1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Krizi Fırsata Dönüştürmek
Krizi Fırsata Dönüştürmek

Krizi Fırsata Dönüştürmek

Hakkı Yücel: Kriz’, dinamik bir toplum için istisnai bir durum değil, tam aksine beklenen bir gelişmedir

A+A-

Krizi Fırsata Dönüştürmek

 

Hakkı Yücel

yucelh@kibrisonline.com

 

 

Ülke ve toplum olarak yaşadığımız sancılı süreç ve bunun yarattığı toplumsal-siyasal gerilim devam ederken, bir gerçekliğin altını bir kez daha çizmekte yarar var. O da şudur: ‘Kriz’, dinamik bir toplum için istisnai bir durum değil, tam aksine beklenen bir gelişmedir. Şundan; toplumsal hareketlilik, sürekli yeni ihtiyaçları ve talepleri gündeme getirir; bu ise değişimi ve dönüşümü gerekli kıldığı kadar, aynı anda çıkar çatışmalarını da açığa çıkarır ki, böylesi durumlarda bir ‘kriz’in -kriz ortamının- doğması neredeyse kaçınılmazdır. Buradan bakınca ’kriz’ dönemlerini aşma becerisinde gösterilen performans, doğrudan toplumların gelişmişlik düzeyiyle de ilgilidir. Bir başka ifadeyle aşılan her kriz, toplumsal dengeleri daha sağlam temeller üzerine oturtur, ilişkileri olgunlaştırır, toplumun gelişmişlik düzeyini artırır.

 

Bunu beceremeyen, hele bizim gibi kendi içine kapalı, doğal gelişim sürecini yaşamaktan çok, zorlamalara ve dayatmalara maruz kalan, iradesi baskı altında tutulan ve varlığını olağanüstü koşullarda sürdüren bir toplumda, ‘kriz’ ihtimali, potansiyel olarak hep vardır. Bu süreklilik halinin sorunların çözümünü zorlaştırdığı açıktır; burada geçici ya da göz boyayıcı tedbirlerle yetinilmesi ise ancak kısa süreli rahatlamalar sağlayabilir. Şimdilerde bizim yaşadığımız da, bugüne kadar bir bakıma üzeri örtülen, ancak potansiyel olarak hep orada olan sorunların artık geçiştirilemeyecek hal almalarından kaynaklanmaktadır. Bu noktada can alıcı soru ise bir bakıma ‘dibe vuruş’ olarak nitelendirilebilecek bu durumdan, Kıbrıslı Türkleri esenliğe çıkaracak yeni fırsatların yaratılıp yaratılamayacağıdır. Daha kritik soru ise şudur: Yeniden toplumsal-siyasal seçenek olma iddiası taşıyan sol bu süreci bir fırsata dönüştürebilir mi?    

 

Kestirmeden söyleyelim, sol için bu bir zorunluluktur. Bu da, yaşanmakta olan sürecin hem kendisinin hem de ortaya çıkardığı koşulların yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bir başka ifadeyle, gelinen aşamada sol ‘tarihsel’ doğrularıyla, konjonktürel durumun yarattığı koşulların dayattığı gerçeklikleri, birinden diğerine savrularak değil, gerekli dönüşümleri sağlamak suretiyle buluşturarak ve kendini aşarak, yeni bir söylem ve kapsam üzerinden anlamlandırmak ve buradan seçenek üretmek zorundadır. Yaşanan süreç bu bağlamda göz ardı edilemeyecek bir hakikati içermektedir. O da potansiyel olarak yeni bir sol ‘bilgi’ ve siyasal ‘pratik’ ihtiyacının gerekli olduğudur ki bu ihtiyaç solun, bugün itibarıyla toplumsal-siyasal karşılık bulan bir seçenek oluşturması, kriz ortamının yarattığı çelişkilerin mağdur ettiği farklı toplumsal katmanları ortak talepte buluşturan ittifakı sağlaması ve maddi bir güç haline dönüştürmesi gerektiğini işaret etmektedir.

Bu konuyu şöyle açmak mümkün: Özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren üretim modeli ve biçiminde meydana gelen değişiklikler, solun ideolojik ve siyasal öncü aktörü ‘İşçi Sınıfı’nın da değişime uğramasına yol açmıştır. Bu, maddi olarak ‘İşçi Sınıfı’nın ortadan kalkması demek değildir, ancak onun, geçmişin büyük üretim merkezlerinde yoğunluk kazanan niceliğinin giderek azalması ve etkin güç olma özelliği taşıyan sınıfsal karakterinden uzaklaşmaya başlaması demektir. Bu durum solun “sınıf temelli” ideolojik tanımında ve politik pratiğinde bir farklılaşmayı gündeme getirirken, yeni açılımları da zorunlu kılmıştır. Nitekim içinde bulunduğumuz dönem itibarıyla, evrensel ölçekte solun pratik-politik açılımları salt “sınıf temelli” politikalarla sınırlı kalmayan, buna ilave olarak örneğin “kültür” eksenli politikaları da kuşatan bir kapsama doğru yön değiştirmeye başlamış, bu bağlamda ‘kimlik’ gibi, ‘çok kültürlülük’ ya da farklılıkların tanınması ve bir aradalığı gibi kategoriler solun politik, ideolojik konuları arasına girmiştir. Günümüzde ‘paradigma’ değişikliği olarak ifade edilen de işte bu türden yeni koşulların ortaya çıkardığı bir zorunluluktur ve gelinen aşamada eski ‘paradigma’ süregelen olayları ve olguları anlamada ve dönüştürmede yetersiz kalmaya başlamıştır.

 

Buradan bakıldığı zaman, sol adına gelişecek yeni algı biçimleri ve buna bağlı olarak ortaya konacak yeni politik-ideolojik önermeler, hem yeni bir sol bilgi-bilinç içermesi ve içselleştirilmesi anlamında ‘epistemolojik’ bir dönüşümdür, hem de bu temelde yeni toplumsal-siyasal pratiklere fırsat yaratması bağlamında son kertede devrimci bir mahiyet taşımaktadır. Şundan ki, ‘yeni’ bir epistemoloji, yeni bir yorum ve algı biçimdir, statüko karşıtıdır, haliyle hem bir zihniyet dönüşümünü hem de yapısal dönüşümleri gerektirmektedir. Bu aynı anda ister adına ‘paradigma’ diyelim ya da istersek ‘ideolojik tutarlılık’ diyelim, gerek dünyayı anlamada ve gerekse onu değiştirmede, kesin sabiteler üzerine oturan ve mutlak kategoriler olarak tarif edilen geleneksel anlayışlar karşısında verimli bir özgürleşme ortamı yaratacaktır. İşte bu özgürleşme halidir ki içinde yaşanılan süreci yeniden değerlendirebilecek fikri zenginliği ve bunun karşıladığı pratik seçenekleri çoğaltacaktır. Üstelik bu diyalektik süreç durmayacak ve devam edecektir. Şöyle ki, dünün eskiyen ‘paradigma’sı karşısında yeni açılımların zorunluluğu giderek nasıl yeni ‘paradigma’ları öne çıkarıp geçerli kılıyorsa; bugünün ‘paradigma’sı da yarının farklılaşacak koşullarında o günün eski ‘paradigma’sı olmaktan kurtulamayacak ve yeni açılımları (başka paradigma’ları) gerekli kılabilecektir. Solun bu dinamizmi ve değişkenliği anlaması ve kendini dönüştürerek bunu ‘bilgi’olarak içselleştirip ‘pratik’ olarak seçenek halinde sunabilmesi, onu güncel olan sorunlar karşısında çok daha yaratıcı kılacağı ve etkin bir güç konumuna getireceği gibi, geleceği kurma potansiyelini de artıracağı aşikârdır.

 

Bu düşünceler ışığında içinde yaşadığımız ortama dönecek olursak, şu an itibarıyla hüküm süren ‘kriz’ halinin Kuzey Kıbrıs’ta solun hem kendini sorgulaması ve hem de bu ‘kriz’i aşabilmek yönünde yeni seçenekler üretmesi bağlamında fırsatlar sunduğunu söylemek mümkündür. Görünen odur ki Kıbrıslı Türkler, top yekün olarak, çok boyutlu sorunlar yumağıyla karşı karşıyadır ve bu anlamda Kıbrıslı Türk Solu kaba ‘tarihsel determinizm’ anlayışının onu mahkûm ettiği zihinsel-siyasal ataletten ve entelektüel kabızlıktan artık kurtulmak ve salt söylem düzeyinde solculuk yapmaktan vazgeçmek zorundadır. Tam da bu noktada solun ayırdına varması gereken önemli bir husus, bugün ülkede yaşanan temel çelişkinin, bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki (daha açık söyleyecek olursak sermaye sınıfının emekçiler üzerindeki) tahakkümü çelişkisi olmadığı, tam aksine dışardan gelen büyük sermayenin bütün sınıfsal-sosyal katmanlarıyla tüm toplumun tahakküm altına alınma çelişkisi olduğu gerçeğidir ve bu nedenledir ki ortak talep “toplumsal varoluş” talebidir. Ülkenin temel ekonomik kaynaklarının hiçbir ayrım gözetilmeden dış sermayeye peşkeş çekilmesi ve bu yönde somut adımların atılmaya başlanmasının, ekonomik gücü sahiplenenlerin siyasal tahakkümünü de beraberinde getireceği, bunun ise Kıbrıslı Türkün iradesini geçersiz kılacağı ve de son kertede varlığını tehdit edeceği açıktır. Hal böyle olunca, sol adına yaşanan süreci sadece ekonomik veçhesiyle değerlendirmek ve ‘sınıf temelli’ çözümlemelerde bulunmak, tarihsel bir hakikatin altını çizmek anlamında önemli olsa da, gerek toplumsal mağduriyetin çok daha geniş ölçekli ve gerekse krizin çok boyutlu olması nedeniyle, bugünün ihtiyacını karşılamaktan uzak kalacaktır.

 

Tam da burada, geçtiğimiz günlerde yaşanan bir gelişme, hem içinde bulunduğumuz mevcut koşulların değerlendirilmesi ve hem de buradan somut bir seçenek üretmiş olması bakımından ayrıca dikkat çekicidir. DAİ ve DAK’ın bir oldubittiye getirilerek Türkiye’deki bir eğitim kurumuna devredilmek suretiyle özelleştirilmesi karşısında, başta DAÜ-SEN ve Sendikal Platform olmak üzere sergilenen toplumsal-siyasal direniş yanında, Mağusa Belediyesi ve bir grup Mağusalı işinsanının bu okullara talip olması -bu konuda bir sonuç alınıp alınmayacağı şu an için belli olmasa da- ilginç bir örnek teşkil etmektedir. Bu örnek, özellikle sermaye (işinsanları) ve emek (sendikalar) buluşması ve işbirliğini talep eden, şu an itibarıyla önceliğini, zenginliğin paylaşılmasından çok zorlukların paylaşılmasına indirgeyen, yaratıcı ve toplumun çıkarlarını gözeten ‘ortak aklı’ harekete geçirmesi ve nihayet başka kurumlar için de benzer adımların atılmasını cesaretlendirmesi bakımından çok da öğreticidir. Şüphesiz bu sorunsuz bir işbirliği değildir, nitekim arada su koyverenler olmuştur, ancak böyle olsa da bu konuda bir ilkin gerçekleşmiş olması -şu anda henüz teorik düzeyde kalıyor olsa da- hem farklı seçenekleri işaret ediyor olması, hem de toplumun moral motivasyonunu artırması anlamında göz ardı edilemeyecek bir değer ifade etmektedir.

 

Bu örnekten de hareketle şunları söylemek mümkündür: İçinde bulunduğumuz aşamada solun siyasal ve entelektüel aklının sergilemesi gereken tavır, krizin kültürel-ekonomik-siyasal tüm boyutlarını kuşatacak ve toplumu esenliğe çıkaracak açılımlar üretmek olmak gerekmektedir. Bu da bir yanıyla, farklı sosyal katmanlarıyla Kıbrıslı Türkü, kültürel-siyasal-ekonomik iradesini etkin maddi bir güç haline getirecek ortak paydada ve hedefte buluşturarak, içerde gerekli yapısal dönüşümleri sağlamaya çalışmak suretiyle bugünün etkin aktörü olmaktan; diğer yanıyla ise bu kriz’in derinleşmesinde bir bakıma temel neden teşkil eden Kıbrıs Sorunu’nun çözümünde, zorlayıcı konumunu ısrarla sürdürmek ve yarının ortak vatanı yeni Kıbrıs’ın inşasında belirleyici aktör olmaktan geçmektedir.

  

 

      

 

 

 

  

 

Bu haber toplam 416 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler