1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Kosova-Arnavutluk'-5
Kosova-Arnavutluk-5

'Kosova-Arnavutluk'-5

Gezilerimize not düştüğümüz; “Kosova-Arnavutluk” yazıdizimizin sonuncusunda Arnavutluk’un başkenti Tiran’a gidiyoruz. Evet Kosova’dan ayrılma zamanı gelmişti. Bristica nehrini yanımıza alıp taksiye doğru yürürken bir yandan

A+A-

Gezilerimize not düştüğümüz; “Kosova-Arnavutluk” yazıdizimizin sonuncusunda Arnavutluk’un başkenti Tiran’a gidiyoruz.

Evet Kosova’dan ayrılma zamanı gelmişti. Bristica nehrini yanımıza alıp taksiye doğru yürürken bir yandan tüm savaşlara inat akmaya devam eden nehre bakıyor, diğer yandan da burayı ertesi gün terkedecek olmanın hüznünü yüreğimize yerleştirmeye başlıyoruz. Yürürken çok şey düşünüyor insanoğlu. Buraya gelmeden önce adını sadece televizyonlardan, gazetelerden, kitaplardan bildiğimiz Kosova'yı, toprağına basarak gezmek, yeni kentler, yeni insanlar tanımak ve görmek, ne kadar ortak bir geçmiş ve kültürel benzerlikler olsa da, kendine özgü o "varyatını" hissetmek, bir rüya gibi geliyor insana...

Arnavutuk gezimizde bizlere yine Şenol arabasıyla eşlik ediyor. Kosova-Arnavutluk sınırına doğru yol alırken, karşımızda duran karlı dağlar, gideceğimiz hedefi gösteriyor bizlere. Kosova-Arnavutluk sınırına geldiğimizde, Kosova plakalı özel araç olduğundan dolayı olsa gerek, herhangi bir belge ibraz etmeden sorunsuz bir şekilde sınırı geçiyoruz. İlk göze çarpan, buralardaki etnik çatışmaların olduğu ya da olabileceği korkusunun yol açtığı betondan yapılmış, miğfer şeklinde yer mevzilerinin birçok yere konuşlandırıldığı.

Sınırı geçer geçmez karşımızda güzel bir otoban ve karlı dağlar beliriyor. Otobanda seyrederken doğanın güzellikleriyle ve Nisan ayında karlarla kaplı dağlar arasından geçmek insana apayrı bir huzur veriyor. Yolumuz biraz uzun olsa da, yolculuğun rahatlığı, doğanın güzelliği bu uzaklığı adeta kısaltıyor. Barajları yanında, uzun bir tünelinden geçerken Arnavutluk’un, gelişmekte olan ülkelerin bile böylesi muhteşem tünellere sahip olduğunu görerek, içten içe kıskanıyoruz.

Doğayı ardımızda bırakıp sonunda Arnavutluk’un başkenti olan Tiran’a 3 saatte varmış oluyoruz. Yugoslavya döneminin ve genel olarak Komünist-Sosyalist rejiminin yapısal en belirgin özeliklerinden olan geniş caddeler hemen burada da dikkatimizi çekiyor. Ve genelde tüm yollar bir merkezde bileşiyor. “tüm yollar Roma’ya çıkar” deyiminin yüzyıllardır hakim olduğu anlayışı Tiran’da da görüyoruz. Burada tüm yollar neredeyse İskenderbey Meydanına çıkıyor. Bizim de hedefimiz İskenderbey Meydanı. Meydana ulaşmak için yol alırken, Arnavutluk ve Tiran hakkında bilgilerimizi tazeleyelim:

Arnavutların kökeni olarak Pelasglar görülür. Pelagslar, Avrupa’nın en eski kavimi olarak bilinir. Yunanlılar da kökenlerini Pelagslara dayandırır. Arnavutlar, milli kimliğini dinsel seçimlerine dayandırmayan tek Balkan milleti oldukları konusunu özellikle vurgular. Yeni Çağ’da Arnavutlar ülkelerini “kartallar ülkesi” anlamına gelen Şkipria şeklinde adlandırmaktaydılar. Diğer çoğu dünya dillerinde ise “Albani” kelimesi kullanılır. 15.yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu Balkan Yarımadası’nın büyük bölümü ile birlikte Arnavutluk topraklarını da ele geçirdi. Bölgenin piskoposluk merkezi olan Durres’in 1501 yılında Türklerin eline geçmesiyle de Katolik Arnavutların çoğunluğu fiilen İslâm hakimiyeti altında yaşadılar. Osmanlıların Arnavutluk Katolik Kilisesine karşı politika sürdürmelerine karşın, Arnavut Ortodoks Kilisesi o dönemde herhangi bir baskı görmemiş.

Bu tarihi bilgilerimizi verdikten sonra, İskenderbey Meydanı’na varıyor, arabamızı park edip meydana doğru yürüyoruz. Gerçekten çok büyük bir meydan ve hemen yanında ise Ethem Bey Camii yer almaktadır. Heykelin bulunduğu bölge gittiğimiz gün tamire alınmıştı. Peki kimdir İskenderbey? Anlatalım bakalım...

 

 

İSKENDERBEY MEYDANI

Arnavutların ulusal kahramanı olarak anılan İskenderbe, ününü, Arnavutluk’un Osmanlılara karşı savunulması ile elde etti. Osmanlı’ya karşı direnişte yardım eden Venedik Cumhuriyeti’nden yardım kesilmeye başlayınca, Arnavut direnişi kırılıyor ve 1468’de İskenderbey’in ölümüyle de direniş tamamen ortadan kalkıyor. Bunun üzerine Venedik Cumhuriyeti de Arnavutluğu Osmanlılara bırakıyor. Bundan sonraki 10 yıl içerisinde Osmanlılar Arnavutluk’u tamamen ele geçirmiş oluyor. Osmanlı hakimiyeti buralarda 1912 yılına kadar toplam 434 yıl sürmüş oldu.

 

ETHEM BEY CAMİİ

Meydanın hemen yanında bulunan ve faal olarak hizmet veren Ethem Bey Camii’ne giriyor ve Cami girişinde genç müezzinle sohbet ediyoruz. Osman isimli müezzin; kendi köyünde bu işe gönül verdiği, İstanbul’da bir dönem ders aldığı ve sonunda da Ethem Bey Camii’nde müezzin olduğunu anlatıyor bizlere. Ethem Bey Camii, Enver Hoca döneminde yıktırılmayan az sayıdaki camiler içerisinde en güzel süslemelere sahip camii olarak gösteriliyor... özellikle cami dış duvarlarındaki manzara betimli kalem işi süslemeleri ile başlı başına bir sanat eseri gibi duruyor karşımızda, yüzyıllara direnerek. 18.yüzyılda inşasına başlanan camiyi tamamlamak Ethem Bey’in ömrüne yetmemiş ve camiyi oğlu tamamlamış. Caminin giriş kapısının sağında Ethem Bey’in, solunda ise hanımının kabri yer almaktadır. Cami içerisine girdiğimizde kalem işi işlemeler hemen dikkat çekiyor. Tabii ki, köşede kur’an okuyan; bir yandan da güneş ışığı pencereden sızarken, sanki tanrının ışığı yaşlı adamın üzerindeymişcesine bir tasviri ortaya koyan bir görüntüyle karşılaşmak, bu mistik havaya apayrı bir anlam katıyor. Caminin kubbe içlerinde ve duvarlarında yer alan kalem işçiliğinin zarafetini kelimelerle anlatmak mümkün değil.

 

SAAT KULESİ:

Ethem Bey Camii’nden çıkar çıkmaz hemen yanı başında duran ve 1830 yılında inşa edilen saat kulesiyle karşılaşıyoruz. Osmanlı’nın Batılılaşma döneminde saat kuleleri büyük önem taşımaktadır. Söz konusu döneme denk düşen Tiran’daki saat kulesi, camiyle yan yana gelerek, müminleri namaza çağıran ezan sesiyle, namaz vaktini gösteren modernleşmenin timsali saat kulesi, iki ayrı dönemi tasvir etmekte sanki. Civarda dolaşmamızı sürdürürken sokak isimlerinde Türk dilinin kullanıldığını görmekteyiz. Örneğin “Sermedin Said Toptanı.” “Toptanı” kelimesinin “sokak” anlammına geldiğini, diğer tabelalarda da aynı kelimenin kullanmasından dolayı fikir yürütüyoruz. Ve sokak içerisinde ağaçlar arasında gizlenmiş kaleyi buluyoruz. Aslında pek de beklediğimiz bir kale modeliyle karşılaşmıyoruz. Özel bir mülk haline dönüştürülen bu yapının üzerine eklenmiş restoranla birlikte, kale içerisini gezmemiz mümkün olmuyor. Bu tip kültürel değerlerin korunmamasından dolayı biraz üzülüyoruz doğrusu. Kaleyi dıştan olsa da görmüş olarak ve gördüklerimizi bilgilerimize ekleyerek, Kosova ve Arnavutluk’un başkenti Tiran’a yaptığımız geziye son noktayı koyuyoruz. (Bitti)

 

Bu haber toplam 1934 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler