1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kolonyal Mühendislik ve Taksim Tezi -2
Kolonyal Mühendislik ve Taksim Tezi -2

Kolonyal Mühendislik ve Taksim Tezi -2

Niyazi Kızılyürek: Londra Konferansı’nda söylenenler genel hatlarıyla tarafların bilinen görüşlerinin bir tekrarıydı. İngiltere adaya Özerklik öneriyor

A+A-

Niyazi Kızılyürek

niyazi@ucy.ac.cy

 

 

Londra Konferansı’nda söylenenler genel hatlarıyla tarafların bilinen görüşlerinin bir tekrarıydı. İngiltere adaya Özerklik öneriyor, Yunanistan self-determinasyon ilkesinin uygulanmasını talep ediyor, Türkiye ise adanın statüsünde değişiklik yapılmasına karşı çıkıyordu. Fakat böyle bir durum söz konusu olursa, adanın Türkiye’ye verilmesini istiyordu. Türkiye açısından konferansın esas önemi Kıbrıs konusunda ilk kez “taraf ülke” sayılmış olmasında gizliydi. Ayrıca, konferansta ileri sürülen bazı görüşler Yunanlıları ciddi biçimde tedirgin etmişti. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu Lozan Anlaşması’ndan söz ederek Türkiye’nin Lozan’da Kıbrıs’taki haklarından vazgeçtiğini, ancak bu haklarını İngiltere’ye devrettiğini, şimdi İngiltere Kıbrıs’tan vazgeçecekse Kıbrıs’ın eski sahibine iade edilmesi gerektiğini öne sürerek, aksi halde Lozan Anlaşması’nın “çiğnenmiş” olacağını iddia etti. Açıkçası Zorlu, Kıbrıs Sorunu’nu Lozan Anlaşması ile ilişkilendiriyor ve İngiliz hükümranlığına son verilerek adanın Yunanistan’la birleşmesini “Lozan Anlaşmasına aykırı” buluyordu. Yunan heyeti Zorlu’nun ‘Lozan-Kıbrıs’ bağlantısı kurmasından endişeye kapıldı. Nitekim Yunan Dışişleri Bakanı Averof “yetenekli, kendini beğenmiş ve fanatik” olarak değerlendirdiği Zorlu’nun konuşmasının ne anlama gelebileceğini şu sözlerle anlatır: “yeni olan tek şey “Kıbrıs’ta statü değişikliğinin Lozan Anlaşması’nı değiştireceği iddiası idi. Zorlu bu durumda Türkiye’nin bazı talepleri olacağını dile getirdi”. Bunun “çok önemli” olduğunu belirten Averof şöyle devam ediyordu: “Türkiye’nin Lozan Anlaşması değişikliğe uğramıştır” görüşünden yola çıkarak ne gibi taleplerde bulunabileceğini herkes biliyordu”. (13)

Türkiye “Lozan-Kıbrıs” bağlantısı kurarak Yunanlıları endişeye sevk etti ama gerçekte Türkiye’nin hukuk açısından eli zayıftı. Her şeyden önce sömürgeci İngiltere’nin Kıbrıs’ta varlığını sürdürmesini istemek dönemin ruhuna aykırıydı; “tarihi” gerekçelerle adanın Türkiye’ye verilmesi ise ikna edici değildi. Her ne kadar Londra Konferansı’na ev sahipliği yapan İngiliz Dışişleri Bakanı Macmillan “görüşünüzü sağlam bir hukuki temel üzerine oturtmuşsunuz” deyip Zorlu’yu tebrik etmişse de, Türk heyeti bunun böyle olmadığını gayet iyi biliyordu. Nitekim heyet üyelerinden Semih Günver şöyle diyordu: “Londra’da, hukuki bakımdan sağlamlık derecesi tartışılsa bile, 1955 Ağustos’unda ortaya attığımız bu tez, Yunan hükümetini şaşırtmış, telaşa düşürmüş ve uzun direnmelerden sonra, 1960 yılında Türkiye ile uzlaşmaya yanaşmıştır. 1960 Londra ve Zürih Antlaşmalarının temeli, Türk diplomasisi tarafından, 1955’te Lancaster House Konferansında atılmıştır”. (14) Gerçekten de Türkiye’nin Kıbrıs sorununa el atması Yunan hükümetlerini sıkıştırmaya başlamıştı. En önemlisi, Türkiye’de anti-Helen bir ortamın oluşmasına yol açmıştı. Londra Konferansı öncesinde Menderes’in yaptığı sert açıklamalar Türkiye’de esmeye başlayan anti-Helen havayı daha da tahrik etti. Semih Günver’in bu konudaki sözleri ortamı özetlemeye yeter: “Türkiye’de kafalar iyiden kızışmıştı. Kimse işin nereye varacağının farkında değildi ama, ne olursa olsun şu Yunanlılara bir ders verilmesi gerektiğine inanılıyordu.” (15)

         Verilecek “ders” hazırdı. Londra Konferansı devam ederken Türkiye’de önceden planlanmış 6/7 Eylül Olayları “patlak verdi”. Özel Harp Dairesi eliyle sahnelen ve sadece İstanbullu Rumları değil, Türkiye’de yaşayan Rumları ve hızını alamayarak diğer azınlıkları da hedef alan düşmanca saldırılar Kıbrıs Sorunu’nda Türk tarafının zayıf olan hukuksal zeminini siyaseten güçlendirmeyi amaçlıyordu. Nitekim olayların Zorlu’nun konferans esnasında Türkiye’ye gönderdiği “buradaki duruma biraz faaliyet göstererek yardımcı olabilirsiniz” mesajından sonra çıktığı biliniyor. (16) Olayların önceden hazırlandığına hiç şüphe yoktur. Hatta Özel Harp Dairesi olayları örgütlemede sergilediği “başarıdan” ötürü övünç payı çıkartmakta bir sakınca görmüyor. O dönemde Özel Harp Dairesi’nde görevli, sonraları orgeneralliği kadar yükselen ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’ne de getirilen Sabri Yirmibeşoğlu bir mülakatta övünerek, “6/7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlemeydi” diyor. (17) Bu arada, Kıbrıs Türktür Cemiyeti başkanı Hikmet Bil aracılığıyla Kıbrıs’ta da bir “hazırlık” yapılıyor. Dr. Küçük’ün Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi’nin adı Londra Konferansına eşzamanlı olarak “Kıbrıs Türk’tür Partisi” olarak değiştiriliyor. Menderes’in ünlü Liman konuşmasına yol açan “Kıbrıslı Türklere karşı katliam yapılacağı” haberini Kıbrıs Türktür Cemiyeti mensuplarının uydurduğu Yassıada duruşmalarında ortaya çıkıyor. (18)

         Bu noktada 6/7Eylül olayları sırasında Türkiye’de görev yapan Amerikalı bir diplomatın gözlemlerini aktarmakta yarar vardır. 1952-56 yılları arasında Amerika’nın İstanbul Konsolosluğu’nda Ticaret Ataşesi olarak görev yapan diplomat Daniel Oliver Newberry, 1997 yılında verdiği bir mülakatta Kıbrıs Sorunu’nun 1950’li yıllarda Türkiye’nin gündemine birdenbire nasıl girdiğini şu sözlerle anlatır: “Geriye, İstanbul’daki duruma baktığım zaman beni etkileyen şey, 1955’e kadar- o tarihte ben üç yıldır Türkiye’deydim- Kıbrıs konusunda hiç bir şey duymamış olmamdır. Kıbrıs, Türk milliyetçiliğinin performansının parçası filan değildi.” (19) “Kıbrıs Türk toplumun durumu ne olursa olsun, basında hiç yer almazdı” diyen Amerikalı diplomat, Kıbrıs Sorunu’nun gündeme gelişini şöyle anlatır: “Bugün birçok Türk, Britanya’nın adada Helenlerin etkisini kırmak için bilinçli olarak Türk başbakanın ve dışişleri bakanının Kıbrıs konusuna ilgi duymalarını sağladığını düşünüyor. Britanyalılar “böl ve yönet” taktiğini sık sık kullandılar. (…) Konuştuğum Türkler, Kıbrıs konusunda Türklerin ayağa kalkmasının nedenini Britanya’nın isteğine bağlıyorlar. Elbette, 1955’te Türk başbakan Adnan Menderes ve dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu umutsuzca dikkatleri başka yöne çekecek bir şeyler arıyorlardı, çünkü Türk ekonomisi gerektiği gibi iyi gitmiyordu. (…) Kıbrıs konusu onlara Türk halkını ayağa kaldıracak bir davetiye gibi geldi ve onlar da tam da bunu yaptılar.” (20)  

Gerçekten de, Büyük Britanya Londra Konferansı’yla birlikte Kıbrıs Sorunu etrafında girişilen Türk-İngiliz işbirliğinin temellerini attı. Konferansın en net sonucu bu idi. Bu işbirliğinin bir gereği olarak da Londra Konferansı bitmek üzereyken İngiltere ve Türkiye arasında bir anlaşma imzalandı. İki ülkenin Dışişleri Bakanlarının 6 Eylül 1955 tarihinde imzaladıkları anlaşmayla Türkiye İngiltere’ye Türk kara sularında silah arama yetkisi veriyordu. (21) Bu, EOKA’nın adaya silah taşımasına karşı alınan bir önlemdi.

İngiltere Türkiye’yi Kıbrıs konusuna yavaş yavaş “taraf” yaparken aslında Kıbrıs Rum tarafını “yumuşatmayı” umuyordu. Nitekim Birleşik Krallık Kıbrıs Rum tarafına “Türkiye korkusu” saldıktan sonra Kıbrıslı Rumlarla görüşme masasına oturdu ve Türk tarafını dışarıda bırakarak Makarios ile uzlaşma yollarını aramaya koyuldu. Bu arayışın bir sonucu olarak Harding-Makarios müzakereleri başladı. Harding-Makarios görüşmelerinde (Ekim1955-Şubat 1956) İngiltere Kıbrıs Rum toplumu ile doğrudan uzlaşma yolları arıyor, Kıbrıslı Türklerle Türkiye’yi hesaba katmıyordu. Görüşmelerde Vali Harding Kıbrıs halkının bir bütün olarak self-determinasyon hakkını kabul ediyor ama bu hakkın belirsiz bir gelecekte kullanılmasını öneriyordu. Yapılan pazarlıklar sonucunda bu sürecin on, hatta, yedi yılla sınırlandırılması söz konusu olabilecekti. Bu süre zarfında Kıbrıs “Özerk” olacak ve içişlerinde kendi kendini yönetecekti. Dış politika, güvenlik ve savunma sömürgecilerin elinde kalacaktı. Özerk yönetimde sadece bir Kıbrıslı Türk bakan görev yapacak, o da sadece “Türk İşlerine” bakacaktı. Parlamentoda Kıbrıslı Rumlar ezici çoğunluğu oluşturacaktı. Oysa Türk tarafı İngiliz yönetimiyle yapılan bütün temaslarda azınlık olmayı reddediyor ve siyasi eşitlik temelinde temsil edilmek istiyordu. Bu yüzden de Türkiye, uygulanacak olası bir özyönetim sisteminin “federal ilkelere” dayanmasını öneriyordu.

 Türkiye “Harding-Makarios” görüşmelerinden çok rahatsız oldu. İngiltere’nin Kıbrıs Türk toplumu ve Türkiye’yi tamamen dışlayarak Kıbrıslı Rumlarla müzakere etmesi İngilizlerin samimiyeti konusunda ciddi şüphelere yol açtı. Türk Dışişleri Bakanlığı müsteşarı Nuri Birgi İngiltere’nin Ankara büyükelçisi ile Kıbrıs Sorunu’nu görüşürken Avam kamarasında yapılan tartışmalarda İngiltere’nin Kıbrıs Rum tezlerine yaklaştığının açıkça görüldüğünü ileri sürdü. Nuri Birgi, Sömürgeler Bakanının sözünü ettiği azınlığın yönetime katılması konusunda çalışma yapmakla görevlendirilen Prof. Wheare’e verilen talimatın sadece azınlığın yönetime katılmasını araştırıp önerlilerde bulunmakla sınırlı olup olmadığını, Kıbrıs’ta Türk önerisi olan federal bir düzenleme konusunda çalışma yapmasının da öngörülüp görülmediğini sordu. (22) Hariciye Müsteşarı bir başka görüşmede İngiliz diplomata Kıbrıs’ın Helen egemenliğine geçmesi durumunda Türkiye’nin Kıbrıslı ve Trakyalı Türklerle İstanbullu Rumları takas etmeyi önereceğini ifade etti. “Girit ve Batı Trakya tecrübesi göstermiştir ki, Yunanlıların verdikleri güvencelere rağmen Türkler Yunan idaresinde yaşayamaz” dedi. (23) Türk tarafının Harding-Makarios görüşmelerine gösterdiği sert tepki karşısında İngiltere Başbakanı Anthony Eden, Menderes’e bir mesaj gönderip “anlayışlı” olmasını istedi. Türkiye bu mesaja sert tepki gösterdi. (24)

Türk tarafının tepkilerine rağmen Harding-Makarios görüşmeleri devam etti. Fakat şu da anlaşılmaya başlandı ki Türkiye Kıbrıs konusunda tavrını sertleştirmede kararlıydı. Harding-Makarios görüşmeleri bir sonuca varmadan sona erip Büyük Britanya yeniden Türkiye’ye sarıldığında, Türkiye hem daha temkinli, hem de daha iddialı davranacaktı.

Harding-Makarios görüşmeleri Kıbrıs sorununun gelişiminde bir dönüm noktası oluşturuyordu. Görüşmelerin her aşamasında yeni “tavizler” koparan Makarios planın son şeklini kabul etmeye bir türlü cesaret edemiyordu. Son görüşmeye bizzat Sömürgeler Bakanı Lennox-Boyd katıldı. Boyd, soğuk bir ifadeyle anlaşma metninin en son şeklini okudu ve “buraya ne bir kelime ilave eder, ne de bir kelime çıkarırız” dedi. Makarios, yüzünde bir tebessümle “bu son üç noktayı da konuşsak” der demez Lennox-Boyd dosyayı öfkeyle kapattı ve Makarios’a sert bir ifadeyle “God Help Your People!” (“Tanrı halkınıza yardımcı olsun!”) dedi ve salondan ayrıldı. (25)

Aynı tarihlerde Türkiye o zamana kadar benimsediği iki tezin de dayanaksız olduğunu fark edip tavır değiştirmeye hazırlanıyordu. Ada’da İngilizlerin uzun süre kalamayacağı ortaya çıktığı gibi, Kıbrıs’ın Türkiye’ye verilmesinin söz konusu olmadığı da netlik kazandı. Bunun üzerine Türkiye adanın ‘taksim’ edilmesini gündeme getirmeye başladı. İngiliz arşiv belgelerinde yer alan bilgilere göre, “Haziran 1956 tarihinde Türk Büyükelçisi kendi inisiyatifiyle (gönüllü olarak) İngiliz Dışişleri Bakanına bölünmenin bir çözüm olabileceğini ifade etti.  (…) Türklerin bu sorusuna yanıt olarak Majesteleri Hükümeti’nin Ankara temsilcisi 24 Ekim 1956 tarihinde kendisine verilen emir doğrultusunda şimdilik sonuçlarını henüz araştırmadığımız taksim konusunda tavır belirtemeyeceğimizi” bildirdi. (26) 30 Kasım 1956 tarihinde Türk Büyükelçisi Birgi, öğle yemeğinde bir araya geldiği İngiliz Dışişleri Bakanına Taksim’in kalıcı bir çözüm için tek çare olduğunu söyledi. İngiltere bu aşamada Taksim’e yeşil ışık yakmaya hazırlanıyordu. “Bakanın zamanı geldiğinde self-determinasyon ilkesinin taksimle sonuçlanacak bir biçimde uygulanması konusunda varılacak bir anlaşmanın Türkiye’yi tatmin edip etmeyeceği sorusuna Büyükelçi Birgi olumlu yanıt verdi.” (27) Kısacası, İngiltere’nin Aralık 1956’da resmen gündeme getirdiği Taksim tezi bu tarihten önce Türk tarafınca dile getirilmeye başlandı. Açıkçası, “Kıbrıs Türk’tür Türk Kalacaktır” nutuklarının atıldığı bir zamanda Türkiye el altından İngiltere ile adanın taksimini görüşme konusunu yapıyordu. 1956 yılının sonunda Türk hükümeti tarafından Kıbrıs konusunu incelemek üzere görevlendirilen Nihat Erim de o günün koşullarında artık “self-determinasyon ilkesiyle çelişen bir formülü kabul ettirmek imkânsız görülüyor, Kıbrıs Rum ve Türk toplumlarının ayrı ayrı self determinasyon haklarından söz etmek gerektiğini” ileri sürüyordu.  (28)

1956 yılının sonunda Türkiye’yi ziyaret eden Lennox-Boyd, Adnan Menderes ile yaptığı görüşmenin ardından ilk defa Taksim tezini olası çözümlerden biri olarak kabul ettiğini söyledi. Bunun karşılığında da Türk hükümeti Özerkliğe dayalı Radcliffe önerilerini benimsediğini açıkladı. İngiliz arşiv belgelerinde konuyla ilgili şu bilgilere yer veriliyordu: “Sömürgeler Bakanı 16 Aralık 1956 tarihinde Türkiye’yi ziyaret etti ve Menderes’e Majesteleri Hükümetinin taksime de gönderme yapan açıklamasını gösterdi. Menderes, taksime yapılan göndermeyi güçlendirdiğimiz takdirde Türk hükümetinin desteğinin yüzde yüz bizden yana olacağını söyledi. Biz de aşağı yukarı Menderes’in istediği doğrultuda bir değişiklik yaptık. Menderes, çok açık bir biçimde taksim halinde İngiliz enklavlarına (üs anlamında NK) yer verileceğini vurguladı.” Bu görüşmenin ardından Sömürgeler Bakanı Lennox Boyd Taksim tezine kapıyı açan ilk resmi açıklamayı yaptı. Açıklama şöyle:

            “Adanın statüsü konusunda Majesteleri Hükümeti self-determinasyon ilkesini kabul ettiğini hâlihazırda bildirmiş bulunuyor. Uluslararası koşullar ve stratejik durum el verdiğinde özerk yönetimin tatminkâr bir şekilde işlemesi koşuluyla, Majesteleri Hükümeti self-determinasyonun uygulanmasını gözden geçirmeye hazır olacaktır. Gözden geçirme zamanı geldiğinde, yani bu koşullar yerine geldiğinde Majesteleri Hükümetinin amacı Kıbrıs’ın özel koşullarında self determinasyon uygulamasının Kıbrıslı Türklere de Kıbrıslı Rumlardan daha az olmamak üzere, kendi geleceğine serbestçe karar verme özgürlüğünü sağlamak olacaktır. Başka bir deyişle, Majesteleri Hükümeti böylesi karma bir nüfusun self determinasyon hakkını kullanmasının başka seçenekler kadar taksimi de içermesi gerektiğini kabul ediyor. Majesteleri Hükümeti sorunun uluslararası boyutu konusunda Türk ve Yunan hükümetleriyle yakın temas içinde olacaktır”. (29)

Büyük Britanya bu açıklamayla ilk defa ayrı self determinasyon ve bunun olası sonuçlarından biri olarak Taksim tezini kabul edebileceğini duyurmuş oldu. Büyük Britanya için Taksim’e ‘evet’ demek elbette taktiksel bir yaklaşımdı. Lennox Boyd, daha birkaç ay önce Vali Harding’in bu yöndeki önerisini geri çevirmişti. (30) Şimdi Taksim’i de içeren iki ayrı self determinasyon önerirken aklında Kıbrıslı Rumların Enosis talebini geriletmek vardı. Nitekim Taksim fikrinin “faydaları olabilir, Kıbrıslı Rumların mevcut statükonun erdemlerini anlamalarına yol açabilir” diyordu. (31)

Türk tarafı bunun taktik bir yaklaşım olduğundan habersiz, açıklamadan son derece memnundu. Oysa daha 1956 yılının ortalarına kadar Türk hükümeti Taksim fikrine karşı çıkıyordu. Örneğin, Başbakan Menderes 24 Ağustos 1955 yılında yaptığı bir konuşmada “adanın bir bütün olduğunu ve kumaş parçası gibi kesilebilir bir meta olmadığını” vurgulayarak, ya İngilizlerin adada kalmasını, ya da adanın Türkiye’ye verilmesini talep ediyordu. (32) Durum şimdi değişmişti. Adnan Menderes 28 Aralık 1956 tarihinde TBMM kürsüsünden yaptığı konuşmada siyaset değişikliğini şu sözlerle dile getiriyordu: “Taksim meselesi hiçbir zaman nazardan uzak tutulacak bir keyfiyet değildir. (...) Biz adanın taksimine taraftarız (...) Kimse adayı taksim etmekten başka bir solüsyona Türkiye’yi icbar etmeyi aklından bile geçiremez.” (33) Ana muhalefet lideri İsmet İnönü de Taksim fikrini son derece serinkanlı bir şekilde karşıladı: “Biz Kıbrıs’ı Lozan’da gözden çıkarmıştık. Şimdi ne elde ederseniz makbulüm olur” diyordu. (34) “Kıbrıs Türk’tür Türk Kalacaktır” diyen ateşli gençlik zaten “yukarıdan” kumanda ediliyordu. Onların slogan değiştirip “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganını benimsemelerini sağlamak zor bir iş değildi. Nitekim genç bir militan slogan değişikliği konusunu şu sözlerle anlatır: “Daha bu nesil (“Kıbrıs Türktür Türk Kalacaktır” andı içen nesil) Üniversite tahsiline yeni başlamıştı ki, kendisine yanlış bir parola peşindesiniz; bundan böyle ‘Ya Taksim Ya Ölüm diyeceksiniz’ dendi. (...) Biz de ‘Kıbrıs Türktür Türk kalacaktır’ı gönlümüze gömüp üzerine ‘Ya Taksim Ya Ölüm’ parolasını oturttuk”.  (35)

 


NOTLAR

13. Evangelos Averof-Tositsa, İstoria Hamenon Efkerion, (Kipriako, 1950-1963), Atina, 1982, s. 76.

14. Semih Günver, Fatin Rüştü Zorlu’nun Öyküsü, Bilgi Yayınları, Ankara, 1985, s. 66.

15. Günver, 1985, s. 67.

16. Dilek Güven, 6/7 Eylül Olayları, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006 ve Şükrü S. Gürel, Türk-Yunan İlişkileri (1821-1993), Ümit Yayıncılık, Ankara, 1993, s. 56.

17. Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul, Bay Pipo, 32. B., Doğan Kitap, İstanbul, 2003, s. 51.

18. Emine Gürsoy Naskali (haz.), Yassıada Zabıtları II, 6-7 Eylül Olayları Dosyası, İstanbul, 2007, s. 276.

19. Rıfat N. Bali, American Diplomats in Turkey, Vol. I, Dijital Düşler Basım San., İstanbul, 2011, s. 113.

20. Bali, 2011, s. 113.

21. Panagiotis Dimitrakis, Military Intelligence in Cyprus, Tauris, London, 2010, s. 81.

22. FO/371/117675, İngiltere’nin Ankara Büyükelçisinden Sömürgeler Bakanlığına, 10 Aralık 1955.

23. CO/926/545, İngiltere’nin Ankara Büyükelçisinden Sömürgeler Bakanlığına, 16 Kasım 1955.

24. Şükrü S. Gürel, Kıbrıs Tarihi, C. 2, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1985, s. 113.

25. Nikos Kranitiotis, İ Thiapragmathesis Makarios-Harding, Atina, 1987, s. 87.

26. FO 371/136329, References to partition by Her Majesty’s Government and the Turkish Government”, January  17, 1958.

27. FO 371/136329, References to partition by Her Majesty’s Government and the Turkish Government”, January  17, 1958.

28. Nihat Erim, Bildiğim ve Gördüğüm Ölçüler İçinde Kıbrıs, Ajans-Türk Matbaacılık Sanayi, Ankara, tarihsiz, s. 23.

29. FO 371/136329, “References to partition by Her Majesty’s Government and the Turkish Government”, January  17, 1958.

30. Andreas Varnava, “Reinterpreting Macmillian’s Cyprus Policy, 1957-1960”, The Cyprus Review, Vol.22: 1, (Spring 2010), Nicosia, s. 83.

31. Varnava, 2010, s. 83.

32. Gürel, 1985, 123.

33. Gürel, 1985, s. 124.

34. Melih Esenbel, Ayağa Kalkan Adam, Bilgi Yayınları, Ankara, 1993, s. 89.

35. Tanıl Bora, “Türk Milliyetçiliği ve Kıbrıs”, Birikim, No. 77, İstanbul 1995, s. 24.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1617 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler