1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. KUZULARIN SESSİZLİĞİ
KUZULARIN SESSİZLİĞİ

KUZULARIN SESSİZLİĞİ

Yrd. Doç. Dr. Ayşe BAŞEL yazdı: Siyasetçi ve yönetici, vatandaşın kuzu gibi olanını sever.

A+A-

 

Yrd. Doç. Dr. Ayşe BAŞEL

 

 

Thomas Harris’in romanından 1991 yılında Jonathan Deme yönetimiyle sinemaya aktarılan “Kuzuların Sessizliği” isimli filmi hatırlarsınız. Baş rol oyuncuları Judie Foster ve Anthony Hopkins idi. Benim anlatacaklarım (filmde olduğu gibi) yamyama dönüşmüş seri katiller hakkında değilse de; vatandaşın ve kamunun kaynağını rantsal çıkarlar adına tüketenlerin dünyası üzerine…

Siyasetçi ve yönetici, vatandaşın kuzu gibi olanını sever. Bugün bir rant elde etme sistemi haline gelmiş olan siyaset-yönetim bütünleşmesinin sürdürülmesinde vatandaşın kuzuların sessizliğini oynaması, siyasetçi ve yöneticinin işini kolaylaştırır. Vatandaşın bir kuzu olarak statüsü ve rolü, sadece onun yönetenler tarafından öyle görülmek istemesinden değil, aynı zamanda vatandaşın da böyle davranmaya alışmasından ve alıştırılmasından kaynaklanır. Günümüzde ülke ve toplum olarak yaşadığımız sorunlar arasında, vatandaşın sessizliğinin ve buna bağlı bireysel denetimin cansızlığının özel ve önemli bir yeri var. Vatandaşın bugünkü duruşu, adeta temsili demokrasinin ve buna bağlı olarak oluşturulmuş merkezi ve yerel yönetimlerin reel krizini ifade ediyor. Vatandaşı, karar ve yönetim süreçlerinin dışında tutmaya gayret eden ve toplumun sadece seçtiği temsilcilerle yetinmesini isteyen bu anlayışla kuzular dünyasından çıkılması mümkün değil. Temsil sistemini oluşturan kişi ve kuruluşlara baktığımızda; bunların dile getirdikleri söylemin özünün, buralardaki oligarşilerin kendi istek ve özlemlerini ifade ettiklerini görmek zor olmaz. Mevcut sürecin yapısının ve işleyişinin korunması için ise toplum psikolojisinin manipüle edilmesi yöntemi kullanılıyor. Göz boyamacılık, siyasal iletişim hileleri, beyin yıkama yöntemleri ve siyasetin toplumun oy deposu olarak görülen, düşük kültür kesimlerine endekslenmesi, bilinen manipülatif yaklaşımlardır.

‘BAL TUTAN PARMAĞINI YALAR’

20’inci yüzyılın son çeyreğinden bu yana bizleri temsil eden vekillere baktığımızda ilginç durumlar gözleriz. Birincisi; daha seçildikleri zaman bunları bilip tanıyan insan sayısı sınırlıdır. İkincisi; bu kişileri ve varsa yaptıkları hizmetleri günümüzde hatırlayan vatandaş sayısı da son derece düşüktür. Üçüncüsü; seçildikleri dönemde dahi vekillerin birbirlerini tanıdıkları kuşkuludur. Dördüncüsü; bunlar, kendi partili seçmenlerinin sorunları ile uğraşmaktan şehrin vekilleri olarak bir araya gelip ortak çözümler üretmeyi ne akıllarına getirmişler ne de siyasi pozisyonlarına yakıştırmışlardır. Aynı yerleşikliği yerel yönetimlerin meclislerinde de görmek maalesef mümkündür. Bu pozisyonlar, pek çok durumda rantçı siyaset sistemi tarafından doldurulduğundan, sorunlar karşısında beklenen kaliteli çözümler elde edilemez. Yerel yönetimlerdeki meclis ve kurulların çalışmaları, genelde bir rant paylaşımı ve siyasi çatışma görüntüsü ile sürer gider. Buna da halk dilinde “Bal tutan parmağını yalar” denir.

KUZULARIN ÇOBANI

Aslına bakarsanız; yukarıda sözünü ettiğim makamları dolduran kişilerin bazıları, seçilmeden önce mevcut durumdan, düzensizlikten ve kalitesizlikten kendileri de şikâyetçidirler. Fakat seçildikten sonra sisteme bakışları tamamen değişir. Seçim sonrası mevcut bozuk düzenin yaman savunucuları haline dönüşürler. Onlar da kendilerinden öncekiler gibi bir kuzu sürüsünün rant kollayan çobanına dönüşme eğilimi içine girerler. Nazım Hikmet, mevcut bozuk düzene işaret ederek vatandaşa “Demeye de dilim varmıyor ama / Kabahatin çoğu sende, canım kardeşim” diyor. Toplumu bir kuzular sürüsü olmaktan kurtarmanın yolu, vatandaşların yönetim karar ve yönetim süreçlerine katılımının önünü açmaktadır. Katılımcı demokrasi belgisi, bugün varılan bu ihtiyacı temsil etmektedir.

Dünya değişirken, sistemler ve insanlar da değişiyor. Yaşanan şartlara bağlı olarak siyasetin ve ideolojilerin farklı biçimleri ülke veya toplum gündeminde yer tutuyor. 1980’li yıllarla birlikte küresel anlamda başlayan liberalleşme eğilimi, Sovyet Bloğu’nın yıkılması sürecinde kullanılan “Yeşil Kuşak” aracı ile birlikte özellikle Orta ve Yakın Doğu’daki siyasal ve ideolojik tercihleri değiştirdi. Bu bölgelerdeki gelişim, Batı modelinden farklı noktalara doğru ilerlemeye başladı. Bunun ilk örneğini İran’da gözledik. 21’inci yüzyılın ilk on yılının ardından ise yepyeni gelişmeler var. Batının modernleşme anlayışı ise ucu açık bir yaklaşımdır. Ekonomideki değişimin ve sosyal dönüşümün nerelere kadar gidebileceğinden korkmaz.

DEĞİŞME AMA AYNI KALMAK!

Bugün demokrasiyi katılımcı ve çok kültürcü bir zirveye taşıyan, bu ucu açık, topluma ve geleceğe güvenen anlayıştır. Hâlbuki bizim modernleşmemiz, Batı uygarlığını işaret etmekle birlikte dünkü zamanda olduğu gibi kalmaktan vazgeçmez; bir anlamda bu süreçte toplumun kendi başına değişme olasılığından hoşlanmaz. Günümüzde de içe dönük, ağır hareket eden ve sadece yerel değerlerle yaşayan kapalı ekonomik ve sosyal yaşamı özleyenler var. Bu nedenle de; hukuksal reformlara, AB ile ilişkilere, yönetim modelinin değişimine, eğitim ve kültür sistemlerine yapılabilecek dönüşümlere şiddetle karşı çıkıyorlar. İnsanın övünebileceği bir tarihinin bulunması ile dünün bugüne birebir eşlenmesi arasındaki farkı bireyler ve toplum olarak henüz yeterince kavrayamadık. Geçmişin kurum ve kuruluşları ile yaşam modelinden ancak insani ve ahlaki değerlerin bugüne taşınabileceğini, diğerlerinin o onursal geçmişte kalmaları gerçeğini içimize sindirmek zorundayız. Aynı kalarak değişmek veya değişerek aynı kalmak sarmalından kendimizi kurtarmamız gerekiyor. Ülkemizde siyasetin en temel sorunlarından birisi, siyasetin var olan düzenin korunup kollanması ve değişmesine asla izin verilmemesi üzerine yapılıyor olmasıdır. Hâlbuki siyaset yapmanın ana fikri, toplumun değişim yönünde önünü açmak ve en önemlisi de bu süreçte toplumun sağlıklı bir geleceğe ulaşacağına güvenmek olmalıdır. Demokrasinin sorunları daha kaliteli demokrasi ile özgürlük sorunları ise genişletilmiş ve zenginleştirilmiş bir özgürlük ufku ile çözülebilir. Her iki konuda da çözmemiz gereken çok fazla sorun var. Aynı kalarak ya da geçmişe dönerek ne bu sorunların farkında olabiliriz, ne de bu sorunlar karşısında geliştirmemiz gereken çözümler için adım atabiliriz.

Yaşadığımız çağın herkesin kendine sorması gereken en önemli sorusu şudur: “Acaba bugüne taşıdığım ezberim doğru mu?” Ezber kabul edebileceğimiz her şeyi sorgulamanın ve diğer insanların da kendi ezberlerini sorgulamasına katkı yapmanın zamanı şimdi… Sorularımız, bir kez daha cevaplarımızdan daha önemli…

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1314 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler