1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Kütüphanenizdeki En Eski Kitap ve Hikayesi!?' (2)
Kütüphanenizdeki En Eski Kitap ve Hikayesi!? (2)

'Kütüphanenizdeki En Eski Kitap ve Hikayesi!?' (2)

Geçen hafta merak edip sormuştuk başka bir şey olmadan önce ‘okuyucu’ olanlara: “Kütüphanenizdeki en eski kitap ve hikayesi?” nedir diye… İşte, ‘1 Mart - Dünya Kitap Günü’ne de denk gelen bu küçük araştırmamıza ve

A+A-

 

 

Geçen hafta merak edip sormuştuk başka bir şey olmadan önce ‘okuyucu’ olanlara: “Kütüphanenizdeki en eski kitap ve hikayesi?” nedir diye… İşte, ‘1 Mart - Dünya Kitap Günü’ne de denk gelen bu küçük araştırmamıza verilen başka cevaplar…

 

Kütüphanemde pek çok "en eski" kitap var. Ama benim değinmek istediğim Jacques Derrida'nın ‘Gramatology’si. Yazıbilim üzerine olan bu kitabı, askerdeyken çevirmeye giriştim. Depresif bir dönemdi. Her gün bir sayfa çeviriyordum kitaptan. Koğuş nöbetlerim Derrida'nın bu kitabını çevirmekle geçiyordu ve böylelikle ben de duvarlara bakmaktan kurtulmuş oluyordum...

Kitabı çevirmeye başlamadan önce boş boş oturmak canımı cok sıkıyordu... Kendimi bir yerlerden atasım falan geliyordu... Bu açıdan bakıldığında mevzubahis kitap ve çevirisi içinde bulunduğum olumsuz duruma pek çok olumlu etki yaptı denilebilir... Amaçsızlığımı ortadan kaldırdı herşeyden önce... Ve beni gerçekliğe yeniden adapte etti. Bu yüzden Gramatology'ye çok şey borçluyum... (Emre İleri)

 

Yağmurun ayak sesleriyle açtım gözlerimi. Balkondaki çamaşırları içeriye aldım. Yeniden yatağa girdiğimde, aklıma Oya’nın gönderdiği soru geldi, yanıtlamayı unutmuştum. Biraz düşününce, evde bulunan en eski kitabın hangisi olduğu konusunda hiçbir fikrim olmadığının farkına vardım. Yaklaşık otuz yıldır günde ortalama 80-100 sayfa arası kitap okumuş birisi olarak, neredeyse iki yıldır doğru dürüst kitap okumadığım geldi aklıma. Okunmayı bekleyen otuza yakın kitap vardı kütüphanemde. Bense okumak yerine, gelişigüzel bir tanesini seçiyor, bir başlardan, bir ortasından, bir de sonlarına doğru bir sayfa aralayıp içime kokusunu çekiyor, sonra yeniden aldığım yere koyuyordum kitabı. Okumuyor koklanıyordum. İnsanlar gibi her kitabın da, içerisinde yazılanların belirlediği, kendisine has bir kokusu vardı. Biraz daha ileri giderek, aynı kitabın farklı nüshalarının bile, birbirlerinden farklı kokulara sahip olduklarını öne sürebilirdim. Zaten uzunca bir süredir arkasında yazılanlara bakarak almıyordum, aldığım kitapları da. Tahmin edebileceğiniz gibi, zerzevat veya meyve seçer gibi, koklanarak, kokusu hoşuma giderse alıyorum, illa ki almam gerekiyorsa. Yazılanlar, tasarımı, albenisi yüksek kapaklar vs. ilgimi çekmeyi başaramıyor artık. Söze, yazıya ve görselliğe olan inancımı yitirmedimse bile, yitirmeme az kaldı sanırım. Gözlerimden daha çok güvenir oldum galiba, burnuma. Hem, biraz kurcalayınca kafama takıldı, evde bulunan basım tarihi olarak en eski kitap hakkında mı, yoksa edindiğim en eski kitap hakkında mı yazmalıydım. Ne de olsa ikisi aynı kitap olmayabilirdi pekala... Yağmurun serbest bıraktığı toprak kokusu, bütün soru(n)ları unutturmaya yetiyor neyse ki!

The Little Oxford Dictionary, 1930. 7-8 yıl önce olmalı, Tanju'ylaydık, gene parasız günlerimizden birisiydi, Girne'de bir auction'a uğramıştık, Tanju'nun koyduğu mallardan satılan olduysa parayı alıp içmeye devam edebilmenin hayaliyle. Hiçbir şey satılmamıştı. Daha başka kitaplar da vardı çok ucuza, özel bir sebebi yok, bunu seçtim. 6tl mi ne ödemiştim, çantalarımızdan ve arabadan topladığımız bozuklukları. Hatırlıyorum da epeyi bir süre karar verememiştik, o parayla kitabı mı alsam, yoksa bira mı alsak diye!!!... (Jenan Selçuk)

 

Savaş yaşamış insanların hayatlarının hep iki evresi olduğunu düşünüyorum. İnsanlara ait eşyaların da. Benim ve kütüphanemin de öyle. Çocukken öykü kitaplarından oluşan küçük bir kitaplığım vardı. Bu kitaplıktaki en eski kitap; Kemalettin Tuğcu'ya ait ‘Sokak Çocuğu’ adlı öykü kitabıydı. İki derslikten oluşan köy okulumuzun bir kütüphanesi olmadığı gibi, kitap satın alabileceğimiz herhangi bir dükkan da yoktu. Ortaöğretim için Kasabaya (Baf) giden büyüklerden bana kitap almalarını istemiştim ve bir Cumartesi akşamı sahip olduğum ilk kitabım elimdeydi. Benim için inanılmaz bir heyecandı. Herkesin gözüne soka soka okumaya başladım. Sınıfımdaki öğretmen çocuğunun haricinde kitap sahibi olan tek öğrenciydim. 8-10 yaşlarınddaki çocukların asla okumasını istemediğim Kemalettin Tuğcu veya Ömer Seyfeddin öyküleri, o yaşlarda beni o kadar etkilemişti ki bugün bile insanların aç kalması, hastalanması veya üşümesi, bende acıma duygusunun ötesinde bir travma yaratıyor. Yine de, savaşın yok ettiği bu kitaplığımdan en çok özlediğim; kapağında, kırmızı-beyaz enine çizgili t-shirt giymiş oğlan çocuğu resmi olan ‘SOKAK ÇOCUĞU’dur.

Şu an ise kütüphanemde bulunan ve ilk sahip olduğum kitap, Fakir Baykurt'un ‘Tırpan’ adlı romanıdır. Kitabı hediye eden şahıs “Mehmet'e, sevgilerle” diye imzalamış. İlginç olan, benim bu şahsı tanımadığım ve “sevgilerle” diye armağan edilen Mehmet’in de aslında benim olmadığımdır. Kitap okuma alışkanlığı olmayan kuzenim (O'nun adı da Mehmet) kendisine hediye edilen bu kitabı, kapağını bile açmadan bana hediye etmişti. Aradan biraz zaman geçtikten sonra, bunu unutarak aylarca imzadaki ismin kim olduğunu hatırlamaya çalışmıştım. İsim tesadüfünden kaynaklanan küçücük bir espri ama, o kitap ne zaman elime gelse, “Mehmet'e, sevgilerle” yazısını okuyup gülümsüyorum. Dışardan bakıldığında çok sıradan gibi görünse de beni ortaokul yıllarıma taşımaya yetiyor... (Mehmet Soyluoğlu)

 

Bundan en az on yıl kadar önce Girne Kütüphanesi’nin yanından geçerken çöp bidonlarının yanında, yığınlarca kitabın atılı olduğunu görmüştüm. Çöpçülerin alıp gitmesi için sokağa bırakılmış tonlarca kitap! Kitap çöpçülüğü görevimi yerine getirip, bir arkadaşımla birlikte 2 araba ile 4 defada bütün bu ‘çöpleri’ toplamıştık. Rumca-İngilizce-Fransızca-Almanca-Çince… Yeni bir kütüphane oluşturacak kadar çok kitap! İçlerinden biri özellikle dikkatimi çekmişti: Dome Hotel’in Rum sahibinin kızı Rina Gatselli’nin İngilizce ve Rumca olarak hazırladığı ‘Dome Hotel’ adlı iki ayrı kitabı. (Derman Atik)

 

Kütüphaneme baktım, en eski kitabım çocukluğumdan kalma bir kitap. Hani çocukken hep büyükler seçer kitaplarımızı ya, işte o kitapların hemen hepsini ben büyüdükçe başka çocuklara veya okul kütüphanelerine vermiş olmalıyız ki, onlardan sadece geriye bu kitap kalmış. Kitabın adı ‘Sevdalı Bulut’, Nazım Hikmet'in masal kitabı. Bu kitabı başka birine vermeme nedenim ise kendi seçimimle ve parasının yarısını kendi harçlığımdan vererek aldığım ilk kitap olması. 

Hikayesi de şöyle: İlkokul 3. sınıfa gidiyordum. Okul çıkışlarında annemin işten çıkışını anneannemin Lefkoşa Polis Sokak'taki evinde bekliyor, kardeşim ve kuzenlerimle mahallede koşup oynuyorduk. Polis Sokak'ta bizim için çok özel olan, dükkan görünümlü bir yer vardı: Işık Kitabevi. Şu an bulunduğu yerin 20 metre kadar ilerisinde, camekan ve içinde renkli boyalar ve kitapların olduğu, aslında minik ama biz küçük olduğumuz için, gözümüze kocaaamaaan görunen bir yerdi. Bu dükkancığa sık sık gider, boya kalemi, silgi gibi kırtasiye malzemeleri alırdık. O sıralar Nahide ablanın adını da Işık sandığımı ve ona sürekli ‘Işık abla’ diye hitap ettiğimi söylemem lazım.   Bir gün babam, Işık abladan kitap almak için dükkana giderken ben de peşine takıldım. Onlar ayaküstü sohbet ederken ben kitapları elleye elleye rafları geziyordum. Aniden üzerinde morlu-grili renklerde çok güzel bir bulutun ve pespembe bir kuşun olduğu ‘Sevdalı Bulut’ kitabını gördüğümü ve anında harçlığım bu bulutlu-kuşlu kitabı almaya yeter mi diye elimi cebime daldırdığımı da hatırlıyorum. Elbette ki param yetmiyordu,   “baba bana bu kitap için para ver” dedim. Babam “hangi kitap?” diye sorunca, “Sevdalı Bulut- Nazım Hikmet” diye kitabın kapağını okudum. Hem Işık ablanın, hem de babamın yüzünde gururlu bir tebessüm dolaştı (bu Nazım Hikmet önemli bir adam olmalıydı- afferindi bana) Işık abla gülerek babama “şimdiden başladi?” dedi. Ne yalan söyleyim, niye güldüklerini de ‘şimdiden neye başladığımı’ da anlamamıştım ya, gülümsediklerine göre iyi bir şey yapıyor olmalıydım. Babam “Doğuş, sen bu kitap için biraz küçük olabilirsin” deyince yaygarayı kopardım. Ben büyümek için bu kadar acele ederken, babamın ettiği lafa bak şimdi... Cebimdeki harçlığı çıkardım Işık ablaya uzattım. İkisi de halime gülerek kitabı bana verdiler; kendi aralarında ne konuştuklarını hatırlamasam da, cümlelerin içerisinde o sıralar hep kısık bir sesle söylenen ‘komünist’ kelimesinin geçtiğini hatırlıyorum. Galiba bu Işık abla da, bu Nazım Hikmet de babam gibi ‘komünist’ti. Eh, kitabı almayı başardığıma göre artık benim de kısık sesle fısıldayacağım önemli bir sırrım vardı: Ben de artık bir komünist olmuş olmalıydım (Doğuş Derya)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1172 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler