1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. KÜRTLERİ ANLAMAK-2
KÜRTLERİ ANLAMAK-2

KÜRTLERİ ANLAMAK-2

Türkiye müzakereyi tartışmaya ısınıyor. Müzakere deyince Türkiye’de birden bire Kıbrıs müzakerelerinin gündeme geldiğini düşünerek heyecanlanmayın. Tabii ki öyle bir şey yok. 14 ay önce Oslo’da kesilen İngiltere hakemliğindeki Türkiye-PKK müza

A+A-

 

Türkiye müzakereyi tartışmaya ısınıyor. Müzakere deyince Türkiye’de birden bire Kıbrıs müzakerelerinin gündeme geldiğini düşünerek heyecanlanmayın. Tabii ki öyle bir şey yok. 14 ay önce Oslo’da kesilen İngiltere hakemliğindeki Türkiye-PKK müzakerelerinden söz ediyorum.

“Terörle müzakere edilmez” fikri sabitinden yavaş yavaş “konuşulsun, sorun bir an önce çözülsün, bu kan dursun” noktasına yaklaştırılmaya çalışıyor Türkiye kamuoyu. Direniş çok büyük. Türk ve Kürt milliyetçiliği her yeni ölümle birlikte intikam yemini ediyor, keskinleşiyor ve kinini düşmanlık tohumlarıyla besliyor.

Bir sorununuz varsa o sorunu çözmek için sorunun kaynağına gidersiniz. Eğer sorunun bir “karşı tarafı” varsa, o sorunu ancak ve ancak “karşı tarafla” çözersiniz. Ya “karşı tarafı” elimine ederek, yahut onunla belirli bir zeminde uzlaşarak.

“Uzlaşma” fikri tüylerini diken diken ediyor Türk ve Kürt milliyetçilerinin. Türkler “PKK’yı imha edilmesi gereken bir terör örgütü” olarak gördükçe ve her ne kadar “PKK ile Kürt sorunu birbirinden ayrıdır” deseler de asıl meselemiz olan egemenliği Kürtlerle eşit ve adil biçimde paylaşma çizgisine gelmedikçe bu kanın duracağı yok.

Kabul etmek zor geliyor ama bu sorunun çözümünde baş rol Türklerde… Türkler Kürt sorununda bu noktaya nasıl ve neden gelindiğini, bu süreçte kendilerinin ve Türkiye Devletinin sorumluluğunun analizini yapmak ve bir içsel hesaplaşma yapmak zorunda. Bu hesaplaşma öyle ya da böyle yapılacak zaten. Ama kanlı bir iç savaş sonrasında yaşanacak büyük bir düş kırıklığı ve öfkeyle, ama Türk-Kürt herkesi mutlu edecek demokratik bir çözüm sürecinde… Bunun nasıl olacağına Türkler karar verecek.

Kardeşiz demek yetmiyor artık… Et ve tırnağız demek yetmiyor… Kürtlerin gaspedilen tüm haklarının hemen ve adil biçimde iadesi için mücadele etme sorumluluğu ahlaken Türklere ait bir sorumluluk.

Kürt sorununda taraflardan biri Türkiye Devleti… En başından beri Kürtleri asimile etmeyi, Kürt kimliğini yok saymayı, direnenleri de imha etmeyi denedi Devlet. Beceremedi…

Diğer taraf  ise hoşumuza gitsin ya da gitmesin, yine Devlet sayesinde PKK… Zengin bir çeşitliliğe sahip olan Kürt siyaseti bizzat devlet eliyle tırpanlandıkça, geriye sadece PKK kaldı. Türkiye Kürt solunu, liberallerini hatta muhafazakâr Kürtleri bile potansiyel düşman sayarak yok etti, sindirdi. Devlet kendi muhatabını kendi eliyle yarattı…

Devlet, tarihi boyunca yaşattığı zulme ek olarak Kürt halkının geleceğini de ipotek altına alacak bir suç işledi… Kürtlerin siyasi çeşitliliğini yok ederek onları en az kendisi kadar otoriter bir örgütün eline bıraktı… Kürt siyasetinin çoraklaştırılmasının, tek sesli hale getirilmesinin sorumlusu da Türkiye Devletidir ne yazık ki…

“Bir avuç eşkıya” denilerek başlayan, bugün artık silahlı bir halk hareketine dönüşen Kürt sorunuyla bir türlü yüzleşemedi Türkiye…  30 senedir on binlerce insanın hayatını kaybettiği bir savaş, Devletin “pazarlık yok, imha edeceğiz” anlayışı, PKK’nın “bu sorun ancak şiddetle çözülebilir” anlayışıyla halihamur vaziyette gelişip büyüdü.

Ne dünyanın sayılı büyük düzenli ordularından biri olan Türk ordusu yenebildi PKK’yı; ne de PKK, 30 yılın sonunda Kürt halkının ezici desteğini alarak büyüyebildi. Dibinden kan sızan bir keçi boynuzu savaş kaldı tarafların elinde. Artık öyle ki kim gerçekte ne için savaşıyor belli değil…

Kürtlerin varlığını ve haksızlığa uğradıklarını kabul eden bir devlet, Kürt halkının ülke içerisindeki durumunu eşitlemeye neden yanaşmaz anlaşılır gibi değil. 80’lerde, 90’larda olsak anlayacağım. Devlet için o tarihlerde Kürt sorunu diye bir kavram yoktu. Ama özellikle demokratik açılım paketinden, Başbakanın Dersim katliamını kabul etmesinden ve üstüne Oslo görüşmelerinden sonra Devlet neyin savaşını veriyor olabilir?

Kürtlere büyük bir cimrilikle iade edilen her hak, ancak iş işten geçtikten sonra iade edilmişse, devlet geçmiş hatalarından ders alarak daha kapsamlı bir demokratikleşmeye yöneleceğine PKK’yı imha etmeye dönük bir politikada neden ısrar eder?

“İnkâr ve imha” politikası denenmedi mi yeterince? 12 Eylül darbesinin ardından 90’ların sonuna kadar sıkıyönetimler ve OHAL uygulamalarıyla Kürtlere kan kusturulmadı mı zaten?

Dışkı mı yedirilmedi? İşkence mi edilmedi? Köyleri mi yakılmadı? Çoluk çocuklarının önünde aşağılanmadılar mı? Kaçırılıp toplu mezarlara mı gömülmediler? Köylerinin isimleri mi değiştirilmedi? Dilleri mi yasaklanmadı? Bütün bu imha prosesleriyle yok edilemeyen bir bilinç karşısında hiç değilse durup saygı duymak ve sadece kimliği, ana dili için bu kadar ağır bedelleri göğüsleyen bir halkla helalleşip barışmanın yolunu yordamını aramak gerekmez mi?

Türkler kendi kahramanlık öykülerinde kutsadıkları bir mücadelenin bu kez kendilerine karşı verilmekte oluşu karşısında hiç mi hicap duymaz, hiç mi rahatsız olmazlar? Çok geriye gitmeye de gerek yok. 80’lerin sonunda Bulgaristan’da yaşayan Türk azınlığa reva görülenleri anlatırken, anlatılan her şeyin tıpatıp Kürtlerin yaşadığıyla aynı olduğunu görüp azıcık empati kuramazlar mı? Belene kampının Diyarbakır işkencehanesinden farkı neydi? Çocuklarının, köylerinin isimlerinin değiştirilmesine, dillerinin yasaklanmasına karşı direnmeye çalışan Bulgar Türklerinin Türkiye Kürtlerinden farkı neydi?

Peki ya bunca yıl şiddetle, silahlı mücadele ile kendini varlamış olan PKK? Devletin Kürt sorununda son 3-5 yılda attığı adımları görmezden gelerek şiddeti neden tırmandırır? “Pazarlık etmem” diyen Devleti İmralı ve Oslo’da karşısına oturtabilmiş, siyaseten yakın olduğu 35 vekili parlamentoya sokabilmiş bir örgüt, bu pozisyondan yeniden eski günlere dönmeyi nasıl sindirir içine?

30 yıldır bir türlü yenişemeyen, yenişememesi onbinlerce insanın canına mal olan iki tarafın uzlaşma dışında bir seçeneğin bulunmadığını anlaması için bir 30 yıl daha mı geçecek? Egemenlerin sabrı ve iştahı olabilir… Ama dün asker kardeşinin cenaze töreninde kendisini teselli etmeye gelen binbaşıya seslenen kadının sabrı yok…

“Ben size kardeşimi, evladımı tabutla gönderesiniz diye mi teslim ettim?” sorularını Türk ve Kürt milliyetçilerinin “şehitler ölmez/ şehîd namîrin” safsataları bastırmaya yetmiyor artık çünkü…

Müzakere masasına oturacaksınız ve bu kanı durduracaksınız… Başka yolu yok…

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 936 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler