1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. KUTLU ADALI’YI SAYGIYLA ANIYORUZ…
KUTLU ADALI’YI SAYGIYLA ANIYORUZ…

KUTLU ADALI’YI SAYGIYLA ANIYORUZ…

Kıyımının 16. Yılında… KUTLU ADALI’YI SAYGIYLA ANIYORUZ… 7 Temmuz, 1996 Kutlu Adalı’nın kıyım yıldönümüdür… Söz, hükmünü icra eylemiyorsa da, gerçekler fısıltıyla dile getiriliyorsa da… Haber başlığı hala “meçhu

A+A-

 

 

Kıyımının 16. Yılında…

KUTLU ADALI’YI SAYGIYLA ANIYORUZ…

7 Temmuz, 1996 Kutlu Adalı’nın kıyım yıldönümüdür… Söz, hükmünü icra eylemiyorsa da, gerçekler fısıltıyla dile getiriliyorsa da… Haber başlığı hala “meçhuller” kategorisinde bir kıyım… Ki aydınlan(a)mamayı sürdürdükçe gölgesi toplumun üzerinde kalan…

Kutlu Adalı’yı, 1982 yılında Kıbrıs Basını’yla ilgili, Kıbrıs Postası’nda çıkan bir yazısıyla… ve saygıyla anmak istedik…

“1960’larda Nacak gazetesinin çıktığı dönemde, baskı ve sansür” ‘Fısıltı Gazetesi’nin tirajını daha da artırmaktaydı. Lefkoşa adı, yasaklar döneminde “Lafkoşa”ya dönüşüyordu. Söylemesi inanılmaz gelir ama liderlerimizi izledikleri politika nedeniyle eleştiren Türkiye gazeteleri ve dergileri bile, baskıdan, sansürden kurtulamıyordu. Örneğin, Metin Toker’in Akis’ine sık sık el konuyor, satışı önleniyor, paket paket, yüzlerce dergi yakılıyor, aydınların okuması engelleniyordu.

Kitap ve dergi yakma üstadı Hitler’in huyundan huy, tüyünden tüy alınmıştı. Ne acıdır ki o günlerin gazete dağıtıcıları da bu baskılara ses çıkaramıyorlardı. O günlerde toplum sorunları söz konusu olduğunda, “Biz hükümet değiliz” diyorlardı; ama, iş baskıya, zorbalığa gelince, kendi çıkarları için en acımasız “hükümet” oluyorlardı! Kısaca “muvakkat hükümetin, muvazzaf yöneticileri” vardı.

Basını, kendi çıkarlarını borazanı görmek istiyorlardı. Kendilerini eleştiren gazeteci ve yazarları susturmanın yollarını arıyorlardı. Bugün de değişen bir şey yoktur ama basın ve gazeteciler, düne göre daha güçlü ve bilinçlidirler. Hiç olmazsa bağımsız yargı organlarının karşısına çıkarak yargılanabiliyorlar. Kapalı kapılar arkasında ölüm fermanları okunamıyor.!

Bugünün basının sorunları ise: Sermayesi ve baskı makinesi olan egemen çevreler, düşünen insanları ve okuyucuları baskı altında tutmaktan ve sömürmekten başka hiçbir amaç gütmemektedirler. Toplum sorunlarından çok, kendi çıkarlarını düşünüyorlar ve bunun adına “milli dava” diyorlar. Dünkü sorunlar bugün de geçerlidir.

İngiliz sömürge idaresinin gazetelere ve yazarlara yaptığı baskıları, kendilerini bir kahraman göstermek isteyenler, zaman zaman, kapalı kapılar arkasında dile getirirler ve İngiliz’e karşı büyük bir savaşım vermekle övünürler. Ancak, bir kişisi bile çıkıp bunları yazmaz. Anılarını belgelerle ortaya koymaz. Ama, övünmeye gelince, bir harmanlık yer isterler.

Benim gazetecilik dönemim, sömürge idaresinden Kıbrıs Cumhuriyeti’ne geçiş dönemidir. Bu sorunun yanıtını belki size, doyurucu bir biçimde, eski gazeteci ve yazarlar verebilir. Ben, yalnız kendi dönemim için konuşabilirim; bu dönemde, gazetecilere ve yazarlara yapılan baskıları söyleyebilirim. Kıbrıs Türk Basını,karanlık güçlere, iki değerli evladını şehit vermiş ve son zamanlarda da benim evime kurşun sıkılmıştır.

Bana yapılan, bir çok gazeteciye de yapılmıştır sanırım. Gazeteciler ve gazeteler Federe Devlette sürekli, yazıları yüzünden mahkemeye verilmekte, evleri polis tarafından aranmakta. İngiliz Sömürge Dönemi’nde böyle şeyler yapılmamış olmasına karşın aratılmaktadır.

Kısacası, benim bildiğim İngiliz idaresi, Türk Basını’na  önemli bir baskı yapmamıştır; ancak, Türk-Türk’e korkunç baskı rejimini uygulamıştır… (Servet Dedeçay’ın Kıbrıs’ta Enformasyon veya Yazılı ve Sözlü Basın – cilt 2” kitabından alınmıştır.)

 


 

O Dipsiz Kuyuda Işığı ve Umudu Yakalamak…

 

GÜNDOĞDU TİYATROSU…          

İzel SEYLANİ

 

 

9 Nisan günü oynanan ilk oyunumuz “Barış”ın toplumumuzdan aldığı olumlu tepkilerden sonra yeni tiyatro çalışmaları için gerekli bürokratik işlemler oldukça hızlı tamamlandı. 1 Haziran günü Merkezi Cezaevi’nde yeni oyuncuların katılımıyla yeni bir oyun için çalışmalara başladım.

Aramıza yeni katılan oyuncuların Gündoğdu Tiyatrosu’na duydukları saygıyı ve birlikte çalışmanın verdiği gururu onların davranışlarında ve morallerinde görmek beni çok mutlu ediyordu ama bununla birlikte bir yandan da omuzlarımdaki yükün arttığını hissediyordum.

Birbirimizi daha yakından tanıyorduk, birlikte bir şey yaratma güdüsü açığa çıktığı sürece paylaşım, sorumluluk ve sevgi de artıyordu. İlk günlerde farklı koğuşlarda kalan mahkûmların çalışma salonuna tek tek gelmesini beklerken, artık birbirlerini uyandırmak, çağırmak, eksiğini tamamlamak, ekip ruhunun onlara aşıladığı güvenin ve özverinin bir parçası olmuştu. Bense her gün biraz daha endişeleniyordum; çünkü yüküm giderek artıyordu.

Oyunculuk yapma arzu ve motivasyonlarının yanında, oyunumuz için gerekli kostüm ve aksesuarları da tasarlamak ve uygulamak için döktükleri terin hakkını vermem lazımdı, teknik gereçleri dört dörtlük hazırladılar. Tahtaların kesilmesi, boyanması, kartondan yeniçeri başlıkları ve zırhların hazırlanmasının ardından çalışmalar daha da yüksek bir motivasyonla devam etti.

Yapılan bütün bu hazırlık ve heyecan günün sonunda seyirci karşısına çıkmak,takdir edilmek, beğenilme ve sayılma duygusunu tatmak,yaratmak,yaratmanın içerde ya da dışarıda olmakla ilgili olmadığına parmak basmak içindi... Onlar uzun bir süredir kullanamadıkları’ yaratma güdülerine’ yeniden kavuşmuş ve  oyuncağını bulmuş çocuk gibi tiyatroyu her yerde yanlarında taşıyorlardı. Sahne dışında da her an biri Sezar biri Padişah oluyor, oyundan replikler, şiirler ve şarkılarla eğleniyorlardı. Cezaevine yeniden gün doğmuştu.

Onların mutluluğu, tiyatronun onların içinden çıkardığı yaratma güdüsü ve beraberinde getirdiği; eleştirel bakış, sorgulama, estetik haz, insan sevgisi,hümanizm, birlikte uyumlu hareket etme ve disiplin gibi değerler artıkça artıyordu. Bu sayede, onlar yeniden doğuyorlar, yaşadıkları kötü deneyimler ve sonuçlarının ardından, yeni doğmuş bebekler gibi ilgi görüyor, seyirciler tarafından ayakta alkışlanmanın ötesinde, gözlerinde onlara hayranlıkla bakan bakışları görüyorlardı. Yarattıkları şey takdiri fazlasıyla hak ediyordu.

 

ARTAN YÜKÜM…

 

Tam da bu noktada bahsettiğim, omuzlarımda artan yüküme değinmem lazım. Onlar her gün beni görüyorlar, benden öğreniyorlar, kendilerini geliştirip benim onaylamamı bekliyorlar ve beni dostları biliyorlardı. Henüz proje seyirciyle buluşmadan, sonrasında ne olacağını sorgulamaya başlamışlardı... işte bu en zoruydu çünkü benim yapabileceklerim, Cezaevinde tiyatronun devamlı ve sistemli bir aktivite olmasını sağlamak; tüm isteyenlere oyunculuk ve tiyatro yapma duygusunu yaşatmak noktasında yetersiz kalıyordu. Bunu artık yetkililerin duyması ve  fark etmesi gerekiyor...

Ben sanatın eğitimde etkili bir güç olduğunu, iyileştirici yönünü ve yaratma motivasyonunu artıracak bir araç olduğunu göstermek istedim. Bu projeye başlarken cezaevlerinde eğitim çok önemli ve gerekli, içerdeki insanlar hayatlarında karşılarına çıkan yola eğitimsizlik neticesinde alternatif üretemiyor ve toplum içinde “suç” olarak adlandırılan kaçınılması lazım gelen davranışa yöneliyor diye düşünüyordum. Bu yolda sanatın cezaevinde normalleşmesi için elimden geleni yaptım. Normalleşmesi gereken şey, her alanda sistemdeki eksiklerin saptanıp geliştirilmesi, bu güne kadar atılmamış adımların atılmasıdır ve buna bağlı olarak görmediğimiz, bilmediğimiz “yeni”ye şans vermek ve sonuçlarını değerlendirmektir...

Bir kaç kez de olsa, devamının gelip gelmeyeceği belli olmasa da- ki ben bunun devam etmesi için elimden geleni yapacağım - herkes bunun kavgasını vermelidir. Merkezi cezaevi denen o “dipsiz kuyuda” insanımız bir tiyatro oyunu izlemeye giderek, “suçlu” diye damgalanan insanların yaşadığı   sürecin güzel bir  ürününü paylaştı ve gördü ki; bizim kötü diye uzaklaşıp kapattığımız her kapının ardında, doğru bilgi ve strateji izlenerek iyileştirilecek, dönüştürülecek, kazanılacak çok  insan vardır. Toplumumuzda Cezaevine de seyirciler oyun izlemeye gitti; bu da, unutulmaması gereken bir şeydir,  bunun gerekliliği çok nettir. Toplum içinde sağlıklı düzeni hep birlikte inşa edebilmek için onların da bu toplumun bir parçası olduğunu kabul etmek ve kısa bir süre sonra fiziksel olarak da zaten bu toplumun içinde olacaklarını unutmamak gerekir. Kadının erkekle aynı sahnede aynı anda birlikte oynaması, topluma adaptasyonda önemli bir adım olacaktır...

Cezaevlerinde mahkumlara sadece atölyelerde uğraş vermek, onları mekanik üretim süreçlerine dahil etmek demektir, bu da beraberinde sorgulamamayı, düşünmemeyi, yaratmamayı ve en önemlisi değişmemeyi getirir. Sonuç: Cezaevine giren girdiği gibi kalır...  halbuki sanat: Yaratmayı, düşünmeyi, motivasyonu, olumlu düşünceyi beraberinde getirir. Nefes almayı daha güçlü hale getiren umuttur ve umut sanatta vardır. Latin bir atasözü “Dum spiro spero” der. Yani: “nefes aldığım sürece umuyorum!” işte “onların” tam da ihtiyacı olan şey budur... Ben onlarla çalıştım gördüm, hiç kimse, çıkınca, yeni suçlar işlemenin hayalini kurmuyor; bunun yerine, yeniden güzel hayatlar kurmak için umut üretiyorlar...

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 991 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler