1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Küçük Mustafa’dan Arda Kalan Düşünceler
Küçük Mustafa’dan Arda Kalan Düşünceler

Küçük Mustafa’dan Arda Kalan Düşünceler

Mustafa Öngün: Hepimizi üzen ve kaygılandıran Mustafa Diker olayı, ardından konuşulması gereken birçok konu bıraktı. Bütün bu konuları tek bir yazıda değerlendirmek mümkün olmasa da, bu yazıda olaya karşı takındığımız popüler tutumum üzerine birkaç not dü

A+A-

 

 

Mustafa Öngün
m_s_logos@yahoo.com

 

Hepimizi üzen ve kaygılandıran Mustafa Diker olayı, ardından konuşulması gereken birçok konu bıraktı. Bütün bu konuları tek bir yazıda değerlendirmek mümkün olmasa da, bu yazıda olaya karşı takındığımız popüler tutumum üzerine birkaç not düşmeyi amaçlıyorum. Mustafa Diker olayı, çocukların aile içinde - en azından belli bir seviyeye kadar - güvende olduğu fikrini derinden sarstığını söylemekle başlayalım. Bu sarsıntı, suça toplumsal bir yerden bakanlarımız (ve ırkçı olmayanlarımız) için “çocukların güvende olup olmadığını nasıl anlayabiliriz?”, “Güvende olmayan çocuklar için ne yapmamız gerekiyor?” gibi birçok önemli sorular akla getirdi diyebiliriz. Benim bu sorulara kişisel cevaplarım olsa bile, bir yazı olarak bu sorulara verilecek cevapların daha deneyimli ve uzman kişilere bırakılmasının daha doğru olacağı kanaatindeyim. Bu nedenle, yazı bu sorulara cevap vermek yerine, bu soruların aklımıza bile gelmiyor olmasının ne gibi toplumsal özelliklere işaret ettiğiyle ilgilenecektir.

Mustafa Diker olayına ve genel olarak suça karşı takındığımız tutum toplumsal düşünceden oldukça uzak olduğumuzu göstermektedir. Dahası, Kıbrıslılık kimliği arkasına saklanarak takınılan bu tutum aslında Kıbrıs kimliğinden çok neoliberal kültürel kimliğin söylemlerine daha yakın olduğu gözükmektedir. Popüler medyayı takip ettiğimizde, olayın çok az insan tarafından ötekileştirilmeden, toplumsal boyutta anlaşılmaya çalışıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Tepkiler - ki bu tepkiye birçok solcu arkadaşımız da dahildir - “bunları da mı görecektik”, “nerede o eski güzel ülkemiz”, “bu memleket battı”, “bu göçmenler adayı suçtan geçilmez hale getirdi” şeklinde özetlenebilir. Bu tepkilere ek olarak bir de içinde açık veya kapalı şekilde yapılan ırkçılık ve ötekileştirme de eklenince ortaya önemli bazı sonuçlar çıkıyor. Bu sonuçlardan bir tanesi suça toplumsal bakmaktan ne kadar uzak bir toplum olduğumuzdur. Bazılarımız belki biraz haksızlık yaptığımı düşünecekler ancak durum maalesef böyle özetlenebilir. Suçun artışına verdiğimiz tepki yapısal ve sorun çözmeden uzak, lanetleme, ırkçılık ve geçmiş özlemi olarak özetlenebilir diye düşünüyorum.

Burada, meselenin daha da ayrıntısına girmeden önce bir noktayı daha vurgulamam gerekiyor. Irkçılık dışında, bu olaya karşı birçok tepki yeri geldiğinde doğru ve haklı olabilir, ben bütün tepkilerin yanlış olduğunu anlatmak istemiyorum. Anlatmak istediğim, popüler medyada baskın olan tepkilerin bizi gerçeklerden uzaklaştırdığı, aşırı nostaljik düşüncelere yönlendirdiği ve yapıcılıktan uzak olduğudur.

Daha önce Kıbrıs’ta suç oranının düşük olduğu ve özellikle son zamanlarda bir suç patlaması yaşandığı gerçeği, birazda doğal olarak bizi geçmişi mükemmelleştirmeye ve suç sanki başka bir toplum içerisinde yaşanmış gibi düşünmeye sürüklüyor. Suçun her şeyden önce bir çocuğa karşı işlenmiş olduğu; suçun, Kıbrıs’ta doğan, Kıbrıs’ta okula gidecek olan ve belki de Kıbrıs’ta çalışacak olan bir çocuğa karşı işlenmiş olduğu nedense kimsenin aklına gelmiyor. Daha da önemlisi, bu konuların akla gelmemesi bize şunu gösteriyor: güvensiz ortamlarda büyüyen çocukların oranı giderek artmaktadır ve ne toplumsal ne siyasi olarak bu sorunu çözmek gibi bir niyetimiz henüz yoktur. Kıbrıs’ta doğan, Kıbrıs’ta okula gidecek olan, çalışacak olan, belki de siyasetçi olacak olan çocukların güvensiz büyüyebileceği ve bunun yaratacağı devasa toplumsal sorunları görmek istemiyoruz.

Bunları görmek ve önlem almak için harekete geçmek yerine, meseleye neoliberal aklın bize dayattığı biçimde bakıyoruz. Suçu, ya tamamen bireyin sorumluluğuna indirgiyor, ya da suçlunun ırkına, geldiği yere ve genetik özelliklerine bağlıyoruz. Buna ek olarak da geçmişi mükemmelleştiriyoruz. Suçu ve mağdur olan çocuğu, adeta Kıbrıslı olmanın ve geçmiş güzel günlerin ne kadar mükemmel bir şey olduğunu tasdiklemek için kullanıyor, göğsümüzü kabartıyoruz. Burada sorgulamaya çalıştığım nokta geçmişin daha iyi olup olmadığı değildir. Geçmiş daha iyi olsa bile artık oraya geri dönemeyeceğimizi ve geleceğin daha iyi nasıl olabileceği üzerine düşünmemizin daha doğru olacağını vurgulamak istiyorum. Bu noktada, bazılarımız doğal olarak geçmişin daha iyi olduğunu söylemenin, geçmişi mükemmelleştirmek olmadığını düşüneceklerdir. Bu bir ölçüde doğru olsa dahi, mesele suça gelince, birçoğumuz geleceğe ve sorun çözmeye yönelik düşünmek yerine geçmişe takılıp kalmayı ve suçu lanetlemeyi tercih ediyor olması da önemli bir gerçektir.

Burada ilginç olan şu ki, suça bu şekilde bakmakla, sanıldığının aksine Kıbrıslı gibi değil, Dünya’nın her yerinde var olan neoliberaller gibi bakıyoruz. Bu noktada neoliberalizmin önemli figürlerinden Margaret Thatcher’ın ünlü sözünü hatırlamakta fayda vardır. Thatcher yıllar önce “toplum diye bir şey yoktur, sadece bireyler ve aileleri vardır” demişti. Buradan hareketle de suçun işsizlik ve eşitsizlikten çok sorumsuzluktan kaynaklandığını düşünmekteydi Thatcher. Bu iddiayı ortaya atarken Hayek gibi birçok neoliberal düşünürün bireyci felsefelerinden etkilenmişti. Bu görüşe göre suç işlemek toplumsal bir olgu değildir. Bir başka değişle, suçun sorumlusu toplum değil bireyler ve aileleridir, çünkü toplum diye bir şey zaten yoktur. Suçun bireysel sorumlulukla ilişkisi olsa bile, bu yaklaşım suçun toplumsal bir yanı olduğunu unutturmaya çalıştığı da yadsınamayacak kadar açıktır.

Popüler medyada Mustafa Diker olayıyla ilgili yapılan birçok açıklamanın ve genel olarak suça yaklaşımımızın tam da bu neoliberal bakış açısını yansıtmakta olduğunu düşünüyorum. Suçu işleyen kişiyi lanetlemek ve geçmişi mükemmelleştirmek dışında bir yaklaşım sergileyememek, tıpkı neoliberaller gibi, suçu, bireyin sorumluluğu dışında algılayacak siyasi bir irade ortaya atamadığımızı göstermektedir. Oysa yapılan birçok önemli çalışma eşitsizliğin ve ırkçılığın arttığı toplumlarda suçun da artığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır (Wilkinson, 2005; Wilkinson ve Pickett, 2010). Dahası, yine bu çalışmaların gösterdiği gibi ekonomik büyüme, kar ve güç dışında bir amaç gütmeyen toplumlarda eşitsizliğin ve suçun artığını açık bir gerçektir.  TC’nin tahakküm politikaları ve halkımızın neoliberal akıldan kurtulamaması, adayı ekonomik büyüme, güç ve kar dışında da değerlerin olduğu bir yer olmaktan çıkarmaktadır.

Günden güne artan eşitsizlikleri engellemek için ne yapmamız gerekiyor sorusunu sormadan ve bu sorunun göçmen nüfusla olan ilişkisini irdelemeden, suçun ve güvensiz ortamlarda büyüyen çocukların sayısını azaltamayacağımızı anlamamız gerekmektedir. Bu anlayışı geliştirmek ise, suça neoliberal akıl aracılığı ile değil de, eşitlik, sosyal adalet ve insan temelli yaklaşan güçlü bir kamuoyu oluşturmayı gerektirir. Ancak böyle bir kamuoyu TC’nin nüfus meselesine bakışı, kardan ve ekonomik büyümeden başka bir şey düşünmeyen iş adamları ve siyasetçiler karşısında direnebilir. Ancak eşitliği ve sosyal adaleti temel alan bir yaklaşım adadaki suç oranını düşürüp çocukların geleceğini güvenceye alabilir.

Sonuç olarak Mustafa Diker olayını lanetlemekle ve suçu tamamen bireyin sorumluluğuna indirgemekle yetinenlerimiz, istemeseler de ekonomik büyümeyi, karı ve gücü din edinmiş insanların dünya görüşünün bir parçası olmak zorunda kalmışlardır. Mustafa Diker olayı toplum olarak en büyük eksikliğimizin sosyal adaleti, eşitliği ve insanı temel alan bir kamuoyundan yoksun olduğumuzu bir kez daha göstermiştir.

 

 

   


 

Referanslar

 

Wilkinson, R. (2005) The Impact of Inequality New York: New Press.

Wilkinson, R. & Pickett, K. (2010). The Spirit Level: Why Equality is Better for Everyone. London: Penguin.

 

 

     

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1343 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler