1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Köprüden Geçemedim!..
Köprüden Geçemedim!..

Köprüden Geçemedim!..

Aynı anda hem köklü hem de köksüz olmak! Bu söz üzerine bazen oldukça zaman harcıyorum. Özellikle de tekil çıkılan bir “hatırlama yolculuğu”nun kuytularına sinen, bellekteki görüntüleri yeni baştan güncellemeye çalışırken… Böylesi b

A+A-

 

 

Aynı anda hem köklü hem de köksüz olmak!

Bu söz üzerine bazen oldukça zaman harcıyorum.

Özellikle de tekil çıkılan bir “hatırlama yolculuğu”nun kuytularına sinen, bellekteki görüntüleri yeni baştan güncellemeye çalışırken…

Böylesi bir düşünme, taşınma, araştırma, soruşturma, soruya soru ekleme ve daha nice cevapsız sorularda, önünde ölçeksiz bir haritayla kala kalıyor insan.

İşte böyle zamanlarda birdenbire bir asma köprünün lifli yapraklardan örülen iplerine dokunur insanın elleri!  

 

Köprüler yüzyıllardır bazen uzaktakini yakın, yakındakini ise uzaklaştırarak ayrılıklara, kavuşmalara, özlemlere, aşklara, acılara ve hüzne konu olmuş, kültürleri ayıran ve birleştiren yapısı ile şehirlerin, ülkelerin ve hatta kültürlerin önemli simgelerinden biri haline gelmiştir.

Kısa bir soluklanmanın ardından yine Girne’deyim…

Burada olmanın en paha biçilmez olmasını sağlayan,  sadece ve sadece “Girne’de olmak!”, olabilmek ve yeniden sokaklar arasında gezinirken çocukluk anılarından sahile vuran küçük çakıl taşlarını toplamak…

Şimdi “köprü” ile nasıl bir bağlantı kurmalı, burada olmakla?

Nasıl mı? Sorunun cevabı söze başlarken yazılan cümlede: aynı anda hem köklü, hem de köksüz olmak; işte tüm mesele bundan ibaret!

Göçün ne demek olduğunu herkes kendince bilebilir ve fakat olay yaşam eylemine dönüşünce galiba “yürek ister” gibi klişe bir benzetmeyle sizleri bir kuyunun başından aşağıya itebilirim.

Sorunum kötü niyet değil; yanlış anlaşılmalardan korkarım, apaçık: kuyunun derinlerinde yoldaş aramaktır maksadım.

 

Bugüne kadar yaşadığım evleri düşündüğümde yaşamım üzerinde hiçbirinin 1974 sonrası Girne’deki evimizin yerini tutmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü hayat yolumun en başındaydı. Hatta o derece içimde kalan bir sızıdır ki bu beyaz ev, her rüyanın karmaşık görüntü aralarına sıklıkla yerleşir. Bazen rüya koridorunda evin, karanlık odalarında gezinirken bulurum kendimi bazen de portakal çiçeği kokan ağaçlarının arasında, ıslak toprağa basarken ayaklarım, damlalarını göremediğim bir yağmur ıslatır beni… Çocuk muyum, genç miyim yoksa bu yaşına gelmiş ve hızla yaş alan yaşamdan bir insanın gölgesinde miyim? Belli değildir çoğu zaman ve fakat görünen gerçek şudur ki: Benim! O bahçenin ıslak toprağında yalınayak yağmur damlalarının arasında dolaşan… Köşe başında, yüksek duvarları ve koyu gölgeli badem, nar, portakal ve dut ağacıyla öylece kalakaldı anılarda…

 

Kendi bulanık anılarımdan bahsetmek geçen yılları anımsatır her zaman…

Geçen yıllarda köprülerin altından çok sular akarken, aynı zamanda da iki şehir, hatta iki ülke arasında bir köprüye dönüşür insanın bedeni, zamanın dağlaşan ve yamaçlarına asılı kalan her bir zaman dilimine baktıkça…

Girne’deki şimdiki evimizin balkonu, hep zamana asılı kalmış beden ve ruhla bir yüzleşme seansıdır burada kaldıkça…

Her fırsatta Girne’ye gelmek için sebep arar dururum; asıl sebebim artık kucağıma bırakıyor sıcaklığını…

ELİF elif sarılırım özlemlere; Ankara’nın sokaklarına incecik karlar yağdıkça…

Yol haritası olmadan yönünü nasıl bulur ki, insan?

Kokusuna, sıcaklığına, minicik ellerin dokunuşunda küçücük bir yüreğe sarılır insan; her görüşte içime doldururum Elif kızın gri gözlerinden yüreğime akanları…

Yeni bir yol haritam olduğu için de kendimi şanslı hissederim her kucağıma alışta kulağına fısıldadığım kelimelerle… İyi ki geldin minik insan…

Girne’de olmak için daha çok sebep var artık!

Peki ya yaşamak?!

 

Gerçek olan şu ki dünya denilen metropolde yaşıyoruz.

Labirentin içinde günü, akşamı, geceyi pas geçerek zamanı tüketiyoruz, gibi geliyor çoğu zaman.

Kültürel farklılık içinde asimile olan genetik yapınızın başkaldırılarının ruhunuza sapladığı ucu ağulu dikenleri çıkarayım diye uğraş veriyorsunuz.

Öte yandan da zaman tiktakları akıp dururken, bir bakmışsınız ki, dolambacın kirliliği yeni kültürel bağlantıları sinsice genetiğinize zerk ederek, hipotetik düşünsel saflığınızı da bozuluyor.

Göç, kültür ve kimlik/lerle dolup taşan tutulması güç bir bavul/çantanın evde sizi beklediğini bilirsiniz de, tutmaya cesaret edemezsiniz elinizi uzatıp toza tutmuş yerinden…

Hâlbuki tutunca bavulun demir sapından ne kadar da kolaydır köprüye varmak!

Tıpkı bir aynaya bakar gibi yüzleştiğinizde “hayat bavuluyla” kimlik yanılsamalarıyla boğuşmak talihsizliğini yaşıyorsunuz.

Düşünce ve gerçek arasına sıkışan her karamsar toz bulutu, sizi adeta süpürerek bir geçmişe, bir bugüne dağıtıp duruyor.

 

Gelecek mi?

 

İnsanın en iyi anlatım yolu kendi haritasını okuyabilmektir. Elimdeki haritadan çıkarabildiği krokide kendi yuvasının yolunu kendi başıma, bugüne kadar olduğu gibi, bulabilirim!

Belki!

Kim bilir?

Tek söyleyebileceğim, insanın kendine özgü bir kişilik yaratabilmek adına ömrünü harcayabilmesi bir cesarettir.

Kendinizden ne bırakmak istersiniz yaşadığınız hayata?

Herkesin kendine göre önemli bıraktıkları…

 

Düşün dünyasına dokunmak, bir gardırobun kapısını usulca açmak kadar kolaydır!

Yıl 1988. Hayat gardırobunun kapısını açıp bir kere içine girmiş bulundum. Picasso’nun bir resmini anımsatır bana, film şeridi gibi gözlerimin önünden akıp duran yaşamöyküsü…  Atkuyruğu yapılmış saçımdan bir yumurta çıkar; yerim, sonra o yumurtayı yeniden ayakkabımın ucunda bulurum. Tıpkı Çinli sihirbaz gibi ağzımdan alev saçar, kendimi yakar, kıvılcımlara basar öylece gider hayat ve sizde peşinden koşarsınız… vs vs vs…

Tıpkı köprüler gibi…

Sanat insanları çağırabilir!

Tıpkı köprüler gibi…

Sanat hiç görmediğimiz ama sıkça hayalini kurduğumuz bir yere bizi götürebilir!

Tıpkı köprüler gibi…

Kısaca sanat bir köprüdür insanlar arasında!

Aynı dili konuşan, aynı dille anlaşan!

Köprünün tam merkezindeyim. Ne geri dönebilirim ne de daha fazla ileriye gidip karşıya geçmek için daha fazla çaba sarf edebilirim.

Öylece kalmak galiba en iyisi…

                                                                                    

Özgürlük duygusu bir anda ayyuka çıktı içimde…

 

Kimler özgürdür?

 

Kuşlar mı?

Evet, SINIRsızca topraklarına uçabildikleri için…

 

Düşünmeden sadece içgüdüleriyle kanat çırparlar aidiyetlerine…

 

Ya insanlar?

 

Sınırlılıkların içinde “sınırsızca” yaşamaya çalışan bedenleriyle ne kadar özgürdürler?

 

Bu başına buyruk “sınırsızlık” faydanın ötesinde zarar sağlıyor.

 

Asıl özgürlük düşüncede…

 

Bir mesaj mıdır iletilmek istenen?

 

İnsan yaşadıkça fark eder, yaşamının zamana yenilen tüm gerçeklerini…

 

Bu haftalık da benden bu kadar!..

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 910 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler