1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Lefkoşa’dan Yükselen Kokular
Lefkoşa’dan Yükselen Kokular

Lefkoşa’dan Yükselen Kokular

Rafet Uçkan:Şerif Gören’in “İki Arkadaş” filmini izleyenler bilir. Filmde, adalet(sizlik)in neliğine dair iki farklı kavrayış ele alınır

A+A-

 

Rafet Uçkan

rafetuckann@gmail.com

 

 

Şerif Gören’in “İki Arkadaş” filmini izleyenler bilir. Filmde, adalet(sizlik)in neliğine dair iki farklı kavrayış ele alınır. Adaletsizliğin beden bulmuş hali olan patron adalete dair, ancak ikisi beraberken bir bütün oluşturacak iki farklı yaklaşımın perspektifinden bakılan bir karakter olarak oradadır. İlk olarak Ali ve onun sendikacı arkadaşlarının nazarında patron bir kapitalisttir ve somut bir kişi olmazdan evvel bozuk düzenin bir çıktısıdır; Onunla ya da onsuz, sistemin ürettiği/dayandığı çelişki devam eder. İkinci yaklaşım, Ahmet’inkidir: Patron, önce, 25 yıldır kendisine hizmet edilen ve hatır/gönül ilişkisi üzerinden yaklaşılan bir kişidir; Ali’nin ölümünden sonra ise o, Ali’nin katledilmesiyle bir biçimde ilişkisi olan bireysel bir düşmandır: Adaletle, onun somut varlığı üzerinden ilişki kurulur. Buradan hareketle, filmde, adalet arayışına dair pratikler bağlamında iki farklı tercih gösterilir. Öncelikle, Ali ve diğer emekçiler, adaleti tek tek kişileri hedef almayı aşacak şekilde örgütlenmiş kolektif mücadele yoluyla arar. Buna paralel olarak, fabrikada başlayan grevin baş örgütleyicilerinden olan Ali öldürüldüğü zaman, Ali’nin arkadaşları onun katilleriyle yüzleşmek için en doğru yolun emekçilerin saflarını güçlendirmek olduğu savını ortaya koyar. Ali’nin babası Ahmet içinse, bunların hepsi boşunadır ve Ali’nin katili, fiilen peşine düşülmesi gereken somut bir kişidir.

Gelelim Lefkoşa’da süren greve ve Lefkoşa’dan yükselen pis kokulara… Daha doğru bir tabirle, esasen neyin pis koktuğuna/kokuştuğuna ve “adalet”e dair kurulacak denkleminin bir tarafında su götürmez bir şekilde haklı olan belediye çalışanları dururken diğer tarafında aslında kimin/neyin durduğuna… Cemal Bulutoğluları’yla başlamak yerinde olacaktır. Zira, ilkin, “Ahmet” gibi düşünmek hakkımız ve Cemal Bey çıplak gözle görebildiğimiz mesafede duruyor…Yani bu belediyenin “görünürdeki” sorumlusu o ve mesele onu aşsa bile onsuz düşünülemeyecek bir mesele... Nasıl ki “ben yapacağım” diyerek bu belediyenin yönetimine talip oldu ve ardından “ben yaptım” reklamlarına sırtını dayadıysa  da, rüzgâr tersine döndüğünde de payına düşen sorumluluğu üstlenmek zorunda. Bu saatten sonra, “ben yapmadım” demeye hakkı yok. Bulutoğluları bir bakıma kendi etti, kendi buluyor. Ona yönelen tepkiler bu açıdan yerinde ve haklıdır. Şerif Gören’in filmine dönersek, “Ahmet”in adalet ararkenki yaklaşımı, yani suçluyu gözün gördüğü ilk yerde bulma çabası, en azından haksız değildir; ancak eksiktir ve yanlış değerlendirmelere savrulmaya oldukça açıktır. Eksiktir, çünkü bu denklemin “öte yanından” Cemal Bulutoğluları’nın ismini çıkarttığımızda, adalet yerini bulmuş olmayacak. Savrulmaya açıktır; çünkü Cemal Bey, bu bakış açısından bakıldığında iyi niyetinin kurbanı olarak da değerlendirilebilir. Meseleye daha bütünlüklü bakmak gerek…          

Bir şeyi netleştirerek başlayabiliriz mesela: “Telefonum kesildi” diye kızanlarla “çöpüm toplanmadı” diye celallenenler, “maaşım ödenmedi” diye greve gidenlerle “evladım işsiz kaldı” diye dertlenenlerin birçoğu aslında adaletsizlik denkleminin aynı tarafında, yani adaletsizliğe uğramışların safında duruyor. Denklemin diğer tarafına bakıldığındaysa, “o taraf” Cemal Bulutoğluları’nın dolduramayacağı kadar geniş bir alana sahip. Bulutoğluları’nı çekin oradan bakın neyi ve kimleri göreceksiniz. Bir toplumun kasıtlı olarak üretimden koparılması ve işsizlikten/yoksulluktan doğacak memnuniyetsizliklerin toplumsal bir mücadeleye evrilmesini önlemek niyetiyle mevcut kadroların şişirdikçe şişirilmesi süreci olabilir mesela bu… Örneğin, Kıbrıs’ın “taşıma suyla” dönen bir değirmen haline getirilmesi ve suyun başını tutanların, canı sıkıldıkça suyu kesmesi... İçeride sükûnetin sağlanması “ihtiyacına” cevap verenler, gönüllü işbirlikçiler... Belki de inisiyatif kullandığı tek yetki alanı olan kadro şişirme yetkisine dayanarak, Kıbrıs’ın kuzeyini bir patronaj cenneti haline getirenler… Bunlar işin, Cemal Bulutoğluları’nı hem kapsayan hem de onu aşan kısmı. Meselenin onu aşması, onun öncelikle bir sebep değil, bir sonuç olmasından kaynaklanıyor. Onu kapsamasıysa, bu düzene gönüllü olarak iştirak etmesinden, bunun nimetlerinden faydalanmasından... Yani Kıbrıs’ın kuzeyinde hemen her olumsuzluğun, kişileri kapsasa da onların ötesine geçtiğini, Ada’nın kuzeyinde kurulan çarpık düzenin temelleri üzerinde yükseldiğini söyleyebiliriz.  

Yine de adalet arayışında, kişilere öncelik verilecekse, şu konuda ısrarcıyım: Cemal Bulutoğluları, bu meseledeki tek fail değildir. Denklemin öte tarafından Cemal Bey’i bir an için çekin bakın orada “kim” var… Neden hükûmet, kendi partisinden seçilmiş belediye başkanına sahip çıkmadı ve hatta belediyeye müfettişlerini yolladı? Diğer taraftan Cemal Bey kendini nasıl savunuyor, dikkat edelim… Diyor ki, hükûmet, belediyeye olan borçlarını ödesin. Buna karşılık hükûmet ne yapıyor? Bulutoğluları’na aba altından sopa gösteriyor… Dertleri de şu: Cemal Bulutoğluları, denklemin öte tarafında yalnız kalsın… Bulutoğluları’nın derdiyse, meseleden sıyrılmak… Her iki taraf da ipin üstünde, bir yandan diğer cambazı işaret ediyor ve bir yandan da görünmez olmanın yollarını arıyor. Peki neden? Nedeni, bence, Kıbrıslı Türklerin meseleye “Ahmet” gibi yaklaşmasından. Hem hükûmettekiler hem de Bulutoğluları biliyor ki, toplum, “Ahmet”te takılıp kalıyor ve faili bir “kişi” olarak tasavvur ediyor. Bulutoğluları’na sahip çıkan kesimlerin argümanlarına bakıldığında da aynı yaklaşım görülüyor. Onlar diyor ki, Cemal Bey iyi niyetinden bu hâle düştü. Yani, işsizlere iş verdi ve belediye gereksiz istihdamı karşılayamaz duruma geldi... Peki ama, insanlar neden işsiz kaldı ve çalışmak neden birilerinin (sözde) “iyi niyetleri” ile ilişkili, onların tasarruflarına bağımlı hale geldi? Çalışmak isteyenler, neden şişirme kadrolara sıkıştırıldı? Bu toplum neden üretemez hâle geldi/getirildi? Cevaplar, meselenin, Bulutoğluları’nı da UBP hükûmetini de aşan kısmında aranmalı. Mesela, Kıbrıs’ın “stratejik” değerinde, bir “pazar” olarak değerinde, bir “hukuksuzluk alanı” olarak değerinde, bir “pazarlık unsuru” olarak değerinde... Yani Bulutoğluları da dahil olmak üzere, içinden Kıbrıs’ın kuzeyindeki tüm insanları çıkardığımızda, Kıbrıs ne anlama geliyorsa, cevaplar tam da orada gizleniyor. Bir görünmezlik sahasında değil; ama biz gizlenmişlik sahasında... O meşhur şarkıda anılan “hiçbir yer”de değil; burayı “hiç eden” yerde.

Yukarıdakileri birleştirdiğimizde ve hem “Ali” hem de “Ahmet” gibi baktığımızda, öncelikle tek tek “kişilerin” tespit edilmesi, adalete giden yolda bir “uğrak” olarak duruyor; ancak bir son durak olarak değil... Her ne kadar, Şerif Gören, andığım filmde, bahsedilen yaklaşımlar arasında bir tercih yapmamış olsa da, Kıbrıs halkı için tercih yapma şansı hâlâ mevcuttur. Olası tercihlerden birisi bence şu: Bulutoğluları’ndan başlayarak, büyük tabloyu görmek için biraz daha uzağa bakmak ve uygun yerde mesafeyi korumak... Uygun yer, adaletin ne topyekûn imkansızlaşacağı, ne de yarım yamalak kalacağı yerdir. Aksi takdirde, mücadele dar sınırlara hapsedilmiş, menziline tek tek kişi veya kişileri almış bir mücadele olarak kalırsa, “ihale” kötülerarası mücadeleyi kaybedenin üzerine kalır. Böylelikle, Kıbrıs’ın kuzeyinde yerleşikleşen bu düzen, kendinden olan bir ya da birkaç kişiyi feda ettiği anda rahat bir nefes almakla kalmaz, köklerini de sağlamlaştırır. Önce, biriken çöpler ilaçlanır ya da bir biçimde grevdeki işçilere rağmen toplanır. Bir zaman sonra belediye çalışanlarının maaşları ödenir ve bu grev sona erer. Ardından, Cemal Bulutoğluları oturduğu koltukla vedalaşır... Ancak bu mesele günlük kaygılara hapsedilmiş olur ve bu koku Lefkoşa’dan kolay kolay çıkmaz; daha önceki kokulara karışır. Fakat süreç bu şekilde işlemezse ve kişileri ıskalamayan ama onlarda takılıp kalmayan bir mücadele örgütlenebilirse Kıbrıs Türk halkı, geleceği kendisi dışındakilerin inisiyatifine, çıkarlarına, gelecek tasavvurlarına, geçmişi okuma biçimlerine dayalı olarak şekillenen bir toplum olmaktan çıkıp, iradesini ortaya koymaya muktedir bir “özne” olarak varlık gösterme yolunda bir adım atmış olur. Bu kokuyu, bu sokaklardan silecek olan şey, Kıbrıs Türk halkının iradesidir. Bu iradenin ortaya koyulmasının yoluysa o sokaklardan geçer.

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1062 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler