1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kömürcü’den notlar...
Kömürcü’den notlar...

Kömürcü’den notlar...

Kömürcü’de bir okurumuz bazı mağaracıklara da bazı “kayıp” şahısların gömüldüğünü anlatıyor... Kayıplar Komitesi arkeologları Kömürcü’de yılanlar, fareler ve örümcekler arasında, zor koşullarda kazılarını sürdürüyor... Kömürcü&

A+A-

Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler...

 

 

Kömürcü’de bir okurumuz bazı mağaracıklara da bazı “kayıp” şahısların gömüldüğünü anlatıyor... Kayıplar Komitesi arkeologları Kömürcü’de yılanlar, fareler ve örümcekler arasında, zor koşullarda kazılarını sürdürüyor...

 

Kömürcü’den notlar...

 

Evden çıkmam neredeyse 11.30’u buluyor – bunun nedeni sabahları okurlarımın yoğun telefon trafiği... Hemen gidip iki kilo baklava alıyorum... Bir kilosu harika arkeologlarımız için, bir kilo da okurlarımdan birisi için...

Okurumu hemen hemen hiç tanımıyorum, adını da hatırlamıyorum – bir keresinde bana adını söylemişti ancak aceleyle bunu not etmediğim için, onu yalnızca ziyaret edeceğim bölgeden bir şahit olarak biliyorum... İsimler, yüzler, meslekler, siyasi eğilimler benim için önemsiz – benim için önemli olan, ne kadar insan olabildiğimiz, çıkarların, egoizmin, kayıtsızlığın, duygu yoksunluğunun, vizyon eksikliğinin egemen olduğu yeryüzünde insanlığımızı ne kadar koruyabildiğimiz... Bana konuşan okurlarımın çoğunun detaylarını bilmiyorum, onları sorgulamıyorum, inceden inceye kim olduklarını öğrenmeye kalkışmıyorum... Bana sundukları geçmişin anlatılmamış gerçeklerine, adamızın her iki tarafında da gösterdikleri gizli gömü yerlerine, duydukları veya bir akrabaları veya bazı köylülerinin de katılmış olduğu katliam hikayelerine müteşekkir olmakla yetiniyorum çünkü onlar zor yolu seçiyor: Herkeslerin sustuğu ortamlarda konuşmayı... Kanla sırılsıklam olmuş ancak hala güzelliğini koruyan bu toprak parçasında gelecek kuşaklar için daha iyi bir gelecek istedikleri için, “kayıp” insanların yüreklerini yakan acısını hissettikleri için konuşuyorlar bana ve ben de bildiklerini paylaştıkları için onlara müteşekkir oluyorum... Zaman zaman, okurlarım herkesin bilmesi gereken gerçekleri bana anlattıkları için çok mutlu oluyorum ve işime daha da sıkı sarılıyorum... Kimi zaman, ne yaparsam yapayım, sözcükleri geceleri beni saatlerce uykusuz tutacaktır veya sabah uyandığımda onların bana anlatmış oldukları aklımda olacaktır ve okurlarımın sözcükleri beni daha çok yazmaya, daha çok araştırmaya, bu adaya onca acı getiren, onca hayata mal olan çözülmemiş bulmacaları çözmeye itecektir...

Baklavaları aldıktan sonra Lefkoşa-Girne yoluna koyuluyorum – bu yolu pek sevmiyorum, hiçbir karakteri olmayan, basit bir “şehirler arası yol” burası... Oysa ben küçükken eski Lefkoşa-Girne yolunda seyahat edişimizi hatırlıyorum, dar bir asfalt yoldu bu, yer yer, yolun iki tarafında çam ve selvi ağaçları vardı... “Ciklos” mevkiine geldiğimizde, dev kavşak büyük bir heyecan demekti: Denizi ilk kim görecekti? Ben ve kızkardeşimin çocukları İl, Kut ve Er Adalı nefeslerimizi tutar, büyük bir heyecanla bizim denizimizi, Akdeniz’i göreceğimiz anı beklerdik... Akdeniz bizi beklerdi: Yüzmemiz için kollarını açardı bize, kumlarında oynamamız için altın sahillerini sunardı...

Boğaz’da sola dönüyorum ve Kırnı-Fota yoluna giriyorum... Birkaç dakika sonra da sağda Ağırdağ ve Kömürcü’ye giden yolu buluyorum... Daracık bir yol bu, o kadar ki, iki araba yanyana gelse, geçemez neredeyse, birinin banketten aşağıya inmesi gerekir... Tıpkı geçmişimizdeki eski yolları andırıyor... Arabamı sürmeye devam ediyorum, sol tarafta bir evin çitlerine asılmış bir tabela görüyorum:

“Dikkat! Gufi Yılan Çıkabilir!”

Okurumu arayıp Kömürcü’ye varmak üzere olduğumu söylüyorum... Kömürcü, Boğaz’ın hemen arkasında, Ağırdağ’a çok yakın küçücük bir köy... Okurum, burada bana üç veya beş Kıbrıslırum “kayıp” insanın olası gömü yerini göstermişti... Ben de bu yeri Kayıplar Komitesi yetkilileri Ksenofon Kallis, Murat Sosyal ve Okan Oktay’a göstermiştim... Bu olası gömü yerinde Kayıplar Komitesi kazı başlatınca, okurumun sözünü ettiği “kayıp” Kıbrıslırumlar’dan geride kalmış olan kemikleri bulmaya başlamışlardı... Bir derenin kenarına gömülmüştü üç “kayıp” Kıbrıslırum ancak sular, seller, zaman içerisinde dere kenarına gömülmüş olan bu “kayıp” insanlardan geride kalanları sürükleyip götürmüştü.... Çok yaşlı bir zeytin ağacının bulunduğu dereciğin kenarına gömülmüştü bu Kıbrıslırumlar... 1974’te bu Kıbrıslırumlar, bir landroverde Ağırdağ’a götürülmüştü – Girne veya Bellapais’te yakalanmışlardı... Okuruma göre landrover Ağırdağ’daki kahvenin önünde durmuş, bu Kıbrıslırum esirlere eşlik eden birkaç Kıbrıslıtürk, kahvehanede kahve içmeye oturmuşlardı, Kıbrıslırumlar ise kızgın güneş altında, landroverin içinde onların kahvelerini içmelerini ve sonra da onları öldürmeye götürmelerini bekliyorlardı... Kahvehanede duran o birkaç Kıbrıslıtürk, bu çok “normal” birşeymiş gibi kahvelerini yudumlarken, esir alınmış Kıbrıslırumlar, landroverde ölümü bekliyordu... Kahvelerini bitirince, bu Kıbrıslıtürkler tekrar landrovere bitmişler ve bu esir Kıbrıslırumlar’ı bu dere yatacığında öldürmeye gitmişlerdi...

“Vurdukları Kıbrıslırumlar’dan birisi ölmemişti...” diye anlatmıştı bana okurum, “bu yüzden başına guspoyla vurmuşlardı...”

Okurum bu bölgede, çam ağaçlarının altında bazı “kayıp” Kıbrıslırumlar’ın gömülmüş olabileceği bir kuyunun bulunabileceği bir bölgeyi de göstermişti bana... Bu Kıbrıslırumlar da 1963-64 yıllarından “kayıp” edilmişti... Karmi ile Ağırdağ’daki çobanlar ve destebanlar arasında sürekli kavga varmış o dönem – bu etnik bir çatışmadan çok, çoban kavgasıymış... Ancak bu çoban kavgaları bazı “kayıplar”a neden olmuş... Bu konuda daha önce de çeşitli yazılar yazmış, belki bu yazıları okuyan Karmili Kıbrıslırum okurlarımdan birisinin beni arayabileceğini ummuştum ancak bugüne dek Karmili Kıbrıslırumlar’dan henüz hiçbir ses çıkmadı... Belki de benim bizzat gidip Karmili Kıbrıslırumlar’ın güneyde nerede yaşadıklarını, şimdiki muhtarlarının kim olduğunu bulmam gerekiyor – belki de muhtarın yardımıyla  köyün hayatta kalmış yaşlılarına ulaşabilir ve Ağırdağ-Karmi arasında 1963-64 yıllarında ne tür kavgaların yaşanmış olduğunu ilk elden öğrenebilirim... Dere yatağının az ilerisinde bulunan, çamların altındaki kuyular, Kayıplar Komitesi tarafından henüz kazılmamış... İnşallah bu bölgeden ayrılmadan önce, bu kuyular da kazılır diye ümit ediyorum... Bu bölgeden Kayıplar Listesi’nde 1963-64 “kaybı” iki Kıbrıslırum’un ismi var... Belki de henüz kazılmamış bu kuyulardan birisindedir bu iki “kayıp” Kıbrıslırum ve 1963-64’ten beridir bulunmayı bekliyorlardır, kimbilir?

Kömürcü’ye bir kez daha okurumla buluşmaya geldim... Onun geçip gittiğini görüyorum, durmuyor, kendisini izlememi söylüyor... Onu izliyorum, araçlarımızı birbirinden 100 metre kadar uzakta parkediyoruz ve çam ağaçlarının altında buluşuyoruz... Bu o kadar güzel bir yer ki Kömürcü’den Lefkoşa’yı rahatlıkla görebiliyorsunuz... Sessizce durup rüzgarın çamların tepelerindeki uğultusunu dinliyoruz, ufak bir esinti bize Temmuz ayında olduğumuzu unutturuyor – evet, hava sıcak ama burada bu sıcağa dayanılabiliyor – çamların altı serin ve sessiz...

“Size baklava getirdim” diyorum ve ona baklava paketini uzatıyorum...

“Neden böyle bir şey yaptınız ki?”

“Elim boş gelmek istemedim... Burası muhteşem bir yer... Havanın kalitesi, Lefkoşa’dan kat kat üstün!”

“Evet! Bana tüm Kıbrıs’ı bağışlasalar, yine de buradan başka bir yerde yaşamak istemezdim... Ne yazık ki bu durum değişiyor... Tüm bu yerler inşaat şirketlerine satılmış durumda, çam ağaçlarını kesip satmak için villalar yapıyorlar... Hiç kimse de onları durduramıyor çünkü satın aldıkları araziler özel mülk...”

Çam ağaçlarının altında dikkatle yürüyoruz çünkü şimdi yılanların zamanı...

“Bu bölgede bazı mağaracıklar vardı eskiden” diye anlatıyor okurum... “İnsanlar bu mağaracıkları antika bulmak için kazarlardı... Belki de Kayıplar Komitesi arkeologları, boş zamanlarında bu bölgeyi tarayarak bu mağaracıklara bir bakabilirler... Bazı “kayıp” insanların bu mağaracıklara gömüldüğünü biliyoruz ancak onları öldürenler de, gömenler de artık hayatta değil, bu yüzden tam olarak kesin nokta bilemiyoruz...” diyor.

“Bir keresinde bana adınızı söylediydiniz ama ne yazık ki unuttum” diyorum okuruma. Adını söylüyor... Bu defa adı aklımda kalacak... Ona çok teşekkür ediyorum, bölgenin fotoğraflarını çekiyorum, GPS’le koordinatlarını alıyorum... En kısa sürede Kayıplar Komitesi yetkililerini bu bölgeye getirmeliyim ki araştırma yürütebilsinler... Sonra okurumla vedalaşıyoruz ve kendi yollarımıza gidiyoruz...

Gidip arkeologları buluyorum – bir yarı inşaatta, yerde oturuyorlar. Öğle yemeklerini henüz bitirmişler, ben de bir tuğlanın üstüne oturup onların öykülerini dinlemeye başlıyorum... Buradaki kazıyı deneyimli arkeolog Deren Çeker ile Sofia ve Ceren yürütüyor... Babasının buldozer şirketi bulunan Hasan da, kazı ekibinin şirocusu... Hasan küçük yaşlardan buldozer kullanmayı öğrenmiş... Baba mesleğini sürdürüyor... Zaten babası Mustafa Tahsin de başka kazılarda görev alıyor... Kayıplar Komitesi’nin kullandığı şirolar, sanırım Mustafa Tahsin’e ait şirolar...

“Bu bölgede görmediğimiz hayvan kalmadı neredeyse” diyor Deren... “Her türlü yılanla karşılaştık, fareler gördük, tuhaf tuhaf örümcekler gördük, başka hiçbir yerde görmediğimiz bacakları siyah beyaz olan örümcekler gördük, çok iri çekirgelerle karşılaştık... Tam doğanın ortasındayız...”

Bana kaç tane yılan gördüklerini, bunlardan bazılarının “Gufi” yani “Kıbrıs engereği” ya da “Sağır ilan” dedikleri zehirli yılanlar olduğunu anlatıyorlar...

Deren, “Dizimize kadar gelen yılanlıklar istedik” diyor...

“Yılanlık nedir?”

“Dizinden aşağısına giydiğin, yılan ısırıklarına karşı koruma sağlayan koruyucu bir şey” diye anlatıyor... “Böylece eğer bir gufi bizi sokacak olursa, etklenmeyeceğiz... Şimdi yılanlıklarımızın gelmesini bekliyoruz... Gördüğün gibi dere yatağını kazıyoruz ve burası onların yaşam alanı...”

Yemekten sonra ağızları tatlansın diye onlara baklavaları veriyorum, sonra da gidip kazdıkları bölgeye bakıyoruz...

Okurumun bana, benim de Kayıplar Komitesi yetkililerine göstermiş olduğum noktadan başlayarak tam 300 metrelik bir dere yatağını kazmışlar – dereciğin akışı, üç “kayıp” şahsın kemiklerini çok uzaklara kadar sürüklemiş – üç “kayıp” şahıstan geride kalanların %70-80’ini bulmuşlar...

Okurum bana, bir kafatasının eksik çıkacağını anlatmıştı, bunu onlara da söylemiştim... Çünkü köyden bir şahıs bir zamanlar bu dere yatağında bir kafatası bulmuş ve bu kafatasını uzun süre arabasında gezdirmiş... Okurum henüz kazılar başlamadan bana “Kazdıkları zaman bu yüzden bir kafatası eksik çıkacak” demişti... Gerçekten de bir kafatası eksik – belki zaman içerisinde bu kafatasını almış olan şahsı, eğer bunu savurup atmamışsa, Kayıplar Komitesi yetkililerine iade etmesi için ikna edebiliriz... Kıbrıs’ta işte böylesi korkunç şeyler olmuş ve şimdi Kayıplar Komitesi yetkilileri ve arkeologları, parçacıkları birleştirmeye, ailelere hiç olmazsa insanlık onuruna yaraşır bir şekilde gömebilecekleri “kayıp” şahıslardan geride kalanları bir araya getirmeye çalışıyor... Bu nedenle özellikle Ağırdağ ve Kömürcü’deki okurlarıma çağrıda bulunmak istiyorum: Eğer hatıra olarak herhangi bir “kayıp” şahsa ait herhangi bir eşya veya herhangi bir kafatası veya herhangi bir kemik almışsanız, bunları iade etmenin zamanıdır. Kimse size herhangi bir şey sormayacaktır, herhangi bir biçimde isminizi vermeniz de gerekmez... Bu konuda isimli veya isimsiz olarak 0542 853 8436 numaralı telefondan beni veya 22-83607 numaralı telefondan Kayıplar Komitesi Kıbrıslıtürk üyesi Gülden Plümer Küçük’ün asistanı Mine Balman’ı veya 22-40583 numaralı telefondan Kayıplar Komitesi Kıbrıslıtürk Üye Yardımcısı Murat Soysal’ı arayarak, elinizdekileri iade edebilirsiniz...

Kazının yapıldığı 300 metre uzunluğundaki dere yatağının çeşitli yerlerinden fotoğraflar çektikten sonra arkeloglarımıza ve şiro operatörü Hasan’a veda ediyorum... Onları yılanlarla, örümceklerle, farelerle dolu dere yatağında kazılarına devam etmek üzere işe girişirken bırakıyorum ve arkeologlarımızın ne kadar zor koşullarda çalıştıklarını bir kez daha hatırlıyorum... Bu kez Gönyeli’den geçen eski Girne-Lefkoşa yolundan Lefkoşa’ya dönüyorum... Okuruma müteşekkirim: Onun verdiği bilgiler ışığında üç “kayıp” Kıbrıslırum daha bulundu, bazı kemikler şimdilik “eksik” olsa bile, belki insanlarımızın yardımıyla bu “kayıp” parçalar da bulunabilir...

Kömürcü’de bana bu gömü yerini göstermiş olan okuruma sonsuz teşekkürler... Kömürcü’de zor koşullarda kazıları yürüten Deren, Ceren, Sofia ve Hasan’a da “Kolay gelsin, kazasız belasız kazılar” diyorum...

 

 

 

 

Bu haber toplam 1102 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler