1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. KÜRTLERİ ANLAMAK…
KÜRTLERİ ANLAMAK…

KÜRTLERİ ANLAMAK…

100 yıl kadar ötelenmiş bir hesaplaşmanın bizim ömrümüze denk gelmesi, bizim talihsizliğimiz. Eğer bu hesaplaşma şimdi tamamlanırsa, bizden sonraki kuşaklar bu coğrafyada daha özgür ve daha mutlu yaşayabilecekler. İş ki biz, bu hesaplaşmayı öyle ya da böy

A+A-

 

 

 

100 yıl kadar ötelenmiş bir hesaplaşmanın bizim ömrümüze denk gelmesi, bizim talihsizliğimiz. Eğer bu hesaplaşma şimdi tamamlanırsa, bizden sonraki kuşaklar bu coğrafyada daha özgür ve daha mutlu yaşayabilecekler. İş ki biz, bu hesaplaşmayı öyle ya da böyle yapıp defteri kapatabilelim…

Geçen yüzyılın başında orasından burasından patlayan Osmanlı hapishanesinden kendini bir devlet kurarak kurtaramayan halklar arasında en büyük nüfusa sahip olanı Kürtlerdi. Egemenler, cetveli alıp Kürt coğrafyasını dört parçaya üleştirerek sorunu belirsiz bir geleceğe havale ettiler. Osmanlı’nın tüm belgelerinde resmen “Kürdistan” diye ifade ettiği bölge yeni Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletleri arasında pay edildi.

70’lerin sonunda kurulan PKK’nın başlattığı silahlı mücadele 80’lerde ivme kazandı. 90’lı yıllarda Türkiye Hükümetlerinin uyguladığı çok sert politikalarla hız kesmiş gibi görünen hareket, 90’ların sonundan itibaren kitlesellik kazanmayı başardı. Ortadoğu’da “Arap Baharı” olarak tanımlanan sürecin rüzgârından yararlanma fırsatını kaçırmak istemediği anlaşılan PKK, son aylarda ülkeyi derinden sarsan eylemlere imza atmaya başladı. Son birkaç ayda gerek Türk, gerek Kürt cephesinde artık sayısı takip edilemeyecek kadar yüksek can kayıplarının yaşanmasında PKK’nın şiddeti tırmandırma eğiliminin payı büyük.

Konuyu uzaktan izleyen Kıbrıslı Türk okuyucunun olup bitenleri anlamlandırabilmesine yardımcı olabilir düşüncesiyle olabildiğince kısa bir girişle tamamlamaya çalışacağım bu haftayı. İlerleyen haftalarda yine döneceğim bu konuya. Tabii ilginizi çekerse…

21. yüzyıla girerken dünyanın gündeminde Ortadoğu dendiğinde akla gelen ilk ve tek sorun Filistin sorunuydu. Kürtler, geçen yüzyıl boyunca uğradıkları haksızlığı ifade ve dünya gündemine sokma gücünden yoksundular. PKK’nın Türkiye’de başlattığı silahlı mücadele, 90’ların sonunda Türkiye-Suriye-Yunanistan-İtalya ve Rusya arasında büyük krize yol açmış olsa da Kürt sorunu uluslararası bir nitelik kazanamadı. Ta ki Irak’ta Saddam rejiminin devrilmesi sürecinde Kürtlerin etkin bir rol oynamasına kadar… Saddam rejiminin devrilmesinde rol alan Kürtler, ortaya çıkan siyasi boşluğu ve uluslararası dengeleri değerlendirerek Irak’ın kuzeyinde tarihsel bir adım attılar: Özerk Kürdistan yönetimini kurmayı başardılar.

Irak Kürdistan’ı Saddam rejiminin devrilmesinin ardından Federal bir yapıya kavuştu ve bugün artık fiilen Irak’ın Kuzeyinde Türkiye’nin bile ekonomik, siyasi ilişki içerisinde olduğu bir Kürdistan Federe Cumhuriyeti mevcut. Türkiye’nin “kırmızı çizgi” olarak ifade ettiği ve “kabul edilemez” dediği bir oluşumun bugün Türkiye’nin önemli ticari partneri haline geldiğini, çok sayıda Türk iş adamının Kürdistan’da yatırıma giriştiğini not etmekte yarar var…

Irak Devletinin başında bir Kürt, Talabani bulunuyor. Irak Kürdistan’ında ise Barzani liderliğinde, diğer parçaları dikkatle izleyen ve çekim gücü oluşturmaya çalışan bir oluşum var. Kürt coğrafyasındaki tüm Kürtlerin özenli bir dil kurmaya çalışarak “sakındıkları” bu yeni oluşum, gelecekteki Büyük Kürdistan’ın nüvesi olarak görülüyor. Barzani yönetimi de diğer parçalardaki Kürt muhalefetini dikkatle izliyor ve mevcut gücünü gelecekteki “büyük oluşumda da” koruyabilmenin hesaplarını yapıyor. Bu nedenle Barzani yönetimi bir yandan Türkiye ve ABD ile incelikli bir diplomasi yürütmeye çalışırken, diğer yandan da PKK ve diğer parçalardaki uzantılarıyla çatışmasız/dengeci bir siyaset güdüyor. Suriye’de son birkaç aydır oluşturulan “Özerk Kürt Bölgesine” Barzani’nin bu nedenle önemli bir destek verdiği biliniyor.

Esad Suriye’sinde Kürtler “yoktu”. O kadar ki binlerce Kürt, sadece Kürt oldukları için en temel vatandaşlık haklarından bile yoksunlardı. Buna karşılık Esad rejimi Türkiye ile olan ilişkisinde Kürt kartını yıllar boyunca elinde tutmayı başarmıştı.

PKK’nın Suriye ile ilişkisi ilginçtir… Suriye’de “Kürdün adı ve kimliği bile yokken” Öcalan ve PKK, konuşlandıkları Suriye’nin Bekaa vadisinden Türkiye’de silahlı bir Kürt isyanını başlatmak üzere faaliyet yürüttüler. Öcalan ve PKK, kuşkusuz Türkiye’deki Kürtlerden çok daha ağır koşullarda varlıklarını korumaya çalışan Suriye Kürtlerini hiçbir zaman sorun etmediler. 90’ların sonuna doğru Türkiye ve ABD’nin baskıları sonucu Öcalan ve PKK’nın Suriye dışına çıkartılması bile “sorun teşkil etmedi”.

PKK, Esad rejimine karşı her zaman ılımlı bir yaklaşımı sürdürdü. Halen Suriye’de iç savaş başlatan muhalif güçler arasında yer almaktan kaçınan Kürtler, Esad rejiminden doğan boşluğu fırsata dönüştürerek kendi “özerk bölgelerinin” alt yapısını kurmaya yöneldiler.  Bu arada Esad rejimi karşısında son derece temkinli bir dil kullanan PKK, bünyesindeki Suriye kökenli Kürtlerin de etkisiyle bu rejimle hâlâ daha işbirliği içerisinde olduğu izlenimini de güçlü bir biçimde veriyor.

Türkiye’de çoğu insan PKK’nın Esad rejimi gibi Kürtlere karşı tavrı bilinen bir rejimle sürdürdüğü yakın ve sıcak ilişki üzerinde konuşmayı tercih etmiyor. “Kürdistan’ın” bütün parçalarında topyekûn bir özgürleşme mücadelesini savunduğunu söyleyen PKK, her nedense Suriye’de de İran’da da Kürtlere karşı yürütülen inkâr ve imha politikasını tartışmaya açmıyor, bu rejimlere karşı Türkiye’deki mücadelesine benzer bir mücadele yürütmüyor.

İran’daki Molla rejimi “Müslüman Kürtlere” İslami hassasiyetler doğrultusunda biraz daha insaflı davrandı. Kürtler ana dillerini konuşabilme, kültürlerini koruma konusunda diğer parçalara oranla göreli bir rahatlık içerisindeydiler. Elbette molla rejiminin sınırları çerçevesinde… Bununla birlikte kafasını kaldırmaya yeltenen Kürt muhalefetine karşı şiddetli bir tavır alan molla rejimi, PKK’nın İran’daki uzantısı PJAK’ın çok sayıdaki militanını idam etmekten ve PJAK’a karşı imha operasyonları yürütmekten kaçınmadı. Molla rejiminin katı tutumuna ve halen çok sayıda mensubu İran hapishanelerinde infaz edilmeyi beklemesine rağmen PKK/PJAK İran’da silahlı mücadele yürütmüyor.

Türkiye ise “Sevr sendromunun” tüm kahredici saldırganlığıyla acımasız bir asimilasyona girişti. Osmanlı “mülkünün” savunulmasında Türklerle omuz omuza savaşan ve Kurtuluş savaşına kendi kimlikleriyle katkı koyan Kürtler, Cumhuriyetin kurulmasının hemen ardından uğradıkları ağır ihanetle darmadağın oldular. Kurtuluş mücadelesini hazırlayan Kongrelerde Mustafa Kemal’in yan yana fotoğraflar verip “onurlandırdığı” Kürtler, Cumhuriyetin ilanından hemen sonra yok sayıldılar. İstiklal Mahkemeleri ve Takrir-i Sükûn Kanunu ile başlayan süreç Dersim’de bugün artık devletin de kabul etmek zorunda kaldığı ağır katliamla devam etti.

Kürt ve Alevilere karşı yürütülen asimilasyon politikalarının dışında tutma eğilimi her ne kadar şu günlerde hayli revaçtaysa da; “Güneş Dil Teorisi” ile Türkçeyi mutlak egemen dil kabul ettirme projesinin bizzat mimarlığını yapan ve Dersim katliamına pilot olan “manevi kızını” gönderen Mustafa Kemal’in bu imha ve inkâr politikasının da mimarı olduğu su götürmez bir gerçeklik olsa gerektir…

Cumhuriyeti bir “çağdaşlaşma” projesi olarak gören ve empoze eden rejim, kendi çizdiği çağdaşlık kalıplarının karşısına çıkan bütün kesimleri imha etme konusunda hiç de “korkak” davranmadı. Yeri geldi gezici İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla kent meydanlarında adam sallandırdı, yeri geldi mağaralara sığınan çoluk çocuk Kürtleri imha etmekten de kaçınmadı. Lozan Antlaşmasının Türkiye’deki tüm “Türkçe konuşmayan unsurlara” tanıdığı en temel hakların kullanılmasını engelledi. Bugün KCK duruşmalarında krize dönüşen “Kürtçe savunma yapma hakkı” aslında açık bir Lozan hükmü iken, Türkiye hâlâ kendi varlığının tapusu sayılan Lozan’a aykırı davranmaktan da geri durmuyor.

Bugün hâlâ Kürt ve Kürdistan kelimelerinin tüylerini diken diken etmeye yettiği Türkler, gasp ettikleri egemenliği Kürtlerle paylaşmama konusunda inatçı bir mücadele sürdürüyorlar. 100 yıl ötelenmiş bir hakkın hesaplaşmasıdır yaşadığımız.

Konuya devam edeceğiz. Katkılarınızı beklerim…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1015 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler