1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. KÜLTÜREL BÖLÜNME
KÜLTÜREL BÖLÜNME

KÜLTÜREL BÖLÜNME

Le Monde ve Türkiye Analizi Aşağıda alıntı olarak verilen makale 2008 yılında “Le Monde” gazetesinde yayımlanan bir analiz yazısı olup Türkiye’deki kültürel gelişmelerle ilgilidir. Bu alıntının ardından ülkemizle ilgili değerlendirmele

A+A-

 

 

Le Monde ve Türkiye Analizi

Aşağıda alıntı olarak verilen makale 2008 yılında “Le Monde” gazetesinde yayımlanan bir analiz yazısı olup  Türkiye’deki kültürel gelişmelerle ilgilidir. Bu alıntının ardından ülkemizle ilgili değerlendirmelerde bulunulmaya çalışılacaktır.

"Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor. Bu ülke korkulduğu gibi, ırka ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı. Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeye gidiyor;
Cumhuriyet boyunca süren “kültürel bölünme”; bu artık iyice keskinleşti.

Şimdi bir yanda, ayakkabılarını sokak kapısı önünde çıkaran, kadınları başı örtülü, erkekleri sokağa pijamayla da çıkabilen, erkek çocukları kahveye giden, kız çocukları tam bir baskı altında yasayan, türkü ile arabesk arası bir müzikten hoşlanan, futbol izleyen, belki de hiç kitap okumamış, hiç dans etmemiş, hiç kari koca birlikte yemeğe gitmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, iyi eğitim alamamış, dini inançları kuvvetli, kalabalık, bir kitle var.

Diğer yanda ise, kız lisesi-kolej yelpazesinde eğitim görmüş, en azından bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dans etmiş, sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okuyan, müzik zevki pop şarkılarla  klasik müzik arasında dolaşan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızlarının flörtüne göz yuman, kadınları modern görünümlü, şarabın kalitesinden pek anlamasa da kadın erkek bir arada içki içebilen, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş hisseden, entellektüel düzeyi çok yüksek olmasa da Bati standartlarına yakın bir grup var.

Bu iki grubun yaşam tarzı birbirinden kopuk. Onları, Batı’daki sınıflar arasında ortak zevk alanları yaratan, müzik, resim, heykel tiyatro ve sanat gibi, birleştirici kültürel zeminler yok. Hayatları, zevkleri, inanışları birbirinden çok farklı. Hatta birbirine düşmanca.

Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmış. Şimdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Kalabalıklar. Ve her seçimi kazanacak siyasi bir güçleri var artık.

İkinci grup ise azınlıkta. Ve artık bir daha secim kazanma ihtimalleri yok.

Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya çıkıyor.

Daha Batılı olan “ikinci grup”, Batı’nın siyasi değerlerini kabul ederse, bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için, git gide Batı’ya ve Batı’nın demokratik değerlerine düşman oluyor.

Yaşam tarzı olarak Batı’ya düşman olan birinci kesim ise, iktidarı ancak Batı’nın kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği için, Batı’yla ilişkileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.

Bu kültürel parçalanmada “ordu” önemli bir role sahip. Eğer, birinci grubu desteklerse ve batı’nın demokrasisi burada kabul görürse, ordu da iktidarını kaybedecek.

Aslında birinci grubun çocuklarından oluşan ordu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor. Bir anlamda kendi köklerine ihanet ediyor.

Birinci grup ekonomik olarak da güçlü artık, Anadolu’da üretim yapıyor, malını dış dünyaya satıyor. Para kazanıyor. Siyasi örgütünü destekliyor.

İkinci grup ise parasal olarak da kuvvetli değil artık. Mevcut iktidarın da baskısıyla giderek ekonomik kazançlarını kaybediyor."



 Kıbrıs’ın Kuzeyinde de Kültürel Bölünme

Yukarıda Le Monde’den alıntı olarak verilen yazıda bahse konu olan “kültürel bölünme”, Türkiye’dekinin benzeri ama bir başka versiyonda bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde de yaşanmaktadır ve bu kültürel bölünmenin böyle ilerlemesi durumunda kimlerin fayda sağlayacağı da aşağı yukarı bellidir. Burada ayrıca yine bazı belli kesimlerin çıkar sağladığı bir başka bölünme daha yaratılmaya ve beslenmeye çalışılıyor ki o da etnik açıdan ırkçılığı da besleyen “Kıbrıslı-Türkiyeli” bölünmesi veya çatışmasıdır ancak bu yazıda buna değinmeyeceğim.

Özellikle son 10 yıldır her gün biri diğerinden daha vahim olaylara şâhit olunmakta fakat özellikle ekonomik bağımlılıktan kurtulunamadığı ve üretime dayalı bir sistem kurulamadığı için bir türlü siyasette özne durumuna gelinememektedir çünkü genel doğru olarak da Kabul edilen “ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık zordur” tezi Kıbrıs’ın kuzeyinde çok ağır bir biçimde işletilmektedir gerek Kıbrıs’ın kuzeyindeki gerekse Türkiye’deki yönetimler tarafından. Aslında birçok ülke için olağan sayılan ama bize gore "Olağanüstü tedbirler"le birlikte bize ait “Sosyal-Ekonomik-Siyasal Kalkınma Programı” gerektiren çevremizdeki bunca vehamet karşısında hiç bir ciddi yapılanma içine girilemediği gibi, Annan Planına “evet” dediği halde maalesef “federal çözüm”e ulaşılamadığından Kıbrıs Türk Halkı da giderek umutsuzluğun ve belirsizliğin doruklarına tırmandırılmış ve ekonomik sıkıntıların da sürüklediği bir edilgenlik çemberine hapsedilmiştir.

Liderlik

Bir toplumu derleyip toparlayacak olanlar fikir önderleridir ve bugün siyasetçisinden akademisyenine, aydınlarından sanatçılarına, emekçisinden iş insanına, sendikacısından  entellektüeline kadar her kesimden bunca okumuş yazmışına rağmen böyle bir harekete liderlik edecek ve ülkemizi bir taraftan “federal çözüm”e taşıyacak, diğer taraftan “federal kültür”ü aşılayacak ve öte taraftan da ülkemizin “sosyal-ekonomik-siyasal kalkınma”sını harekete geçirecek "önderlikten mahrum” bir durumdaysak “eğri oturup doğru konuşmak” gerektiğini “kral çıplak” deme misali seslendirmeliyiz diye düşünüyorum!.. Aksi olsaydı, böyle bir liderlik takımını oluşturup harekete geçirebilseydik Kıbrıs’ın kuzeyinde, zaten böyle bir "kilitlenme" yaşanmazdı diye inanıyorum!

Kininin Davacısı Olmak!

Türkiye’de bazı kesimlerin “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi”ne alternatif olarak gördükleri anlaşılan ve bu kesimlerin “üstâd” kabul ettikleri Necip Fâzıl tarafından yazıldığı bilinen bir yazıdan yaptıkları alıntı ile, onun; “Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin dâvâcısı bir gençlik…” sözlerini, düzenlenen bir telekonferans vasıtası ile kamuoyuna aktaran ve haftalardır tartışılarak gündemin birinci sıralarına oturan 4+4+4 eğitim sisteminin ve dolayısı ile İmam-Hatiplerin orta kısımlarının yeniden açılmasının önünü açarak TC Milli Eğitim Bakanı Sayın Ömer Dinçer’e “yol gösteren” TC Başbakanı  Sayın Erdoğan, o cümlede geçen “kininin dâvâcısı” sözlerinin ne anlama geldiğini, bunun nasıl okunması gerektiğini de açıklasa iyi olurdu ama ne yazık ki buna gerek görmedi çünkü anlaması gerekenler zaten anlayıp işe koyuldu bile!

 

 

 

 

İnsanlara din adına “kin” sahibi olmayı emreden böylesi bir düşüncenin, Yûnus Emre’ler, Hacı Bektaş-ı Velî’ler ve Mevlânâ’larla aynı dini inançları ve dünya görüşünü paylaştığını kim söyleyebilir bilemiyorum.

Mes’ele Devletsiz ve Toplumsuz Kalmamak için Demokrasi Mücadelesidir

Şurası kesin ki, son yıllarda ithal bir biçimde yaşamak durumunda kaldığımız bu mes'ele, ne "demokrasi"ye, ne de "milli irade"ye karşı bir mücadele mes'elesidir. İşte tam da bu noktada Mes'ele, başka bir "irade"nin elinde bir mitoloji hâline dönüştürülen "Kıbrıslı Türk" kavramını o iradenin elinden almak ve kendi yurdunda kendi ayakları üzerinde duran, kendi kararlarında ve planlarında özne olan, inanç özgürlüğüne sahip bir toplum yaratma ve dünyayla uyum içerisinde yaşayabilecek bir federal çözüme ulaşıp kendine ait devletsiz ve toplumsuz kalmama mes'elesidir!..

Bugün vardığımız noktada ivedilik ve kararlılıkla  ilk evvela karar verilmesi ve bulunduğumuz çatalda tercih edilmesi gereken şey kanaatimce şudur: “hür ve saygın yaşamak mı, yoksa "güçlü" görünenlerin talepleri ve zümresel çıkarları için toplumsal değerlerimizi dahi vermeye hazır olanların  doğrultusunda, sürekli ve tek taraflı bir vericilik ve vazgeçişlerle eriyerek yok olmak mı?” Hangisi sizce? Çünkü bu tercih ediş sizing de toplumumuzun da geleceğini belirleyecek olan esastır.

Gün Mücadele Günüdür

Bu karar verme ve mücadele eşiğinde Kıbrıs’ta Federal bir çözümle birlikte Kıbrıs Türk toplumunun demokratik iradesini ve varoluşunu yükselterek "demokratik cepheleri" siyasetin her alanında savunanlar, savundukları fikirlere ruhen ve bedenen hemhâl olmamışlarsa, ya savundukları fikir "fikir" değildir, ya da o insanlar o fikrin adamı değildir!..

Gün farklılıklarımıza rağmen bunu bir zenginlik görüp koruyarak, farklılıklarımıza  saygı göstererek, ortak düşüncemiz olan demokrasi-barış-eşitlik-adalet ve özgürlük için mücadele etmek ve en yüce değer olan emeğin gerçek yaratıcısı olan insan olgusunun sömürülmeyeceği ve insanın insanca yaşayacağı bir düzeni kurma mücadelesini vererek varlığımızı ileriye taşımak için örgütlenme günüdür. Gün İsa’ya da Musa’ya da yaranma günü değildir ama. Ya da hem İsa’ya hem Musa’ya rağmen onlarla birlikte kararlara katılma ve onlarla birlikte en az onlar kadar var olma günüdür. Gün kendi ayaklarımızın üzerinde kendi yurdumuzda özne olma günüdür. Kıbrıslı Rumlarla eşit ortak olarak sahip olduğumuz dünyaca tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yine eşit ortağı olarak Federal Kıbrıs Devletine dönüştürülmesi ve coğrafi temellerde oluşturulacak olan 2 bölgeli federasyonun kurulması için mücadele etme günüdür gün... 




 

 

Bu haber toplam 1236 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler