1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kolonyal Mühendislik ve Taksim Tezi -1
Kolonyal Mühendislik ve Taksim Tezi -1

Kolonyal Mühendislik ve Taksim Tezi -1

Niyazi Kızılyürek: Kıbrıs Türk toplumu her zaman olduğu gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Kıbrıslı Rumların Enosis talebine karşı çıkmaya devam etti.

A+A-

Kolonyal Mühendislik ve Taksim Tezi -1

Niyazi Kızılyürek

niyazi@ucy.ac.cy

 

 

Kıbrıs Türk toplumu her zaman olduğu gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Kıbrıslı Rumların Enosis talebine karşı çıkmaya devam etti. Ne var ki bu sefer yoğun bir siyasi hareketlenme yaşanıyordu; ilk defa geniş kesimleri kucaklayan KATAK kuruldu; ayrı işçi sendikaları ve çiftçi birlikleri boy gösterdi. Kıbrıslı Türkler sadece Enosis’e değil, özerk yönetim fikrine de itiraz ediyorlardı. Nitekim 23 Nisan 1944 tarihine Dr. Küçük KATAK’tan ayrılarak Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi’ni kurduğunda ilhak kadar muhtariyete de karşı olduğunu parti programının birinci maddesi olarak kayda geçirmişti. (1) Kıbrıs Rum çoğunluğun tahakkümüne yol açabilecek her türü çözüm formülüne itiraz eden Kıbrıslı Türk önderler, sömürge yönetiminin 1947 yılında yaptığı anayasa önerilerini desteklemek zorunda kaldı. Çünkü bu öneriler bir yandan self-determinasyon hakkını dışlarken, diğer yandan da Kıbrıs’ın tam olarak özerk bir hukuk düzenine kavuşmasını imkânsız kılıyordu. Rauf Raif Denktaş 5 Haziran 1948 tarihli Halkın Sesi gazetesinde kaleme aldığı bir makalede İngilizlerin anayasa önerilerini neden desteklediğini şu sözlerle açıklıyordu: “Biz Kıbrıslı Türkler için şimdiki vaziyetten daha fena bir vaziyet ancak muhtariyet ve ilhakın hakikatleşmesi ile meydana gelebilir. (…) Biz ekalliyetteyiz. Bunu takdir etmeliyiz. Nisbi haklarımızı istiyoruz. (…) Bizi ve hepimizi alakadar eden, bu topraklardan hicret etmemek ve her geçen günle, azınlığımıza rağmen, bu Ata toprağında kuvvetleşerek kök salmaktır… Muhtariyetten kısa ve Türk azınlığın haklarını tanımış bir idare sistemi dahilinde çok istifadeler temin edeceğimize eminiz. Kendi işlerimizde serbest bırakılmak!.. Senelerdir yanarak aradığımız bir hal değil midir? Rum ekseriyetin dar tahakkümüne bırakılmamak!..” (2)

Gerçekten de Kıbrıslı Türkler için Kıbrıslı Rum çoğunluğun tahakkümü altına girmemek en temel, en açık hedefti. Bu yüzden Enosis’e olduğu kadar Özerklik fikrine de itiraz ediyorlardı. Enosis tehlikesi karşısında kenetlenmeye başlayan toplum 1949 yılında Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu’nu (KTKF) kurarak kendi içinde siyasi birliğe yöneldi. Gelgelelim, ne istemediğini iyi bilen Kıbrıs Tük toplumu ne istediği konusunda tam bir kafa karışıklığı yaşıyordu. Bir yandan adada İngiliz sömürge düzeninin devam etmesini savunuyor, diğer yandan da İngilizler adayı terk ederse Kıbrıs’ın Türkiye’ye iade edilmesini talep ediyordu. Ne var ki, her iki talep de siyasi ve hukuksal dayanaklardan yoksundu.

Böyle bir ortamda Kıbrıs sorununu bir sömürgecilik, dolayısıyla self-determinasyon sorunu olarak ele almak isteyen Kıbrıs Rum toplumu ve Yunan hükümeti ilk kez 1954 yılında konuyu BM Genel Kuruluna taşıdı. Genel Kurul “şimdilik, Kıbrıs sorunu ile ilgili bir karar alınmasının uygun olmadığını belirterek “halkların eşit hakları ve kendi kaderlerini tayin ilkesinin Birleşmiş Milletlerin gözetimi altında Kıbrıs adası halkına uygulanması” adı altındaki maddenin daha fazla ele “alınmamasını” kararlaştırdı. İngiltere’nin BM temsilcisi Selwyn Lloyd yaptığı konuşmada “Müslüman Türklerin çıkarları” ve “Türkiye’nin adayla olan tarihi bağlarından” söz ederek adını koymasa da, iki ayrı self determinasyon tezinin kapısını ilk kez aralamış oldu (1954). İngiltere, Türkiye henüz Kıbrıs politikası geliştirmemişken, Kıbrıs’taki “Türk çıkarlarından” söz etmeye başlayıp Kıbrıs Sorunu’nun “klasik” bir sömürgecilik sorunu olmadığını kanıtlamaya çalışıyordu. Türkiye temsilcisi Selim Sarper de konunun İngiltere’nin “iç sorunu” olduğu, bu açıdan “BM Örgütünün konuyu incelemeye yetkili olmadığı” yolundaki İngiliz tezini aynı gerekçelerle savunduktan sonra bir dizi coğrafi, tarihsel ve etnik gerekçelerle Türkiye’nin adaya olan “ilgisini” göstermeye çalıştı. (3) Açıkçası, bu aşamada Türkiye adada İngilizlerin kalması ve sömürge düzeninin devam etmesini kendi çıkarları için uygun ve yeterli buluyordu. Bunun en iyi göstergesi Başbakan Menderes’in BM Genel Kurulu’nun kararını değerlendiren sözleriydi: “Bu mesele tamamı ile kapandı”. (4)

         Büyük Britanya Kıbrıslı Rumların self-determinasyon talebini geriletmek için en iyi yöntemin Türkiye’yi devreye sokmak olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden, 1955 yılında Yunanistan sorunu bir kez daha BM’ye taşımaya çalışırken, İngiltere de Türkiye’yi Kıbrıs Sorunu’nda doğrudan taraf yapan ünlü Londra Konferansı’nı örgütlemekle iştigal ediyordu. Bu arada, İngiliz Genelkurmay Başkanlığından Ortadoğu Genel Karargâhına gönderilen “çok gizli” damgalı bir mektupta Kıbrıs’ın İngiltere için stratejik önemi yeniden vurgulanıyordu: “Kıbrıs’ta şimdiki askeri pozisyonumuzu korumadan ki bu yaşamsaldır, Orta Doğuda bir bütün olarak etki ve prestijimizi koruyamayız. Kıbrıs’taki mevcut imkanlarımızdan vazgeçmek, Orta Doğuda savunma örgütlenmesi için yaptığımız bütün planların tamamen başarısızlığa uğraması anlamına gelecektir. Bu bizim Ürdün ve Irak’a karşı anlaşmalardan kaynaklı taahhütlerimizi yerine getirmemizi engelleyecektir.” (5)

Konferans hazırlıkları devam ederken Dışişleri Bakanı Macmillan 16 Temmuz 1955 tarihinde İngiltere’nin Türkiye büyükelçisi Sir James Bowker’e Ankara’ya iletmesi için bir mesaj gönderdi. Mesajda şöyle deniyordu: “Türkler başlangıçta ne kadar sert tavır alırlarsa, bizim için de, kendileri için de o kadar iyi olur”. (6) İngiliz Başbakanı 17 Temmuz 1955 tarihinde yaptığı bir değerlendirmede Britanya’nın izleyeceği taktiği şöyle özetliyordu: “Türkler iyi yoldadır; onlarla dostane ilişkilerimizi sürdürürsek, Yunanlılar sonunda yola gelmek zorunda kalacaklar. Bu yüzden, dikkat çekici gösterişli bir biçimde değil ama Türklerden ayrı düşmemeliyiz”. (7) İngiliz Dışişleri Bakanı da 23 Temmuz 1955 tarihinde bakanlar kuruluna hitap ederken şöyle diyordu: “Müzakerelerde amacımız Yunanlıları Türklerin Enosis reddiyesiyle karşı karşıya getirmektir, öyle ki, onları (Yunanlıları NK), egemenliğin bizim elimizde kalacağı bir çözüme zorlayalım”. (8)

Görüleceği gibi, İngiltere bütün tezlerini “adada Türk çıkarları da vardır” görüşüne indirgeyerek Kıbrıs sorununu “sömürgecilik sorunun” dışına taşımak istiyor ve Yunanlılar ile Kıbrıslı Rumlara karşı Türkiye kozunu kullanmayı hedefliyordu. Büyük Britanya Türkiye’nin konuya bir biçimde taraf olmasının mimarlığını yapıyor ama Türkiye’nin giderek sertleşen tavrı karşısında içten içe de endişe duyuyordu. Özellikle Londra Konferansı’nın arifesinde Başbakan Menderes’in Liman Lokantası’nda yaptığı ünlü konuşmada “Yunanlılar Polatlı önünde ne arıyorlardı? Tarihten ders almadılar mı? Gerekirse yine derslerini veririz” yollu sözleri İngilizleri oldukça tedirgin etmişti. Nitekim Londra Konferansına katılacak heyette bulunan büyükelçi Semih Günver, “bu sözler (...) Londra’ya gitmekte olan heyetimizin işini güçlendirmiş, çünkü İngilizleri ürkütmüştü. Bunu Londra’ya vardığımızda anlayacaktık” diye not düşecekti. (9) Menderes’in sert açıklamalarından sadece İngilizler değil Amerikalılar da ürkmüştü. Nitekim Amerikan’ın Ankara büyükelçiliğinden bir yetkili Menderes’in kullandığı “tahrik edici dil” konusunda şikâyetçi olmak üzere Türk Dışişleri Bakanlığı’na gönderildi ama ters bir yanıtla geri döndü. Türk hariciyesi Amerikalı yetkiliye “bunu yapmak zorundaydık” deyiverdi. (10)

Londra Konferansına katılan büyükelçi Semih Günver anılarında önemli bir değerlendirmeye yer verir: “İngiltere Hükümeti, Kıbrıs meselesinde bizi Yunanlılarla karşı karşıya getirmekte fayda ummuştu. Fakat işin iki NATO üyesi arasında bir savaş tehlikesi yaratacak noktaya gelmesini de istemiyordu. Çünkü, o taktirde inisiyatif kendi elinden çıkacak, NATO’nun, daha doğrusu, Amerika’nın müdahalesine yol açacaktı.” (11) Bu değerlendirmenin oldukça isabetli olduğunu olayların seyri doğruluyor. Benzer kaygılar Taksim tezi için de geçerliydi. Nitekim İngiltere, aşağıda ayrıntılarıyla göreceğimiz gibi, Taksim kapısını resmen Aralık 1956’da açmıştı ama gerçekte böyle bir çözüm şeklini istemiyordu. Tıpkı Londra Konferansı’nda olduğu gibi, Kıbrıslı Rumların Enosis ve self-determinasyon taleplerini geriletmek ve tarafları Özerklik tezine razı etmek için Taksim’i bir manevra olarak ortaya atmıştı. Yoksa İngiltere de biliyordu ki, Enosis, iki NATO üyesi ülkeyi savaşa kadar sürükleyebileceğinden uygulanabilir değilse Taksim hiç değildi. Ayrıca, “bu tezlerden herhangi birinin uygulamaya konulması halinde, İngiltere’nin adanın tümüne ilişkin hiç bir hukuki bağlantısı kalmayacaktı”. (12)

 


NOTLAR

1)   Altay Sayıl, Dr. Fazıl Küçük’ün Anıları ve Siyasal Örgüt Çalışmaları, Lefkoşa, 2010 s. 306.

2)   Halkın Sesi gazetesinden aktaran Ahmet An, Kıbrıslı Türklerin Siyasal Tarihi (1930-1960), Lefkoşa, 2006, s. 289.

3)   Faruk Sönmezoğlu, Türkiye-Yunanistan İlişkileri ve Büyük Güçler, Der Yayınları, İstanbul, 2000, s. 48.

4)   Sönmezoğlu, 2000, s. 50.

5)   William Mallinsons, Britain and Cyprus, Tauris, London, 2011, s. 22.

6)   Robert Holland, Britain and The Revolt ın Cyprus 1954-1959, Oxford University Press, 2002, s. 69.

7)   Mallinsons, 2011, s. 22.

8)   Mallinsons, 2011 s. 23.

9)   Semih Günver, Fatin Rüştü Zorlu’nun Öyküsü, Bilgi Yayınları, Ankara, 1985, s. 64.

10) Holland, 2002, s. 70.

11)Günver, 1985, s. 64-65.

12) Sönmezoğlu, 2000, s. 75.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1951 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler