olduğunu düşündü ve   biz gerisin geri  Deftera’ya döndük.”

Selma, boğazını temizledi. Çabuk yoruluyordu. Oğluna baktı, oğlu hiç tepki vermeden onu dinliyordu. “Sözümü kesme” dese de; oğlunun bu sakinliği, tepkisizliği Selma’yı şaşırtmıştı. Bir bardak su istedi. Tahir suyu mutfaktan getirene kadar derin derin nefes alıp ciğerlerini açmaya çalıştı. Sonuna kadar anlatmaya gücü olmalıydı. Belki bir daha anlatma cesaretini bulamayacaktı. Suyundan bir yudum alıp boğazını yumuşattı ve konuşmaya devam etti.

“Deftera da,  tıpkı Mağusa gibi karışık bir köydü.  Bu yüzden biz hem Rumca’yı, hem de Türkçe’yi çok iyi konuşuyorduk. Ermenilerin çoğu da Türkçe konuşuyordu. Bunun içindir ki;  kimin kim olduğunu bilmeden tanışık olmadan kimsenin milliyetini ayırt edemezdin.  Herkes birbirine akraba gibi yaşıyordu. Köye dönmek savaşın getirdiği sefaletimizi bir nebze azaltmıştı. Annem evin sebze ihtiyacının bir kısmını bahçeye ektiklerinden, bir kısmını da komşulardan takas yaparak karşılardı.   Babam tıpkı baban/ kocam gibi çok çalışkan bir adamdı.  Bu yüzden hiç işsiz kalmazdı. Orada da kendine göre bir iş bulmuştu.  Köyün zenginlerinden yapıcı Yorgo’nun yanında çalışmaya başlamıştı. Köye gittiğimizde ablam 15, ben ise 13 yaşlarında serpilmiş güzel bir kızdım. Bir gün Yorgo evimize geldi. “Dünürcülük var” dediler. Ablama sandım. Benden büyüktü ve sıra ondaydı. Ama Yorgo oğluna beni istemişti.”

Selma, bunu söylerken oğlunun yüzüne baktı. Hala ayni yüz ifadesiyle kendisini dinliyordu. Bir süre onun, neden öyle tepkisiz kaldığını anlamaya çalıştı, sonra anlatmaya devam etti. 

“Çok kısa sürede nişanımız yapıldı.  Nişanlım inşaat mühendisiydi. Onda hiç gönlüm yoktu. Babamın prensesiydim. Beni istemediğim bir adama neden vermişti. Bilmiyordum. Üstelik sağdan soldan onun çok pinti (cimri) ve kötü olduğunu duyuyordum.  Annem nişanı bozma konusunu hiç konuşturmuyordu. Zaten o dönemde nişan bozmak öyle yüzüğü at, git ile olacak bir şey değildi. Nişanlıdan ayrılmak mahkeme kararıyla mümkündü. Tek kurtuluşum savaşın bitmesi ve bizim tekrar Mağusa’ya dönmemizdi. En azından bir süreliğine de olsa nişanlımdan uzaklaşacaktım.  O ise hemen evlenip onun uygun gördüğü gibi köyde kalmamı istiyordu. Her gün savaş bitsin diye dua ediyordum.  O gün gelene kadar sabırlı olmaya, sorun çıkarmamaya karar vermiştim. Zira sorun çıkarmak evliliği hızlandırmaktan başka işe yaramazdı.

1945 yılında artık savaşın bittiği haberleri gelmeye başlamıştı.  Herkes savaşın, sefaletin bittiğine sevinirken, ben nişanlımdan kurtulacağım için bayram yapıyordum. Nihayet beklediğim gün gelmiş, biz Mağusa’ya dönmüştük. Babam tekrar kahveciliğe başladı.  Bu kez kahvesi şimdiki İstiklal Caddesi üzerindeydi. Kahvenin üst katında biz oturuyorduk. Bir gün kahvenin önünde bir araba durdu. İçerisinden çok yakışıklı bir adam çıktı ve yan dükkanın kiralık olup olmadığını sordu. Öyle yakışıklıydı ki Amerikan aktörlerine dur şunda derdi.  Bir süre sonra dükkan komşumuz oldu. Alaman harbından yeni dönmüş, kazandığı parayla da altındaki arabayı almış, taksiciliğe başlamıştı. Dükkana her geldiğinde perdenin arkasından onu hayranlıkla izlerdim.  Bir defasında anneme yakalanıp, nişanlı bir kız olduğumu nasıl unuturum diye çok da dayak yemiştim. Ama değerdi be oğlum, baban tanıdığım en mükemmel adamdı.

Ben, nişanlı olduğum için nişanlımın izni olmadan yabancı işte çalışamazdım. Görevim evde kalıp anneme yardım etmekti. Böylece günboyu o yakışıklı adamı görme şansına sahiptim. Ablam Bolikseni Eczacı kalfası olarak Garulla’nın yanında çalışıyordu. Erkek kardeşim Andrea marangoz çırağıydı. Küçük kardeşim Andonis 14 yaşlarına gelip  de Garulla’nın eczanesinde çalışmaya başladığında ben o yakışıklı adamla,  yani babanla evlenmiş  ailemle bağımı kopamaya mecbur kalmıştım. Daha sonra Andonis’in, Aeroksol sinek ilacı imalatı sırasında Garulla’nın deposunda çıkan yangında yanarak öldüğünü duymuştum.”

Oğlu, Selma’nın anlattıklarını tekrar tekrar yaşadığını ve bu durumun onu çok yorduğunun farkındaydı. Annesini birkaç kez durdurmak istediyse de, annesi bitirmeden durmaya anlatmaktan vazgeçmeye yanaşmadı. Ne biliyorsa, ne hissediyorsa, hepsini bu gün burada anlatacaktı. Aslında Tahir annesinin kim olduğunu geç de olsa öğrenmişti. Biliyordu.

Liseyi bitirdiğinde hem tatil yapmak, hem de abilerinin konfeksiyon fabrikasında çalışmak için İngiltere’ye gitmişti. Bir gün abilerinin bir konuyu hararetli bir şekilde tartıştıklarını duydu. Sesleri ofisin dışına kadar taşıyor yanlarında çalışan işçilerin olduğu bölüme kadar ulaşıyordu. Tahir bu durumdan rahatsız oldu.  Daha alçak sesle tartışmaları için onları uyarmak istedi ve ofise gitti.  Açıkçası tartışma nedenlerini de merak ediyordu. Konu, ortanca abisinin bir ecnebiyle arkadaşlık ettiği ve onunla evlenmek istemesiydi. Öteki abisi ise bu evliliğe karşı çıkıyordu. Bir süre dinledikten sonra O  da konuya dahil oldu ve büyük abisine hak verdi. Ortanca abi ikiye bir kalmıştı. Öfkeyle Tahir’e çıkıştı. “Sen bilmeden görmeden neye karşı çıkıyorsun?” dedi. Tahir, adetlerinden geleneklerinden, evleneceği kızın ailesiyle ilgili bilgileri olmadığından, kimin nesi olduğunu bilmeleri gerektiğinden söz edince; ortanca abi öfkeyle patladı.

 

DEVAM EDECEK

 

Bu yazı toplam 1419 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar