1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Lefkoşa'yı dinlerken!..
Lefkoşayı dinlerken!..

Lefkoşa'yı dinlerken!..

Başlarken, görünmeyen kenti yeniden var etmek gibi, kısa bir cümleye ihtiyaç kendiliğinden doğdu! Kendi kendini üreten ve tüketen bir kent görüntüsü çizmek olası bu giriş cümlesinin ardından! Kentin genel manzarasını, düşey karakterin ağırlık kazandığı, i

A+A-

 

 

 

Başlarken, görünmeyen kenti yeniden var etmek gibi, kısa bir cümleye ihtiyaç kendiliğinden doğdu! Kendi kendini üreten ve tüketen bir kent görüntüsü çizmek olası bu giriş cümlesinin ardından! Kentin genel manzarasını, düşey karakterin ağırlık kazandığı, inşaat mantığı şekillendirir. Sürekli değişim ve dönüşüm, sosyo-kültürel alanın vitrinidir. Metropol,  insanın yaşam yükünü daha da ağırlaştırır. Sorunlar sorunlara eklenirken, kent döngüsünde birey, kum tanesi bedeniyle etrafını çevreleyen kalabalığa uyum sağlayabilmek için, bellek haritalarına ihtiyaç duyar.

 

Yaşam alanı, zamanı, mekânı, olayları ve bunların yarattığı olguları ve insan faktörünü de yanına alarak kente dönüşür. Söz buraya gelmişken illa ki, sanatta parantez açmak isteğiyle sanatçı için: Sürekli gelişen ve büyüyen kentin renkleri, konstrüktivist bir soyutlama biçiminde, anıtsal yapı mantığına dayalı bir dönüşüm öyküsüne başlık olabilir. Bugüne kadar bellek dağarcığında biriktirdiğim okumalarda, sanatçının kent üzerinden gerçekleştirdiği yapıtlarda, bir değişim ve dönüşüm okumasını konu edindiğini söylemeliyim. Hastane penceresinden bakarken, geçen on gün süresinde, Lefkoşa aydınlanırken sabahın ilk ışıklarında, aklıma düşen düşüncelerin esrik puslarına teslim oluyordum. Acılar sarmalıyla yüreği ikiye bölünen şehrin, bilinçli bir şehirleşme politikasıyla, coğrafi sınırlarının genişletilip, geliştiğini söyleyebilir miyiz? Apaçık ki, kalın bir sisin içinde arıyoruz kentin belleğini! Hayat kuşatırken kent insanını, kurtuluş kabuğuna çekilip, kendi sosyal sınıf odalarında güvenceyi aramak gibi görünüyor. Kurtuluş, siper kazıp, duvarları kurşun delikleriyle nakışlayıp, insan acılarından tohumlarla yeşertmekte miydi? Kurosawa’nın resimleri geldi aklıma. Savaş sonrası sahneler… Bu sahnelerde sadece acının bedenine gizlenmiş ölümlerin kokusu kol gezer! Karşımda sessizce duran şehirde ise,  her bir sahneyi beyaz boyalı yüksek ritimli bir beton gizler. Seyrederken karşımdaki şehri, belli ki, kelimelerden inşa edilmiş, bir içkaygı odasının duvarları arasında sıkışıp kalmış bedenim, aklım ve ruhum...

 

SANA BUGÜN TEPEDEN BAKTIM LEFKOŞA!

 

Kamu ve meskenlerin yapılandığı,  “siyasi çıkarların” ön plana çıktığı “iki parçalı Lefkoşa” mantığının, 1974 sonrası zaman yelpazesi sürecinin seyir defterinde, değişime dayalı “çok parçalı” bir sisteme teslim olduğu açıktır. Benim yaşadığım gri yorganıyla insanın içini sadece siyah ve beyaz rengin tutsağı haline getiren Ankara da ise, ( bu karşılaştırmayı yapmak kaçınılmaz bir sonuçtur; benim iki parçalı yaşamımda) geç kapitalizmin kent olgusu üzerindeki yükü giderek artarak kendini, büyük kentsel projelerin içine doğru çekmiştir. Çekim merkezindeki “kentsel projeler” haliyle ortaya, kamu binalarına yönelik bir yapılanmayla birlikte, şehri dört bir yandan saran “Alışveriş Merkezleri”ne doğru bir açılıma sürüklemiştir. Ankara hala daha bu alışveriş alanlarının bulunduğu büyük mekânlardan dışa doğru, farklı bir sosyal yapılanmayla dağılmakta; insanlar ellerindeki kapitalin sınırlı/sınırsız varlığıyla kendilerine maddiyata dayalı bir tür tatmin alanlarında, oyunbaz düşlerle oyalayarak, yaşam süreçlerini doldurmaktadır. Hal böyleyken, kültürden arındırılmış şehir dönüşümü, Lefkoşa’ya ait çocukluk anılarıma ister istemez, masallardaki büyük kırmızı ve hoş kokulu (!) elmadan sihirli görsel notlar aktarır. Masaldaki elmanın ilk ısırığının ağulu olduğunu hatırlıyor muyuz?

 

KENT TÜKETİRKEN, SİZLER ÜRETİYOR MUSUNUZ?

 

Kültüre karşılık kapital, sunu masasında yerini alıyor. Tüm bunların hepsi toplumun gözü önünde gerçekleşir. Unutmayalım ki, sermayenin dolaşımını hızlandırmak, tüketimi aksatmamak ve daha da artırmak adına kent bilinçli bir örgütlenmeyle karşımızda duruyor. Her ne kadar “çarpık kentleşme” gibi yapısal bir bozukluğa sebebiyet veren virüsten bahsetsek/şikâyet etsek de, her şey aslında planlı ve programlı bir süreç içinde, kenti tüketen bir gergedana apaçık: dönüşüyor. Böylesi bir dişli canavar karşısında, kültüre dayalı, kentin kendine ait görsel imajlarıyla oyun alanı yaratması, oldukça cesur bir adım olarak değerlendirilmelidir. Böylesi bir adımı atabilecek cesur yürekler bir adım öne çıkabilecek mi, tek sıra asker düzenlerin içinden? Kent gözünü geleceğe çevirmelidir. İnsana odaklı bir merkezde toplanan maddiyata dayalı kutsallığı, manevi kutsallığa çevirmek için kentin kendisini kullanması ve insana odaklı siyaset programlarının sözde değil, özde tıkır tıkır işlemesi gerekliliğini, söylemeye gerek var mı?  

 

TÜKETİM!

 

Kentte sınıflar arasındaki ayrışmayı ciddi boyutlara taşır. “Mutlu ol ve tüket!” sloganı ekonomik anlamda şehir toplumunun bireyleri arasında uçurumlar açmaya hızla devam ediyor. İnsanlar tüketimin açtığı yola savruldukça biraz daha ayrışıyor. Ian Chambers haklı olarak: “şehir, yani çağdaş metropol, birçokları için modern dünyadaki yaşantının ana metaforudur” cümlesiyle kenti yeniden yorumlama yolunu bize gösterir.  Modern kent figürünün kavrama haritalarını ölçeklendiren bu tanımlamada, ihtiyaç duyduğumuz krokinin zaman süreci ve kullanımı belirlenir. Çünkü haritalar, göstergeler ve referanslarla doludur. Hala daha pencereden seyrettiğim şehir figürü olan Lefkoşa’yı düşünerek, “gösterge” ve “referans” kavramlarıyla paralel bir evrene taşıdığımda; içinde yaşadığımız kentin zamana dayalı değişen siluetine doğru yolculuğa çıkarız. Hal böyleyken kentin dönüşüm arzusunun kimlikleş(me)me izdüşümlerini yakalıyoruz. Sorun kentin dönüşümü olduğunda, esas olanın, toplumun ekolojik yapısına odaklanmak gerekliliğini ve bu görsel devinim içindeki halet-i ruhiyesini de unutmamak gerekir. Kentin yapısındaki inşa sürecini başlatan da, varsıllaştıran da bünyesinde sosyo-fotosentez yapan toplum organizmasıdır.

 

Görüldüğü üzere, soruna açılan iç içe kör pencerelerden daha çok, esas olan,  kilitli bir kuyuya dalabilmektir.  Kenti sevip, sevmemenizin pek bir önemi yoktur; rutin yaşam sürecinde… Kent çoğalarak, sizleri/bizleri boğucu kültür dinamiğinin çekim alanına dâhil eder. Bu aşamada, Jean Dubuffet akla düşer: “mahşeri bir kalabalığa kafa tutabilme cesaretiniz var mı?” gibi bir soruya toslamak, işten bile değil! Onun mahşeri kalabalıklarında, kültür polisleri, sanat simsarları, akademik vaizler ve politik taşeronlar vardı.  Boğucu kültür dinamiği içinde kendimce boğulmadan, başladığım cümleyi, Lefkoşa’ya çevirmek noktasına ulaştığımda, diyebilirim ki:  kenti yöneten otoritenin siluet bilmecesi, teknolojik görsel bombardıman, kent sakinleri (?), tüketim kültürünün ikon(a)ları, şeherlilere şeherli olmanın gereklerini, aşırı yüklenen bir devre gibi, uslarını ele geçiren bir hipnoz silueti yaratır.

 

Mahşeri bir şehre, koruyucularına inat, kafa tutabilme cesaretiniz var mı?

Soruların yanıtının peşinde koşmak gibi bir tehlikeye kapılmak zaten yitirilmiş olan kimlikleri, daha da kimliksizleştirmek anlamına gelmeyecek midir?

 

Kimse “kimlik sorununun” varlığının aksini söyleyemez!

 

Kuşkusuz insanlık, neredeyse son 150 yılını modernleşme denilen ideolojinin yönlendirdiği bir yaşam çemberinin içine doğru sürüklenmekle geçiriyor. Sürüklenmekte ve sonrasında ya çemberin içinde ya da dışında olmak gibi, kategorik buhranın yarattığı kentsel bir ülke fizyonomisi inşa etmekte!

 

Antony Giddens’e göre bizler, hepimiz, post-modern bir dönemde değil; modernliğin sonuçlarının radikalleşip evrenselleştiği bir süreç içindeyiz. Sırtında kova taşıyan kişi köşeden görüldüğü andan başlayarak, sona doğru ivedilikle yol alınan ve hızla tüketilen toplum modellerinde parametre: kapitalizm, endüstri, ulus-devlet, teknoloji; gibi değişebilir niceliklerin,  önlenemez yükselme grafiğine bağlıdır. Elimizdeki dünya fotoğrafı, bu ölçekte konturlarını belirlemişken, aynı çizgisel/sınır belirleyici yaklaşım denemesini Lefkoşa için, kullanmak mümkün müdür?

 

Bu haftalık da benden bu kadar!

 

(Sizler bu yazıyı okurken ben Ada’yı geride bırakıp, yeniden, yaşadığım gri bulutlu şehre doğru yola çıkmış olacağım.)

 

 

 

 

                                                                                             

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 765 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler